18 Ocak 2018 Perşembe

Bir Manidar Avustralya Açık

Yeni yıla girmeden, yeni ve hayallerin gerçekleşmesi için koca bir yıl için sabırsızlanırız. Halbuki sadece yaşamımızda değişen birkaç gün… Oysa, bunu düşünmeden ve ümit etmekten de pek uzak duramıyoruz. Artık herkes gökyüzüne yeni hayallerini bıraktıysa yeni yıl, yeni ay ve yılın ilk ayı Ocak bizlere Avustralya Açık’ı yüze vurmaya başlar.

Yılın ilk grand slami daha bir cezbedici geliyor. Her şeyden önce kölesi olduğumuz futbola nispeten daha hatırnazdır. Ara ara özel turnuvalarla da olsa yüzünü hatırlatır, bir telaş bırakır. Ve bir de akıllara gelen Roger Federer’in uzun aradan sonra kazandığı ilk grand slami olarak ayrı mühimi olacaktı.
Üstelik rakibi Nadal olunca insanlar saat kaç olursa olsun yarıya inmiş gözleriyle tadına vardılar.


Federer öyle bir hızlı giriş yaptı ki Djkovic, Murray ya da kadınlarda Williams, Sharapova gibi popüler isimleri unuttular. Daha gerçeği unutturdu. Bu yıl Avustralya Açık daha da büyük beklentiler eşiğindeyken bir bir isimler çekilme kararı aldı. En başta performansındaki düşüşten ötürü Murray, kadınların favorisi Serena Williams doğumundan sonra çıkacağı ilk grand slami silip süpürür gözüyle bakılırken “hazır olmadığı” için çekilenlerden. Bir de Azarenka var tabi. 


Doğal olarak kortun sesi Nadal ve Federer olacak gibi duruyor. Eylül ayında biten Amerika Açık ile bir sonraki yılın Mayıs sonunda başlayan Roland Garros arasında yani bitmek bilmeyen dokuz aylık periyotta, tenis takviminde masumane tek bir slamin bulunuyor olması var.
Yani insan bu ılık havada yaşıyor. O dokuz ayın vahası ve o masumane kaçamak geldi çattı artık. Yani tenis ölü sezonundan çıkıp, çiçek açıyor.

Fazlasıyla Federer-Nadal çekişmesi gündemdeyken, hafızaları biraz yoklama zamanı. 2017 Rod Laver onuruna düzenlenen Laver Cup’taki beraberliği her şeyin önüne geçti. Fotoğraf kareleri, takım ruhu ve tenisin ustalarla imtihanından sonraki ilk grand slam olması tat bırakıyor.
Bu rekabete rağmen samimi dostlukları büyülemişti. Peki ya 2018 Avustralya Açık’ı neler bekliyordu?

Federer içindeki sakin görüntüsünün altındaki ateş, Nadal’ın bitmeyen hırsı derseniz, harikulade 2018 açılışını yapabiliriz. Zira, bu iki isme de baktığımızda manidar bir Avustralya Açık sürükleyecek bizi peşinden. Ne var ki bu bahar havasına aldanıp da yeni isimleri de görmezden gelmemek gerek. Ustalara büyük saygı, yenilere selam olsun.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Isaiah Thomas’ın Oyunu

“Psikolojik olarak her zaman hazır olan, bir grup savaşçıyız. Kariyerleri boyunca bir şey başaramayacağı düşünülen ve saygı görmeyen oyunculara sahibiz. Bunu motive olmak için kullanıyoruz.” Bu söylenenler hakkında pek fazla bir şey anlatmıyordu. Zira, Boston Celtics takımına geçtiğinden beri Isaiah Thomas farklı bir tarafını dile getiriyor. Esasında Thomas adeta kendi şansını yaratanlardan.

Ona karşı yapılan saygısızlık ve küçük görmelerine karşın, inananları boşa çıkarmayacağını çok iyi biliyordu. En başta da kendisini! Rakiplerine bakıp, isimlerinin altında ezilmeyen, aksine 60. sıradan draft edilmesine rağmen Sacramento Kings’te bench minderlerine bırakılmasına ya da Phoenix Suns’ta değer görmemesine kadar savaşacaktı parkede. Aslında böyle bir sıralama yapmadan evriminden bahsetmek yanlış olurdu.


Pek de ilk beşte yer alamayacak isimlerin arkasında beklerken, Boston Celtics yöneticileri onu kıskacına almıştı bile. Celtics’teki başlangıç gününde, Isaiah Thomas’a –sen takıma değil, takımı sana göre uyarlayacağız- konuşması, sahaya çıktığı her dakika da kendini takas yapan Phoenix Suns’ı depresyona sürüklediği tescillendi.


Isaiah boyu itibariyle de (1.75) aşağılanmakta alıkonulmak şöyle dursun, basketbolun sadece fiziki koşulların değil, kalben ve akıllıca oynanacağını ispatladı.
Ve bir de ne denli duyguların saklanamayacağını… Thomas'ın kendi yaşamında başarıyı yakalayabilmek adına hatırlanacak çok anı, azim hikayesi var. Tıpkı her maçın da kendine özgü öyküsünün olabileceği gibi. Ama Thomas’ın bir tane maçı var ki basketbolun parkelerde oynanan bir oyundan çok daha fazlası olduğunu hatırlattı.

Geçen sezon Celtics ve Chicago Bulls maçında oynanan oyundan çok maçın arkasındaki hikayeydi. Binlerce kişinin ortak üzüntüye şahitlik yapacaktı. Chyna Thomas, abisinin o gün maça çıkmadan önce trafik kazası sonucu hayatını kaybetmişti. Büyük hüzünle Isaiah’ın o gün maça çıkmayacağı düşünen herkes  “bugün Cyhna maçta oynamamı isteyeceğini düşünerek buradayım” ağzından dökülen her kelime duygusal anlara ve seyirciyi biraz daha içine alıyordu.

O günkü muhteşem performansı sonucu maçı kazanacaklardı. Sadece kazanılan bu değildi elbet. Daha da nasıl dik duracağını öğretiyordu.

Bu sezon itibariyle Cleveland Cavaliers takımına dahil olarak gerçekten de tek ihtiyacının istenmek ve ciddi alınmak olduğunu açıkça anlatıyor. Thomas bunu kendi ağzından çok iyi anlatıyor. “Bu oyunu en iyi oynayan en kısa oyuncu olmak istiyorum.” Ve bu ona çoktan hazır, iyi biliyoruz.

2 Ocak 2018 Salı

Kara Örümceğin Gücü Adına

Savaşların ülkesi Rusya ve bir ülkeyi futbolda toplayan bir kalecinin hikayesi… Saygı değer Lev Yashin umarım bizi duyuyorsundur. Yashin’in elinden tuttuğu takım sadece milli takım değildi, büyüyüp gelişen. Rusya’da ya da nam-ı diğer Sovyetler Birliğinden çıkan her parça başkalaştı, değişti. Ya Yashin nasıl efsanevi kaleci oldu?

Sovyetler Birliği henüz 2. Dünya Savaşı’nın izlerini silmeye  çalıştığı zamanlarda, Lev Yashin’in çocukluk dönemlerine tekabül edecekti. Yoksulluk ve savaşın bir toplumla yüzleşmesiyle burun burunayken, ayakta kalabilmeleri için çalışmak zorundaydı.
Fazlasıyla ironik olan hayatına, savaş malzemelerinin üretimini yapan fabrikada tüm benliğiyle çalışacaktı. Ancak bu durumu lehine çevirme fırsatı bulacaktı çocuk yaşta. Fabrikanın futbol takımına yetenekleriyle beraber dahil olan Yashin, yıllar sonra kendini geliştirip, Dinamo Moskova takımının profesyonel futbolcusu olmaya evrilir.

Ne yazık ki basit yazıldığı kadar ilerlemeyecekti. Yenilen hatalı goller ve kaybedilen özgüveni bulmak için kendini buz hokeyi soğuğuna bırakacaktı. Ve burada alınan şampiyonlukla yeşil sahalara dönüşünü ilan edecekti. Artık o çocuk çelimsiz ve amatör hiç değildi.

Sıradan kalecilikten çıkıp, defanstaki arkadaşlarına kaleden müdahale eden, forvetle karşı karşıya kalınca fütursuzca savunma yapmaya, orta saha oyuncusu gibi pres yapmak onun korkusuz yüzünü gösterecekti. 


Bu yaşananlar sırasında önce tribünler sonra basın derken futbol dünyasına ilham olmaya başladı. Takımının şampiyon olmasında başrolü üstlenirken, bu kalecilik sevdası milli takımını da sessiz bırakmayacaktı. Böylece dünyanın gözü kulağı ondaydı. Melbourne Olimpiyatları yolunda altın madalyayı boynuna takarken, takımını şampiyonluğa oynayan ruha çevirecekti.

1958 yılında İsveç’te düzenlenen Dünya Kupası’nda tamamıyla siyah formasıyla korku saldığı için “Kara Örümcek” mahlasını yazdıracaktı. Hayır, herhangi bir başarı yakalayamadılar belki ama müthiş bir Lev Yashin performansı tüm Avrupa’ya yayılmıştı. Ve bundan sonraki şampiyonalarda Yugoslavya’ya, Kolombiya’ya karşı mücadelesi konuşulur oldu. Adeta kalesine duvar ördü. Öyle ki 1962 Dünya Kupası’nda Şili karşısında, iki golü kalesinde gören Yashin golü atan futbolcu sevinmek yerine, Yashin’e sarılır!

Giderek yaşını alan Kara Örümcek Avrupa’da yılın ödülünü alarak eleştirenlere bir anlamda cevap verir. Sahi, bunu ne kadar önemsiyordu ki?  Sovyetler Birliği’nin en kıymetli ödülü olan Stalin Nişanı şöyle dursun, 1971 yılında jübile maçında yaklaşık 100 bin kişinin önünde, Pele, Gerd Müller ve dahası gibi efsanevi isimlerin yalnız bırakmadığı günde veda eder.
Kara Örümceğin gücü adına, her Dünya Kupası sonrası ismi anılır. Zira, en iyi kaleciye verilen ödülün isminde ta kendisi yazılı.

27 Aralık 2017 Çarşamba

Uçsuz Bucaksız Coubertin

Çocukluğumdan beri hayran hayran takip ettiğim biri var, son zamanlarda aramız epey bozuk. Aslında onunla da değil, günümüz olimpiyatlarıyla! Siz onun kim olduğunu çok iyi anladınız. Kendimi bildim bileli spor hayatımın her yerinde. Uğraştım, çabaladım, oynadım, izliyorum… Şimdilerde ise; dinliyorum, anlatıyorum, izliyorum… Günbegün daha da içinde oldukça doğasının kaybolduğunu görüyorum. Bilakis, uzaktan bakıldığında bile.

Benim yaş grubundakilerin hatırlayacağı ilk olimpiyatlar, Sydney Olimpiyatları olacağı kesin. Aklımda kalanlardan ise yüzme karışık stilde Amerikalı Tom Dolan’ın kırdığı dünya rekorları, çocuk aklımızla anlam vermek zor.
Mantık çerçevesinde bir yere oturtmaya çalışmaktı bizimkisi. Şimdiye dönelim, artık her başarı, diskalifiye, IOC, madalyalara ve kırılan rekorlara şüpheyle yaklaşıyoruz. Bir şey hariç Pierre de Coubertin’in modern olimpiyat oyunlarını kurarken hiç böyle hayal etmediği. Evet, en başından beri bahsettiğim. Olimpiyatların kurucusu, zanaatkarı Coubertin, aynı zamanda bir demokrasinin de havarisiydi…

Olimpizm doğuşuyla ortaya koyduğu mücadele dünyayı  sarmışken, bugün insanlığın epey uzağında bir görüntü bırakıyor. Hikayemizin adı uçsuz bucaksız Coubertin. Ve gerisi mi?
Dünyanın hizmetine sunan Fransız aristokrat, eğitimci ve tarihçi artık hak ettiği biçimle insanlıkla tartışılıyor. Soylu bir aile ile büyüyen, İngiliz ve Amerikan okullarında yetişen ve bu anlayışla gelişimini destekleyen bir Fransız'ın ötesinde.


Kelimelerin anlata anlata bitiremeyeceği, üzerine yüzyılların, oyunları ve çağları sığdırdığı Olympia’da eski oyunların gündeme gelmesiyle ilgi arttı. Coubertin’e de ilham verdi. Neden olmasın ki? Oyunların yeniden canlandırılma fikri hiç de fena sayılmazdı. 1894’de Sorbonne’daki fuarda organize ederek, tekrar başlamasına önayak oldu.

İlk iş de gayet makul kabul edilecek Uluslararası Olimpiyat Komitesini kurarak başladı. Her olimpiyat yılı canlanacak olan ülkede hummalı çalışmalar daha yıllar öncesinden feleğin çemberinden geçiyor. Coubertin’in asıl olarak üzerinde durduğu, eşitlik ve spor faaliyetlerinin önceliği daha o yıllarda ses olmuşken, şimdilerde durum biraz karmaşık.

O temel prensipler yerini ekonomik ve toplumda yara olabilecek çatlaklara dönüşmüş durumda. Zaten bunları çok iyi biliyoruz. İlk çıkış noktasının çok uzağına giden Olimpiyatlar, spor anlayışından uzaklaşıp ekonomik dengelerin ya da dengesizliklerin peşinde koşuyor.
Olympia’da doğan kardeşlik bozguna uğramış durumda. Coubertin’in sadece spor temelli uçsuz bucaksız olimpiyatlarına artık gölge düştü. Ve insanlık bundan hiç de şikayetçi olmuş durumda değil!

19 Aralık 2017 Salı

Ahşap İşçileri

Fransa, İtalya, İspanya… Bisiklet sıralamalarındaki en iyi yarışlarda yer alan üç ülke. Fazlasıyla şampiyonluklar ve yeni isimler kazandırdı. Bildiğimiz tek şey bu. Hayır, bunlara kenetlenip iki tekere sıkıştırmadık, sadece vitesi büyüttük. Bundan sonra bir de İskoçya’nın en ünlü viski firmalarından Glenmorangie var. Nedir bu viskinin sırrı?

Temelinde bir İskoç firması ile Portlandlı bir bisiklet üreticisinin ortak projelerinde buluşuyor olması ilgi çekici. Viski fıçıları ve bisiklet durumları daha da romantize etmeden, esas mevzuya gelelim. Son yıllarda, bisikletin, türlü türlüsü üretiliyorken, ahşap versiyonu en romantik hali değil midir?
Klasik, dünde kalan ve mistik oluşu cazibesini arttırıyor. Bu durumdan istinaden Glenmorangie, firması kendi perspektifiyle bisiklet yapımına ambargo koymuş durumda en azından nostaljik bakımından.

Yıllanmış viski fıçılarını söküp, el yapımı bisikletlere dönüştürmesi, bu anlamda ender örneklerden. Tamamıyla el işçiliği olarak üretilen, neredeyse tek bir bisikletin yapımı aralıksız 20 saati bulan bisikletler, yaklaşık 5200 sterline satışa sunuluyor.

Bisikletler için seçilen ahşaplar, Glenmorangie’nin İskoçya’daki damıtma fabrikasından, Portland’a ve daha sonraki süreçte, Oregon’a gönderiliyor. Neredeyse her bir bisiklet için 15 fıçıdan elde edilen ağaçlar kullanılıp, tasarım işlemine geçiliyor. 


Bu denli meşakkatli bisikletler, günümüzün dışında bir bir tarzı olduğunu yadsıyamayız. Renovo marka bisikletçilerin en büyük püf noktası da burada saklı. Her bir fıçı Glenmorangie viskileri için yıllandırma işleminden kullanılırken, bir nevi ahşap ustaları ya da ahşabın işçileri olmaktan gururlular.
Şimdilerde mümkün olduğunca hafif, pratik bisikletler türemişken, hatta elektrikli, tırmanırken kolaylık sağlayan bisikletleri bir kenara bırakmanızı sağlayabilir.

Biraz mühendislik biraz marangozların ellerinden geçen ve viski fıçılarının ihtişamı Renovo’da buluşması sıradışı kılıyor.
Renovo sahiplerininde belirttiği “sadece bir tanesini denediğinizde pürüzsüz, sessiz ve sihirli bir yolculuğa çıkıyormuş hissine kapılmanız an meselesi.” Aslında onlarda mistik ve şaşırtıcı bir ürün hayal etmiyordu. Bisikletin son yıllarda geçirdiği kötü ve dopingli skandallarına yeni bir sayfa açmaya davet ediyor.

Seyrettiği her spora hayran olup denemeye yeltenen çocukların ilk çıkış noktalarıdır, bisiklet. İşte, o çocuklar bu skandallarla kalpleri kırıkken, Glenmorangie ve Renovo sahipleri yeni bir sayfa açıyor. 

12 Aralık 2017 Salı

Unutulmazlar Arasında

Herkes, kazanmak ister, fakat bu hayatta bu düşünceyi mottosu ilan edecek çok fazla sayıda sporcu olduğu kaçınılmaz. Kazanmak en gözde ya da en havalı unvanlarını almanın bir tık gerisidir. Kimilerine göre! Bazense kaybetmek, kazanmaktan çok daha öğreticidir. Ve, o kaybettiğiniz an sırtınız bir düşes tarafından sıvazlanıyor ise aslında kazanmışsınızdır.

Hem saha içinde hem de dışında emsal teşkil ediyorsa, geriye kurulan cümleler teferruattır. Jana Novotna, bu anlatılanların üstüne çıkmış bir oyuncu.
Son zamanların en çok bahsedilen tenisçileri kortları sarsarken, peki ya unutulanlar? Hiç, düşünmeden Nadal, Federer,Williams gibi isimler neden iyi? Daha önceki isimler “iyi” oyuncular olunca kitleyi daha üste taşımak zorundaydılar. Ve bu yüzden tenis daha emin adımlarla büyüyor.

Gelgelelim Novotna, o derece kusursuz oynuyordu ki Çekyalı raket için her şey tam da istediği yolda gidiyordu. Yaptığı işi tüm sadakati ve özverisiyle ileriye taşısa da, konsantrasyonu ve hırsına yenik düştüğünde sonuçsuz kalabiliyordu.

1987 yılı itibariyle WTA seviyesine ulaşmış, teklerde oynamak yanı sıra çiftler kategorisinde de kendini bulacaktı. Hatta çiftlerde yıldızı parlayacaktı. 


Jana Novotna’nın göz bebeği çim kortun cazibesi, Wimbledon’dan başkası olamazdı. Adeta kendini buraya ait hissedecekti. Zira tüm zaferi ve acısıyla olsa da! Çiftlerde 1989 yılında ilk grand slam zaferini Wimbledon’da kazanacak ve bundan sonra grand slam kapıları sonuna kadar açılacaktı. O her çıktığı korta tenis tohumlarını serperken geriden gelen yeni isimleri de göz ardı etmeyecekti. En büyük rakiplerinin analizini yapmak, oyununun bir parçasıydı.

Onlardan biri de 1998’de Wimbledon tekler finalindeki Nathalie Tauziat’ı yenerek ulaşacaktı. Jana Novotna, WTA teklerde 24, çiftlerde 76 şampiyonluk yaşamış olsa da Wimbledon özeldi, onun için. Sona sakladığım gizli kalmış bir final sadece Jana’yı değil Steffi Graf’ı da bekleyecekti.
1993 yılında Graf’a karşı oynadığı Wimbledon finali unutulmazlar arasında. Nasıl olmasın ki? Tenis sever böyle finalleri.

İlk seti kazanmanın eşiğinden dönerek 7-6 kaybetmiş fakat ikinci set için feda edecekti kendini.  İkinci seti 6-1 kazanmanın haklı gururunu yaşayıp final setine taşıyacaktı.
O meşhur servislerini bu sefer ona çift hata, beraberinde kayıp giden Wimbledon finalini verecekti. Hayır, bundan sonra kendini bırakmayacaktı. Çiftlerde de kazanacağı grand slam kalmasa da aklı hep o finaldeydi.
Kazanmak, şampiyonluk yaşamak sporcular için mühimdir. Zira daha fazla kazanmak isterler. Kazanmak esastır lakin unutulmazlar arasında olmak eşsizdir.

7 Aralık 2017 Perşembe

Doğa Adam: Douglos Tompkins

Tarihler 1972’yi gösterirken, Amerika’da yeni bir dünya markası kurulmanın eşiğindeydi. Habersizce! Aylar geçtiğinde değişik şehirlerde atılımlarını yapmıştı bile. Tam olarak dünün, şimdinin ve yarının adamıydı, Douglas Tompkins.
Tüm bu anlatılanlar The North Face markasına götürecekti. Farkındayım, yazıya girişim bir markanın tanıtımından fırlamış gibi adeta. Hayır, reklam peşinde değil, mevzunun içinde markanın kurucusunun ta kendisi var.

Fakat üstteki yazılanlar artık biraz buruk. Şimdi her şeye en baştan başlayalım. San Francisco’da başlattığı spor malzemeleri satan ufacık bir dükkan ile başlaması fazlasıyla tanıdık gelebilir. Yine de o tek başına bir kurucudan çok daha fazlası.


Douglas Tompkins, çevreci aktivist, tüm dünyanın peşinden koştuğu organik tarım modelleri geliştirdi. Pek tabi ki bunları da yeterli görmeyecekti. Ruhuna işlemiş sporcu ruh, bazen tırmanış yaparken bazense kayak yaparken bulacaktı. Bu bağlamda uslu durmayacaktı. İyi ki de durmadı. Ekolojik vakıf kurdu. En başta gözüne Güney Amerika’yı kestirecekti. 


Şili ve Arjantin başta olmak üzere vahşi doğayı korumayı görev edindi. Sonrası mı? Yine, Şili’de Pumalin Parkında terk edilmeye bırakılmış uçsuz bucaksız bölgeyi Valvidian Yağmur Ormanlarını satın alarak himayesine almış ve bu araziyi yanındaki parselleri ekleyerek büyütüp, yaklaşık 280.000 hektarlık alanı tekrardan doğaya kazandırdı.

Daha da çarpıcı olanı ise; Şili hükümeti Douglas Tompkins tarafından korunan bölgeyi milli park ilan etti. İlham verici değil mi? Evet, Tompkins bu ilhamla durmak bilmeyecekti. Arjantin’deki Ibera sulak alan projesi tıpkı bunlardan biriydi. Dünya, birileri doymamışçasına betonarme inşaatları bitmeksizin inatla doğa adamı planlarını dantel gibi işleyecekti.

Tam olarak her şey temellerini  1964’te attığı Douglas ve Susie Tompkins’i kamp ve dağcılık ekipmanlarının perakende satışı, nam-ı diğer The North Face ile başlayacaktı. 5000 dolar kredi çekerek kurduğu dünya markası şimdilerde her ne kadar Tompkins ile bağı kalmasa da onun ruhuyla yaşıyor.
Esasında bu kadar anlatmakla bitmeyecek yaşamını trajik bir ölümle sonlanması… Şili’de 2015 Aralık ayında kano yaparken alabora olması sonucunda şiddetli hipotermiden yaşamını yitirdi. Doğa ile buluşan Douglas aslında ölümüyle yine doğanın peşinden gitmişti. Bir o kadar dramatik bir o kadar manalı…