19 Nisan 2020 Pazar

Uzatmalı Sevgilim

Geleneksel ve romantizm… Bu dublenin futbolla uzatmalı sevgili olduğunu ve birbirlerine kur yapmanın yanında modernizimle dostluk kurmayı öğretti. Zira Birleşik Krallık müptezel olmuş futbol tutkunlarına bir noktada daha cephe almış durumda. Unutulmaya yüz tutmuş değerlere bilhassa…
Liam Hickey, Dulwich Hamlet takımının stadyum spikeri. Yani bizim gibi yaşımız tutmayacak nesle karşı duran, ana seyirci standının arkasında, cepte radyo mikrofonu bulunan Liam Hickey, final skorunu açıklamadan önce kendine özel ve derinden titrek bir sesle yankılanır stat.

Yıl 2018, yaşımızın modernizme kafa tutacağı yıllara tekabül ederken; spiker, kulübün servetinin iki hafta sonra ne kadar farklı görüneceği veya rolünün nasıl değişeceği konusunda hiçbir fikre sahip değildi. Ha keza bizlerin de!
Dulwich Hamlet'in efsanevi spikeri dışında, bu takıma ruhunu katmış ve arkasına bakmadan sevgilisine el uzatmış bir romantik. Edgar Kail, İngiltere'de amatör ligde forma giyip milli takımda görev alan son oyuncuydu.
Arşınladığı yollara bakınca Kail’in geçmişte kattıkları yeni yeni meyvesini veriyor. Yakın geçmişte dar boğazın eşiğinde görünüyordu ve yaklaşıyordu. Sezonun geri kalanında Dulwich, kendi stadyumlarında oynamak için izin alması şöyle dursun, kendi adlarını taşıma hakkı için mücadele vermek zorundaydı.

Evet, etkileyici kulüpler orada şampiyonluk naraları atıyordu ama etkileyici bir şekilde eskiydi Dulwich Hamlet.
Viktorya dönemi tarafından kurulan, daha sonra 1948 Olimpiyatları'nda maçlar için stadyumunu ödünç veren ve nesiller boyunca, Dulwich Hamlet belirli bir düşük watt'lık esnekliği ve bu hayalperest kitle ile ilgili kendine güvenen bir zekayı temsil etmeye gelmişti. Birçok insan için kulüp sadece “baba” demekti. Hickey buraya babası tarafından getirilmişti. Ve bu eski kulübün - babasının kulübü - ölmesine izin vermedi.
Hickey panik yapmamayı başarıyordu. 90 dakika boyunca bir mikrofondan başka bir şeyden sorumlu olmaktan mutluluk duyan bir ev galibiyeti ile başarı da parmağı olduğunu düşünmeye başlamıştı.


Dulwich arka arkaya beş galibiyet ve sonunda zirvede yer almıştı. Hickey sosyal medya gibi şeylerden ondan daha çok şey bildiklerini tahmin ediyordu, belki bu kullanılabilir umuduyla kendine göre yeni bir işi edindi. Sonrası mı?
Hickey, bu mütevazı güney Londra tarafına adanmıştı, sonsuza kadar İngiliz oyununun en alt kısımlarından birinde kaldı, Şimdi 60’a merdiven dayamak üzere ve Kent'ten gelen maçlar için bir iş analisti, Dulwich'in daha yüksek bir futbol seviyesine ulaşmasını bekliyordu.
Hickey sadece skorları açıklamakla kalmadı. Çoğunlukla kazara, zaman içinde Dulwich'te çeşitli iş portföyü üstlenmişti. Bir süre sponsorlar aradı (takımının toparlanmasındaki o sponsoru bulacaktı) ve ondan önce oyuncuların kendine özgü pembe ve mavi takımlarını önemsedi. 

Dulwich Hamlet, ayrımcılık ve homofobiyle mücadele alanlarında yaptığı aktivitelerle İngiltere'nin en bilinen amatör kulüplerinden birisi.
Sosyal konulardaki bu duyarlığıyla Rio Ferdinand ve Crystal Palace tarafından da desteklenen Dulwich Hamlet'in 2018 yılının Ekim ayında Crystal Palace ile oynadığı hazırlık maçıyla, sesini daha geniş kitlelere duyurmayı başarmışlardı. Takım aynı zamanda esprili bir mizaca da sahip; o günkü maçta takımın kalecisi Preston Edwards, aracının bir başka aracı engellediğinin anons edilmesiyle birlikte maçın devre arasında soluğu otoparkta almıştı...

Esasında Dulwich Hamlet için futbol 1893’lerden beri gelen uzatmalı sevgilisi için verdiği sınır tanımaz istek, İngiltere'nin neden futbolun beşiği unvanını koruması ve sizlere sunduğu öykülerini öğrenince bu sevgiliyle neden evlenemediğini gözler önüne seriyor. Takım sporlarının içinde yapayalnız olduğunuz bir dönemde böylesine prestijini devam ettirebilmek ve amatörde olsa yer alıyor olmak, tüm o spot ışıklarını her saniye üzerinizde hissetmek demek.


17 Nisan 2020 Cuma

Filesine Kavuşamayan Top


Mayıs ayı geliyor toprak şenleniyor derken, eylül ayına ertelenen Roland Garros! Arka arkaya alınan darbelerden biri de, Birleşik Krallığı kural tanımaz ve disiplinli Wimbledon’ı dahi ilk defa oynanmayacağı açıklanırken bize yine hüsran! Yeni dramatik sonuçlar belki de daha duygusal finalleri izleyecek iken set çekildi. Öyle olmak zorunda bırakıldık! Ancak bununla beraber yazılara da engeller konulmaya başlanmış oldu. Bir nevi kelebek etkisi. Fakat bir dakika; “neden tenis kortunun yeminini yazmıyorsun” dedi hipokrat yemini etmiş bir el…

Ve sonrası…. 2020 Mart'ının son günleri… geriye kalan üç Grand Slam haleti ruhiyesindeydik. Dünyanın herhangi bir yerine gidip hiç istifini bozmadan, o Fransız aksanından dahi gram taviz vermeden kendi dilini konuşmaya devam eden ve herkesin nasıl olsa onu anlayacağını bilen, anlamayanların ise zaten kendi hüviyetinde oldukları için onlara yapacak bir şey olmadığını düşünen bir Fransız gibi,  bu tanıdık ama bir o kadar yabancı ülkenin sokaklarında bir virüsün yaptıkları sadece birkaç ülkeyle sınırlandırmadı. Evrensel hale evrildi.

Fileye takılan bir topun top sayı kaybettirdiği gibi, fileden sekip şanslı bir anla da maç sayısı kazanmak da bu oyunun bir parçası. Ve bir de tenis kortu yemini! O da evrensel ve o da gizli kalmış bir oyunun parçası. Bu zamana dek esamesi okunmayan bu yemin de neyin nesi derseniz, sizi önden alalım.
Fransa kralı XVI. Louis  bu olayın baş aktörlerinden, çoğu ülke gibi egemenliği tehdit altına girecek savaşlar ve halkın çektiği sefalete son vermek adına, Fransa'nın Genel Meclis'in toplanmasına karar verilmişti. Genel meclis üç tabakadan oluşuyordu: Birinci Sınıf (din adamları), İkinci Sınıf (soylular) ve Üçüncü Sınıf (halk).



Elbetteki yüksek zümre hayatından taviz vermek istemedikleri için üçüncü sınıf yükü ve acıyı sonuna kadar yaşayan taraf olacaktı. Buna şüphe yok!
Bir sorun daha eklenecekti; Üçüncü Sınıfa ne kadar oy gücü verileceği!!! Birinci ve İkinci tabakalar, sınıf esaslı oylamayı istediler, zira böylece halkın temsilcilerinin sayısı kendilerininkini geçmeyecekti. Bu çetrefilli zümre topluluğundan sonra, hüsrana uğramış olan Üçüncü Sınıf kendine bir Milli Meclis ilan etti. Soylular ve din adamları olmadan sürece devam etmeye karar verdi.

Bu durum, yetkililerin onları normal toplantı salonuna almamalarına yol açtı ve onlar da XVI. Louis'nin kapalı tenis kortunu işgal ederek Fransa'da bir anayasa yapılana kadar bir arada kalacaklarına yemin ettiler. (20 Haziran 1789)
Bu yemin tarihe Tenis Kortu Yemini olarak geçti. Kral tarafından tasdik edilmediği gerekçesiyle onaylamayı reddeden Castelnaudary bölgesinden Joseph Martin Dauch dışında 577 temsilcinin hepsi yemini imzaladı. Beraberinde izleyen ayaklanmalar neticesinde Fransız Devriminin de fitilini ateşlemiş oldu.

Tenis de tıpkı 1789’daki isyanla beraber yeni formatını kazanmışken, geçmişten günümüze insanların birbiri ile olan savaşının belki de bir nebze soluklanacağını gösterdi salgın. Tenis durur, askıya alınır ama bir şekilde devam eder diyordum. Lakin bir yandan da zaten sene de dört kez izleyebildiğimiz Grand Slam fazlasıyla özlendi.
İnsan yaşamının ve izleme alışkanlıklarının tümden değiştiği bu günlerde, gereken yapısal ve stratejik dönüşümleri yapamayan spor tam olarak ne zaman filesine kavuşacak?

9 Nisan 2020 Perşembe

Onur Kürsüsü


İnternet, sosyal medya ve teknoloji erki güçleniyor. Daha çok video, daha çok fotoğraf, daha çok görsel bizi egemenliği altına alıyor. Ve bununla beraber “kirli” bilgi…
Her taraftan "kitap ölüyor" sesleri geliyor, bazıları "eskiler ölüyor" diyor. Evet, insanız ve şikayet seviyoruz. Peki, diyelim ki kitap öldü. Şimdi nereye sığınacağız? Elbette başka kitaplara. Eskiler gururla sunar. Hayatları henüz kitap ol(a)mamış, evrene de mutlak başarılar kazandırmış isimler illa da kitaplaşmadan da ölümsüzleşebilir.

Kariyerleri boyunca ama takımsal ama bireysel anlamda mühim başarılar elde etmesine rağmen asla yüzük kazanamamış bir basketbolcu emekliye ayrıldığında ya da tüm bunları kazanıp da “silik” bir parke hayatı olsa, NBA sohbetlerinin en karmaşık tartışması da alevlenmeye başlar! Bu hengamenin içinde, hangi kaotik oyuncular dahil edilmedi ki Hall of Fame’e!
Spor tarihinin en unutulmaz anlarından biri, en kabul edil(e)meyen ve fazlasıyla hazin, feci ve üzücü olan helikopter kazasıyla kabullenemediğimiz basketbol finali. 2020 yılının Hall of Fame’in de bizi ilk karşılayan Kobe Bryant’a selam olsun!

Hall of Fame 2020 sınıfının üyelerinden; dört oyuncu, dört koç ve bir yöneticinin yer aldığı liste de bir çarpıcı isim daha diğerlerinden sıyrılıyor. 13 Ekim 2018’de aramızdan ayrılan Patrick Baumann! Bu sene her anlamda müşkül geçen bir tarihe tanıklık etsek de geri dönüp baktığımızda elektrikten, medeniyetten yoksun Nijerya’da dahi Kobe Bryant’ın unutulmaz maçlarını konuştuklarını duymak mümkün! Hindistan, basketbolla haşır neşir olmamakla beraber Baumann sayesinde küresel dünyaya eşlik edip, Bryant, LeBron James karşılaşması hakkında tartışabiliyorlar.
İşte bundandır ki bu isimler ister şampiyonluk yaşasınlar isterse de final yüzü görmeyip iddialı istatistiklerle pota altında karşılarlar bizi.


Hall of Fame, sınırları belli olmayan bir aile... Daha temele inildiğinde, somuttan soyuta bir dünya karşılar bizi. Elle tutulur, gözle görülür kriterlere sahip olmadığımız için hangi oyuncunun tarihte daha büyük yer kapladığına şüphe götürmez bir durumla karar veremiyoruz. 
Bob Cousy mi daha büyük basketbolcuydu, yoksa Manu Ginobili mi? Bu aileye üye olan ilk isimlerden… Cousy kariyerini 50’lerde geçirdiği için tutunabilecek bir referans noktası bulmakta bile zorlanıyoruz.

Eski efsaneleri, NBA’in şafağında oynadıkları için olduğundan daha değerli veya değersiz addetmeye göz kırpıyoruz. Yüzükler kazanmak için çok daha küçük bir rol üstlenen Manu Ginobili; normal sezondaki başarılarla veya yalnızca playoff hikâyeleriyle sporcuları bölmeye çalışan iki farklı klişenin arasında yolumuzu şaşırmamak elde değil.
MVP ödülü kazanmış, istatistikleri domine etmiş, birkaç kere takımını şampiyonluğa taşımış, oynadığı dönemde “diğerleriden” sıyrılıp kendi pozisyonu için en iyi ilan edilmiş, gelmiş geçmiş en büyük basketbolcular tartışmasında hep en önlerde yer almış isimler geçtiğinde harikulade kariyerlerinin Hall of Fame’de temsil yeteneğine doğuştan kabul görerek onur kürsüsüne gelmeli diyenler çok.

Her taraftan "kitap ölüyor" sesleri geliyor, bazıları "eskiler ölüyor" diyor. Evet, insanız ve şikayet seviyoruz. Peki, diyelim ki kitap öldü. Şimdi nereye sığınacağız? Elbette başka kitaplara. Eskiler gururla sunar. Hayatları henüz kitap ol(a)mamış… 
Böyle başlamıştım klavyemin tuşlarına! Çok doğru! Artık yeni yetmelerin isimlerini daha çok duymayı beklerken, unutturuyor eskiyen efsaneler. Eskidiğini sansak da onlar her daim onur kürsüsünde olacaklar…

2 Nisan 2020 Perşembe

Kipkemboi’den Tek Yön Bilet


“Biliyor musun, insan en güzel trende düşünür… Bir konu kafanı kurcalıyorsa; yazmak, anlatmak istediğin şeyleri kafanda sıralamak istiyorsan, bir tren yolculuğuna çıkmalısın. Ben bunu İtalya’da trenle seyahat ederken anlamıştım. Biliyorum, şimdi bir trene atlamayı düşüneceksin ama iş güç diye bunu erteleyeceksin; sonra da unutup gideceksin. Kafanda tuttuğun her neyse, o da buhar olacak. İyisi mi, al sen o bileti!” İlber Hoca(Ortaylı) içimize bu denli dokunurken, onun bu cümlelerine çok daha uzaktan kulak verenler pek ala olmuştur!

Esasında, iki teker üzerinde sefaletine son vermek, içindeki çıkmazlara sokak aramak için, kaybolmuş haritasına pusula olacak kişi yine kendisinden başkası olmadığını anladığında pedal çevirmeye başlar, Kenyalı Salim Kipkemboi.
Daha öncesine kadar Çin diye bir ülkenin varlığından dahi haberdar olmayan Kipkemboi, kendisini Qinghai Lake Turu’nda bulacaktı. 2014’te yarışmaya başlamasının ardından beklenmedik bir şekilde vitesini arttırdı. Daha  da tanıdık gelen, yiyecek yemek dahi bulamayan Kenya toplumunun fakir alt sınıfından gelerek lüks Çin otellerinin açık büfesine uzanan, yarı-profesyonel Afrikalı bir genç bisikletçinin hayallerinin iki teker bir yer üzerinde bulmanın evrilişi!

Kipkemboi hiç okula gitmemiş. Doğrusu, sekiz aile üyesi eve yiyecek getirmesini beklerken, buna zaman da bulamamış. “Bisikletim vardı, bisiklet sporunu çok sevdiğimden değil, işte kullanmak için. Ancak kazara bisiklet sporuna başlamamla bu durum 2012 yılında değişti. O zamanlar 13 yaşındaydım. Bazı günler Kenyalı bisikletçileri antrenman yaparken görüyordum. Ülkemizdeki en güçlü bisiklet takımı onlardı. Antrenman kamplarını yaşadığım bölgede yapıyorlardı. Tek vitesli kendi sıradan bisikletimi aldım ve onları takip ettim.”




Sonrası malumunuz… Birkaç yıllık öğrenme sürecinin ardından 2016’da Kenyan Riders ekibi Avustralyalı bir ekip ile kıta işbirliğine gitti. Sponsor eksikliğinden dolayı işbirliği sona erdi, ancak daha sonra Bike Aid Pro Cycling ekibi, 2017 yılında kıta kadrosuna katmak üzere en güçlü üç biniciyi seçerek Kenya bisiklet takımına ilgi gösterdi.
2018’in başlarında, kıta seviyesindeki ilk yarışında, Dubai’de düzenlenen Sjarjah Tour’un üçüncü etabında tüm rakiplerini mağlup ederek etap galibiyetini kazandı. Ayrıca en genç bisikletçiye verilen beyaz mayonun da sahibi oldu.

Bu yalnızca Kipkemboi’nin ilk kişisel başarısı değildi, aynı zamanda uluslararası bir yarışta başarı elde eden ilk Kenyalı bisikletçi oldu.
Bisiklet giderek daha popüler hale gelirken, Kenya medyasının yeni ulusal kahramanlarından haberdar olması uzun sürmedi. 18 yaşında bir çocuk olarak şovlara ve röportajlar yapmaya davet edildi ve Kenya halkı, Kenya bisikletinin yeni simgesini daha yakından tanımaya başladı. Zira Kipkemboi’nin hayatı tamamen değişti. Yıllardır metal parçalardan bozma bisikletiyle sürdüğü yokuşlardan rüzgarın tadını çıkarma vaktiydi. Doğrusu mu? O bunu hak etti. Net!

Evet, onun trene binme şansı olmadı. Kipkemboi sadece aracını değiştirdi. İmkanlar doğrultusunda! Ve o biletini kendi oluşturdu. O bileti almak için tek bir çaba olacak ki “hakikaten istemek.”
Tek bir şey var. Sakın bana bunu anlatmayın,  asla “Salim Kipkemboi çok şanslıydı” demeyin.
Ben bu yazıyı fotoğrafa, bu fotoğrafa yazıyı sığdırmaya uğraşıyor olacağım.