19 Ekim 2017 Perşembe

Açılış Sam Bennett’ten Ya Sonrası?

Yaklaşık bir yıldan daha fazla bir sürenin ardından, Türkiye Bisiklet Federasyonu kartlarını açık oynamaya başlıyor. Fazlasıyla yorumlar yapılırken sessiz kalmayı tercih etseler de, tarihler Ekim 2017’yi gösterdiğinde mikrofon uzatmamak mümkün değil. Her yıl İlkbahar döneminde düzenlenen organizasyon yönünü, mevsimini şaşıracaktı, doğrusu sporcular ve seyirciler de!
Yine de bu sene ilk kez World Tour takviminde yer alacak. Ancak klasikleşen Alanya-Kemer etabı her zaman olduğu gibi ilk etap koşusunu kaptırmadı.


Ne yazık ki bisikletin acımasız çelmesi  “kazalar” ilk etap dinlemeden koşuya set çekecekti. Yine de beklenmeyen birincilik, Sam Bennett tarafından göğüsleyecekti. Bennett ismi yazıldığında karşılarına İrlandalı henüz 20’lerinde biri çıkacaktı ve bu zamana kadar kendini gösterememişti. 53. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nun sonbaharında  Bora Hansgrohe takımı adına fazlasıyla bahsedecekti. Hemen arkasından Kumluca-Kemer etabını da birincinin söz sahibi Sam Bennett birincilik demeden ısınacaktı.


Adeta Türkiye’nin güney kesimini keşfedecekti, birincilikleriyle. Dur durak bilmeyen İrlandalı ilk üç etabın sonunda diğer sporcular kazalar, rakipler ve engellerle boğuşurken, Sam’e ise dokunmayacaktı. Bir etap mola (4. Etap) vermişse de beraberinde hız kesmeyecekti. O gün İzmir’de (5. Etap) Ahmet Örken’de ikincilikte yerini alacaktı.

İşin aslı sondaydı. Yani İstanbul! Ne var ki Sam Bennett, İstanbul’a adapte olamayacaktı. Dört etap kazanan Bennett İstanbul’da finale 200 metre kala düşünce Trek takımından Edward Thenus’a yarım kalan işi bitirmişti bile.
Zira, bu şampiyonluklar, madalyalar ve skorlar… yerini genel klasmanda birinciliği UAE Emirates takımından Diego Ulissi alacaktı. Asıl olan ise, kapanışı beklenenin aksine Edward’tan olmasıydı.

Son ana kadar nefes kesen yarış sonbaharın güneşli bir gününde açılışın Sam Bennett’ten ya sonrası olarak düşündürdü. Adından söz ettirebilmek yalnızca pedal koşan için önem arz etmiyor, yanında getireceği ülkenin güzelliklerini bir şekilde “pinliyor.”
Doğan güneşin mi, yoksa batan güneşin mi? Bisikletin şaheser başlangıcı, sonraki günün habercisi… Aslında Bennett ismini duyurmak adına eşsiz bir açılışa sahne oldu. Kim bilir kapanışı nerede olur!

12 Ekim 2017 Perşembe

Türk’ün NBA ile İmtihanı

NBA başlıyor, hazır mısınız? Bu soruya bu yıl pek bir heyecanla başlayalım. Farklı bir sezon bizi bekliyor. Kimileri için nefeslenme süresi, kimileri için yakınma…
Gittikçe Avrupa’ya açılan NBA’in, diğer yıllardan ayıran ise; Türklerin NBA ile imtihanı olacak. Soracaksınız ki, daha önceden de Türk isimler yok muydu? Bu sefer gerçekten farklı.

Daha öncesinde gençler de Avrupa’ya nam salmış Cedi Osman ve Furkan Korkmaz isimlerini NBA parkelerinde izlemek doyumsuz olacak şüphesiz. Ancak biraz fark var! Süre! Nasıl mı? NBA’e adım atan en iddialı oyuncularımız arasında malumunuz Cedi Osman listeyi zorluyor.

Aslında peşimizi bırakmayan bir takım sorular yok değil. Cedi neler katabilir, ne denli başarılı olur, ondan neler bekliyoruz…sorular yanıt beklerken, Doğu konferansının ekiplerinden Philadelphia 76ers’da Furkan Korkmaz kadroyu zorlamaya çalışacak.


Aslında Furkan, NBA’in Yaz Liginde her ne kadar takımının oynadığı maçta yenilmiş olsa da, hem ilk beş çıkıp hem de skorer ismi olarak performansı ile umut oldu.
Pek tabi ki burası Avrupa arenası değil. Ve süre, forma şansı bulmak böyle yazıldığı kadar kolay olmayacak. Ancak söz konusu oyun ise, ne Lebron ne de Durant vb. gibi isimlerde elini kolunu sallayarak çıkmadı en nihayetinde.

İşin en can alıcı kısmı da bu değil mi? Anadolu Efes’te hemen hemen her maçta ilk beşteki yerini ayırtan Cedi için Cavs’ta işler hiçte bu kadar kolay olmayacağı kesin. Bir hamle sonrasını düşünebilen ve atik tarzıyla, Cavs’a gelen teklifleri geri çevirmesine yetecekti.
Wizard ile oynanan hazırlık maçı sonrasında istatistiklerde son derece haklı gösteriyordu. Belki sayı konusunda henüz yüzdelerle anlaşamasa da, çıkış bulacağı kesin gözüyle bakılıyor.

Peki ya Philadelphia cephesinde neler oluyor? Yıllardır, aynı takımda “kardeş” gibi oynayan ikili rakip artık. Üstelik basketbolun kalbinde. Daha çok fiziki açıdan soru işaretleri birbirini bırakmasa da, büyük gelişim kaydedip bu noktalara geldiğini göz ardı etmemek gerek!
Furkan’ın son dönemdeki çıkışları yukarıya taşımış olsa da yedek kulübesinde kaybettiği zamanı affettirecektir.

Son zamanlarda NBA izleyen çoğu kişinin hep bir ağızdan aynı cümlenin döküldüğüne şahit olmuşuzdur. Hiçbir zaman peşimizi bırakmayan “kazanç” konusu. NBA sezonlarını övmelere doyamadı kimse. Haksız kazanç ve konuşulan büyük meblağlar, konu başlıklarını değiştirdi.
Değişen basketbol düzeninde, yeni NBA’de, yeni isimlerle aramız pek iyi olacak. Bir de şu saat farkı olmasa!  

6 Ekim 2017 Cuma

İtalya'da Aşk Başka Mıdır?

İtalyanları her daim kendimize pek yakın görmüşüzdür. Hatta daha da ileriye gidip sevmişizdir. Çoğu konuda benzerlik bulma da çekinmemişizdir. Yemek kültürü açısından bakıldığında ortak noktada hemfikiriz. Bence bunun içine dahil edilecek çoğu konu başlığını sığdırabilmek de hünerlerimiz arasında. Ne var ki ayrılan keskin bir konu yok değil. Futbol! Ah şu futbol her yerde sekteye uğruyor. Lakin bu sefer durum karmaşık.

İtalyan futbolunun fazla sinir bozucu sakinliği, defansa yönelik anlayış ve hiçbir zaman ileriye gidememe... Ancak popüler futbola fazlasıyla futbolcu ve antrenör sığdırmayı başarmışlardı. Mutlaka devamı da gelecek, şüphesiz. Son zamanların en konuşulan adamı, ilk akla gelen İtalyan Carlo Ancelotti. Tipik bir futbolcu gibi ilk topa vurduğu, aynı zamanda doğup, yaşadığı kent Reggiola ona futbolu bahşedecekti.
Daha sonrasında üç yıl devam edecek olan Parma birlikteliği yerini Roma ve Milan ile izleyecekti. Tıpkı Totti gibi İtalya dışında hiçbir takıma kapılarını açmasa da teknik adamlık kariyeri çok farklı yollardan geçecekti.


O zamanlarda takımın mekaniği, orta sahada etkili işler yapmış, 338 SerieA maçında 35 kez fileleri yerinden etmiş bir isim. Bunun yanı sıra İtalya milli takımın görev adamıydı. Ta ki 1995 yılına kadar. Kalben ve manevi düşünceleri baskın gelmiş, Reggiola takımının başına geçmiştir. Ve bundan sonra futbolun daha içinden olmaya başlayacağından habersizce İtalya'da aşk başka mıdır? sorusu hafiften yaklaşıyordu.


Parma takımının başına geçtiğinde en köklü ve kaliteli kulübü neredeyse çıktığı maçların yarısını kazanabilme başarısından Juventus’a transfer olmuştur.
Kaldığı süre boyunca (1.5 yıl) sadece İntertoto kupasıyla beraber yollar ayrıldı. Türkiye ile kesişen yollar Milan’dan geçecekti. 2001 yılında Fatih Terim’in sözleşmesini fesh edip, Carlo Ancelotti döneminin duyurusuydu. Milan'da totalde 8 yıl geçiren Carlo, iki Şampiyonlar Ligi ve UEFA Süper Kupasını kazanmış, bir Dünya Kulüpler Kupası, bir İtalya SerieA ve dahasını kazanmış bol sürpriziydi.

Bu başarı grafiğinin hemen ardından Chelsea ile el sıkışmış, İngiltere’de ulusal başarılarının devamı niteliğinde. İki yıl kaldıktan sonra PSG’ye yatay geçişte, başarı grafiği hız kesmeyecekti. Ve sonunda dünya devi Real Madrid’in aklını çelecekti. İki yıllık beraberliğin sonunda Şampiyonlar Ligi, Süper Kupa ve İspanya Kral Kupası bulacaktı.
Ve bir de Bayern Münih… İşte bu yüksek yüzdeler Alman disiplini ile zıt düşünce bir anda ipler gerildi.

Uzaktaki hakkında konuşmak pek çok yönden daha kolay olabiliyor. Mesela yorum yapmak hafifletiyor. Lakin daha da önemlisi, insanların uzaktakiyle duygusal bağı çok da fazla değil. Birini, bir futbolcuyu  ve hatta bu yollardan geçipte, teknik adam kariyerini tırmanmış Ancelotti, şüphesiz bunları hak etmiyor.

28 Eylül 2017 Perşembe

Dragic’in Sesli Düşünme Seansı

Türkiye, altı yedi yıl önce ev sahibiyken, parkelerde bağımsızlığını kazandığından beri elindeki en dar kadroyla oynamak zorunda kaldı. İşin doğrusu uzun süredir beklediğimiz günler için fazlasıyla can sıkıcı bir durum. Bir türlü aşılamayan mental eşitlik, takımda belli başlı sürükleyicilik ve turnuvanın reklamlarını süsleyen isimlerin dar rotasyonda baş etme cabası. Fakat yine de grupları aşıp, elemelere kalabilmek yeni kadro için epey büyük bir başarı.

Şaşırtıcı ve sürprizli takımlar boş olan sahneyi doldurmaya  çoktan hazırdı. Aslında hava atışında geri sayım sona erdi, muradımıza erdik. Kapanışı ya da açılışı Goran Dragic’e bırakıyoruz.
Çünkü bu onu sonuna kadar hak etti. Çocukluk döneminde saatini üçlere dörtlere kuran, Iverson ve Jordan hayranlığıyla büyüyen Goran Dragic’in temelinde sadece ülkesinin başarılarından biri olmaktı.


İlk olarak yedi yaşında Slovenya’nın alt liglerinden Ljubljana takımında başlamış olsa da asıl çıkışını birkaç yıl sonra İspanya’nın CB Murcia takımıyla ivme kazanacaktı. Ve iki yıl sonra… NBA yolları… Kısa ve meşakkatli geçen takas döneminden sonra parkeleri arşınlayacaktı.
Her daim kadroda yerini garantilemiş, kendisini bir adım öne taşıyıp ilk beşte yerini alacaktı. NBA’deki ender Avrupalı olarak yüzünü aklayacaktı.

Üstelik bunları yaparken de 32 sayılık Utah Jazz maçını anımsatacaktı. Tarihler 2011 yılını gösterdiğinde ise Dragic, Houston Rockets formasıyla masaya oturmuştu bile. Zira, başarıları burada gerçek anlamda da kendini gösterecekti. Açılışını triple double ile yapan Goran, kısa bir molanın ardından eski takımıyla 30 milyon doları aşan anlaşmayı yapmıştı bile.

Tüm bunlar yaşanırken, kökenini asla unutmayarak, esas rakipleri Avrupa takımlarına diş geçirecekti. Şüphesiz alt yaş kategorilerinde altın madalyanın tadına varacak olsa da MVP seçileceği Avrupa şampiyonasını Dragic için ayrı önemi vardı.
Namağlup olarak karşısına çıktığı Sırbistan maçı eşi benzeri olmayan heyecanla büyüleyecekti.

Avrupa da hem hücumda hem savunmada bu denli iyi ve kaliteli bir kısa yetişmemişti. Özellikle savunmada sergilediği müthiş sezgileri sayesinde yenilgi yüzü görmeden şampiyon yapmak ayrı bir meziyet. İki milyon gibi küçük bir ülkeyi başarı basamaklarını tırmanmasında Dragic’in sesli düşünme seansı ile başlayacaktı. Büyük ihtimalle, şampiyonanın dört yılda bir düzenlenmesiyle bu seansları başka Dragic’lere devretmesi muhtemel!

22 Eylül 2017 Cuma

Biraz Kenara, Maç İzleyeceğiz

Canlı ve somut başarıların listeleri çıkana kadar kadın futbolunun “gerçek” olduğuna, hakikaten izlenebilir, erkek futbolu dışında da lezzet veren duvar pası, klas bir gol veya kurtarılan gollere inanmamıştı çoğu. Evet, vardı.
Bazı olayları yaşayana kadar hiç olmayacakmış gibi düşünürsünüz ya, Lieke Martens de futbolcu olarak kafamızda aynı etkideydi.

Bas bas bağıran erkek futbolcularla arasındaki çekişmenin ve hatta ince atışmalardan herkesin bir haber olduğu dönemde, gündem olacak mühim konularda yok değil. UEFA Şampiyonlar Ligi yılın oyuncuları açıklanırken, şüphesiz Ronaldo, Messi çekişmesi kulaktan kulağa dolaşırken, Ronaldo instagram da sergilenecekti bile. Mevzu bu değil.

Kadınlarda, sessiz ve mütevazi ödül töreni ve birkaç kelimeye sıkıştırılmış haber başlıkları… Artık kabul edilmesi gereken “gerçeklik”... Son zamanların güçlü adayları Pernille Harder ve Dzsenifer Marozsan’ı geride bırakmayı başaran Lieke Martens aynı derece de olmasa da Ronaldo etkisi bırakacaktı geceye.

Martens dendiğinde klasik bir Hollandalı edasıyla herkes Cruyff yakıştırması yapmaktan çekinmeyecekti. 


Almanya, İsveç, Brezilya ve sayılacak pek çok ülke, futboluyla gündemlerine parantez açıyorlar. Artık Hollanda’da! Kenetlenmiş milli takımın simgesi haline dönüşen kanat oyuncusu Martens; UEFA’nın yılın sporcusu kategorisinde güven verdi.
Düşünün, kadın futbolunun tartışmasız en iyi kanat oyuncuları Lucy Bronz ve Lieke Martens gelgitleri yapabiliyorsak bizim gibi seyirciler ve sporcuların özümsemesi sonucunda yılın kadın futbolcusu kararsızlığını yaşarız.

Yani kadınların “özgürlük” mücadelesi her yerde, her alanda ilham vermeye devam ediyor. Yeşil sahalarda da öyle. Lieke, ödülünü kaldırdığında fazlasıyla manidardı. Bazen bir fotoğraf çokca anlam yüklüdür, bazen de hiçbir şey ifade etmez. Kimi zaman bu iki uç arasında sıkışıp kalınır. Martens tam anlamıyla iki ucun simgesi niteliğinde.
Evet, kendi önlerinde kariyerli, örnek profil oluşturacak var olması teşvikleri arttırıyorlardı.

Kadın futboluna şimdilerde “biraz kenara, maç izleyeceğizi” çok yakıştırdık. Hem belki bir yerlerden tanıdık gelir. Son zamanlarda bir türlü bulunmayan sol ayak, Lieke Martens tarafından boşluğu dolduracaktı. Ardı arkası kesilmeden toplanan puanlar ve takım oyunu cabası…
Bunların hepsinde Martens’i keşfedebilir veya içinizdeki Lieke’yi bulabilirsiniz. Belki ekran başından izleyerek dahi. Pardon, biraz kenara, maç izleyeceğiz.

29 Ağustos 2017 Salı

Kelimeler İçinde Kayboldum

Biz onu, bisikletin şampiyonu, üstadı ilan etmiştik, o sonra hem ülkesinde hem de iki teker dünyasında bizlerle hemfikirdi. Ruhani yaşantısıyla baş edememişti ancak. Ve kendisine ölümü seçecekti. Avustralyalı bisikletçi, Stephen Wooldridge hiçbir zaman pes etmediği pedallarıyla mücadele etmeyi seçerken, hayatı en kısa ve kolay yolun peşinden gidecekti.

Yıllarca antrenörlüğü yapmış Sutton; “Steve, kesinlikle bir beyefendi ve çoğu kişinin rol modeliydi, ben bu durum karşısında sözcükler içinde kaybolmuş durumdayım.” Net bir şekilde açıklıyor. Stephen Wooldridge'ı… Avustralya basının “en iyi bisikletçileri” arasında ilan ettiği modern zaman idolüydü.
Olimpiyatların başkenti, Atina’da 2004’ü gördüğümüzde altın madalyasıyla hatırladığımız, daha sonra kabına sığmayıp, dünya şampiyonluğunun sınırlarını yeniden çizdi.

Üç yıl üst üste, totalde dört kez şampiyonluk kutlamalarına ülkesini çok uzaklardan çağırarak dahil etti. Sakin ve kendi şahsına münhasır tavrıyla dikkat çekerken, bir gün kendisini psikolojik bunalımın önüne bırakan bir adam. Bir insan. Boynunda çarmıh gibi taşıyamadığı hüznüyle düşündüren, üzen hatta bundan birkaç hafta önce binlercesini ağlatan… 


Mühendislik eğitimi almasına rağmen baskın olan yollar... Ve iznini isteyip iki teker ile sil baştan olacaktı.
Tam olarak adını da Atina’da duyuracaktı. Brett Lancaster, Peter Dawson, Luke Roberts gibi idolleriyle bir ekibin içinde bulacaktı kendini. Umut vaad eden Avustralyalılar yarışlara katılmadan hemen önce gelecek aşıladılar. Bilakis Wooldridge fiziki açıdan çoğuna göre çelimsizdi. O konumlara gelebilmek için çabaladı ve takımdaki yerini pekiştirmiş oldu. Yol başarısı öyle bir anda çıka gelmedi.

Gözlemledi, denedi ve yarıştı. Atina’daki performansları, diğer bisiklet turlarının da yüksek mertebeden işareti olacaktı. Böylece ilk madalyasının ve bunlara açılan kapıyı aralamış oldu. Ve daha sonrası…
Spordan emekliliğini isteyip mühendisliğe döndü. Bazense “yardım” amacıyla yapılan etkinliklerde, Avustralya bisiklet konfederasyonlarından aktif görevler üstlendi.

Adına yazılacak, müzelere taşınacak madalyalar, kelimeler içinde kaybolur. Tıpkı, Steve’in kaybolduğu gibi. Onun içini kemiren eksik parçayı bulamadı. Son verdi. Yapmak istediği her şeyi yaşamıştı. Geriye yaşanmadık bir ölüm kalmıştı. O da buldu onu… 

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Übermensch Zverev

Yeni nesil yıldızı parlayan sporcuların, çok büyük çıkmazı vardır. Bir önceki şampiyonun “veliahdı” olarak görüp, aradığı Zidane, Jordan veya Boris Becker buldu gibi benzetmeler, bazen can sıkıcı da olabiliyor. Bunda kesinlikle kendini beğenmişlik aramayın! Bazıları dışında… Almancılar, teniste epey süredir arayış içindeler. Futbolla bulandıkları anda çıkışı teniste bulacaklarından habersizce… Bir de seyir zevki. Bu hususta araya giriyor.

Malumunuz, seyircilerin, spor alanındaki terazileri biraz bozuktur. Ancak, yeni oyucular, zira parlayan isimler her şeyden önce umut verirler… Ne var ki gerçeklikten epey uzak başka kurallar da işler bu muhakeme boyunca. Raketi eline geçiren ve ATP düzeyinde kendini “diğerlerinin” arasından sıyıran isim/ler büyük ölçüde sportif kriterlerden değerlendirilir.
Bir istisna var ki teniste bunlardan uzak ara sıyrılır, hatayı asla affetmez, seyirci başarı/başarısızı anında süzgecinden geçirir.



O zaman perde aralansın. Son zamanın mütevazi yıldızı, Alexander Zverev, her ne kadar temelleri Rusya’ya dayansa da, tamamıyla Hamburglu olan Zverev yeni Federer yakıştırmasını kazandı bile.
İşin aslı bu ondan çok memnun. Kimin idolü değil ki Federer! Babasıyla benzer kariyeri takip etse de Zverev en son kazandığı Rogers Cup ile ayak sesini duyurdu.

Daha öze indiğimizde anneden, kardeşlere kadar yüzde yüz tenis ile yoğrulmuş durumdalar. Rogers Cup sonrası, teniste yeni bir devrin başladığını ilen edenler de var. Aceleci olmamak gerek. Finalde iflah olmaz Federer hayranlarının da aynı kanı da olduğu, çok rahat bir galibiyet aldığı Zverev.
O andan itibaren herkes orta payda da buluşmuştu bile. Huzurlu, dingin, naif kişiliği yanına genç yaşını alması puzzelı tamamlıyordu.

Ne demiştik acele yok! Gerçekte ne olduğuyla pek ilgilenmiyoruz. Müthiş bir oyun ve Federer’i saf dışı ettiyse muhakkak übermensch’tir Zverev.
Djokovic ve Murray seviyelerinde ve  çoğu kişiye göre daha yüksek bir oyuncu. Hızlanıp, kuvvetlenince şüphesiz ilk 20’yi zorlayacaktır. Backhand down the line vuruşuyla yüksek performans çizgisinde. Servisleri ise, Zverev’i bir adım öne taşıyor.

Alex’i şu aralar ortalıkta bangır bangır görünmekten imtina ediyor. Çünkü sporda dün veya yarın yok, bugün var. Ve bugün, ne izlenim, oyun bırakırsa var. Her an Zverev için çok büyük umutların günü.. Esasında Rogers Cup’tan sonra….