22 Kasım 2017 Çarşamba

Benim Yolum

Frank Sinatra’nın en bilindik şarkılarından “My Way” hemen hemen herkesin kendinden bulacağı mısraları, bundan sonra ülkemizin ender bulabileceği sporcusu Naim Süleymanoğlu’na atfetmek istiyorum. Zorluklarla baş etmek, aslında öyle kelimelere döküldüğü kadar da kolay değil. Hele ki çocuk yaşta, bir başınaysanız kaotik bir duruma düşmesi an meselesi.

Bulgaristan’ın çoğunluğun Türklerin oluşturduğu bölgede kısa sürede üne kavuşacaktı. Naim Süleymanoğlu, yaşıtlarına rağmen kısa boylu fakat bir o kadar da güçlü olması sebebiyle önce Bulgaristan ardından ülke sınırlarını aşarak cep herkülü mahlası yakıştırılacaktı.
Henüz 9 yaşındayken halterle tanışan Süleymanoğlu o anlardan sonra tarihe adını yazdıracağına inancı tamdı. 14 yaşına geldiğinde Brezilya’da düzenlenen Dünya Gençler Halter Şampiyonası’nda iki altın madalya kazanacaktı.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Bulgar devletinin diğer sporculara tanıdığı hizmeti, haltere eli gitmeyecekti. Üstelik bundan iki yıl sonrasındaki denemeleri, şampiyonlukları beraberinde rekorları da getirecekti. Birbirini izleyen dönemlerde yeni rekortmen unvanlarına alışmaya çalışıyordu. Keza Süleymanoğlu unvan peşinden çok haltere, kendisine yatırım yapmanın arayışındaydı.


Vücut ağırlığının üç katını kaldıran 2. halterci olarak tarihe geçecekti ve bundan sonraki halter dünyasına yeni bir başlık atacaktı. Bulgar hükümeti 1984 yılına girildiğinde, Sovyetler Birliğiyle aynı düşünceyi benimseyerek Los Angeles Olimpiyatlarını boykot kararı aldı. Bu karar aynı zamanda Naim içinde büyük anlamlar içeriyordu. Süleymanoğlu dönemin Bulgaristan Devlet Başkanının uyguladığı baskıcı politikalardan son derece rahatsızdı.
Bu baskılar sonucu, Türkiye adına yarışabilmek 1986 yılına denk gelecekti. Avustralya’da düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası için Türkiye Büyükelçiliğine sığınarak çareyi bulacaktı.

Zorlu sürecin nişanesi Seul Olimpiyatlarına 6 Dünya 9 Olimpiyat rekorunu sığdıracaktı. Üstelik Seul’a gitmeden önce ciddi hastalık geçirse de o yolunu seçecekti. Peşi sıra 1992 Barselona Olimpiyatları ve “Dünyanın En İyi Sporcusu” seçilmesi Naim’i daha da hırslandıracaktı, 1993-1994 yıllara 5 Dünya rekoru bırakacaktı.
Rekorlar, madalyalar Türk spor tarihinin taçlandırırken adeta devleşecekti. Ve sonunda durdu. Son görevini üstlenerek Uluslararası Halter Federasyonunda astbaşkanlığa seçilerek... Sonrası mı?

Kaçış, rekorlar, dünya basını ve daha fazlası, Naim Süleymanoğlu’nun bir bütünü. Sinatra’nın dediği gibi…
Gerçekten hissettikleri ise söylediği şeyler birinin diz çökerek söylediği kelimeler değildir o zaman kayıtlar gösteriyor rüzgara kapıldım ve kendi yolumu çizdim!
Evet bu benim tarzımdı!

15 Kasım 2017 Çarşamba

Soğuk Gün

Yazmak, bir şekilde yazmak elbetteki basit. Lakin, içerik zorlar insanı. Yaşanmışlıklar, akla gelen bir kare veya hayaller… Bunları yazmak fazlasıyla keyifli. Ya ölüm! Acı ve soğuk. Anımsadıkça, unutmak istercesine.
Mehmet Baturalp ismi yazıldığında biraz içimiz buruk artık. Ancak geride bıraktığı hatıralar bizi hala ayakta tutabiliyor, hala idrak edemediğimiz vedasına kadar. Basketbola adanmış koca bir ömür. Ve hala daha bizlerle paylaşamadığı yüzlerce an, birikim. Ve de geride bıraktığı sayısız ödüller.

Mehmet Baturalp, pek o bildiğimiz oyunculardan, koçlardan değil. Oyuncuları bırakın, pek o bildiğimiz insanlardan da değil. Onun hikayesi, yaptığı işin, yaşadığı hayatın hakkını verme hikayesi. Aslında hepimizin de peşinden koştuğu fakat bir türlü sırrını bulamadığımız hayattan, o basketbolla adanmış ömrüne formülünü bulmuş bir isim. Esasında söylemesi çok kolay, uygulaması zor bir reçete. Zira Mehmet Baturalp bunu başarmış biri. 


Genelde onu sahada yaptıkları, sayıları, ribaundları, kazandığı maçlarla tanıyor ve örnek alıyoruz. Çoğu kez de gıpta edip, hayran kalıyoruz. Ancak o herşey önce sahada değil, hayatta üstlendiği rol ve gösterdiği çabalarla, o kalabalıktan sıyrılıyor.
Yıllarca, takım adamı olarak tanıdığımız Baturalp’i sarı-lacivertli formayı terletmesi bir yana üç Türkiye Şampiyonluğu, yedi İstanbul, dört Fedarasyon Kupası ve Türkiye Kupası Şampiyonluğu ile ayrıca not etmek farz.

Toplamda 73 kez milli formayı giyme onuruyla şereflendik. Ve bundan sonrası antrenörlük dönemlerine takabul edecek. Fenerbahçe, Paşabahçe ve Eczacıbaşı takımlarını çalıştırdı. Bu süre zarfından sonra yaklaşık iki yılda milli takımın ona koç olarak ihtiyacı olacaktı. En son olarak televizyon dünyasının nasibini aldığı yorumculuğu en yakın ve net haliyle hayatını adadığı basketbolun yorumculuğunu yapacaktı.

Mehmet Baturalp gibi insanları tanıyıp, izleyebildiysek ilham almamak imkansız. Aslında son derece basit olan sorunları ne kadar büyüttüğümüzü ve yaşamın ne kadar güzel haliyle hatırlatan özel kişilerden biri Baturalp.
Uğruna yaptığınız ne olursa olsun ona adanmak, fazlasıyla basitmişcesine yaklaşmak tıpkı Mehmet abi gibi… Şimdilerde bu samimi günler yerini soğuk o güne bıraktı. Yine de yaptıklarını, basketbola katkılarını düşünmek diri tutacak bizi.

8 Kasım 2017 Çarşamba

Kartallar Yüksek Uçar

Aslında birazdan okuyacaklarınız yazım” Eddie The Eagle” filmi ile aramızda bir mesele değil. Ya da Büyük Britanya’nın hiç değil. Spor aleminin meselesi, bizim meselemiz. Bugüne kadar masıl olup da bir Michael Edwards filmi çekilmediğini merak eden bir yönetmen –Dexter Fletcher- daha önceki filmlerinine dayanarak “Eddie The Eagle” projesini beyaz perdeye taşır. Peki kim bu Eddie?

Eddie, namı diğer, Michael Edwards gönlünü olimpiyatlara kaptırmış bir çocukluktan, sporculuğa kadar bu tutkusundan vazgeçmemiş bir kartal. Olimpiyat sporcusu olmanın hayaliyle yanıp tutuşan Eddie, herkes tarafından dışlanan, pek de müsait olmayan vücut yapısı, akıl almaz irade ve cesaret tam olarak onun için biçilmiş kaftan cümleler.

Britanya Olimpiyat Komitesinin zorladığı koşullar ve dışlarcasına sergilediği tavır bir yana dursun sıvacılıkla geçimini sağlayan babasının da oğluna inancı olmaması, açıkçası umurunda dahi değildi. Kış Olimpiyatlarının en zor dalları arasında gösterilen kayakla atlamada karar kılan Eddie, bu uğurda tüm zorluklara göğüs gerecek, binlerce kilometreyi, biraz sevinç biraz stres ve duygu karmaşıklarına rağmen pes etmek neydi unutacaktı.


Film de bu ayarda içine işleyecek ve gerçek hayattaki Eddie’den biraz abartarak da olsa film lezzetini sonuna kadar yaşatacaktı.
Gerçek olayları, yaşanmışlıkları her zaman etkileyici bir vuruş yaptığının kanıtı bu film. Hayattaki Eddie ile filmdeki arasında en benzer yaşananlar ise; 1988 Kanada Calgary Kış Olimpiyatları olacak şüphesiz. İngiltere ilk defa kayakla atlama adına yarışmak için sabırsızlanmıyordu, bilhassa önüne taş koyuyordu.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Olimpiyatlara katılıp ilk atlayışında Büyük Britanya’nın “ilk Olimpiyat rekorunu” kırması üzerine sergilediği sevinç ve kartal çırpınışları yapması, onu diğer isimlerin önüne taşıdı. Hayatında ilk defa 90 metre atlayışı yapan Kartal; herkese birkaç saniyeliğine de olsa nefesini tutturacaktı. Koçu Bronson Peary ile adeta birbirine zıt iki insanın bir amaç uğruna tüm tabuları yıkılacağının güzel emsallerinden.

Sonuçta, yüksek uçan kartalı al aşağı edebilmek adına Michael Edwards’ın 1994-1998 olimpiyatlarına katılamadı. Çünkü Britanya Olimpiyat Komitesi “Kartal Eddie Kuralı” olarak adlandırdığı yeterlilik standardını yükseltti.
En iyi spor vakası örneği miydi? Belki hayır. En imkansızı mıydı? Buna da hayır. Zira, kesinlikle benzersizdi. Eddie, olimpiyatın kurucusu Coubertini son derece haklı çıkarıyordu. “Olimpiyat oyunlarında mühim olan, kazanmak değil, katılmaktı. En iyi şekilde mücadele etmektir.”

2 Kasım 2017 Perşembe

Bilmediğiniz PSV Eindhoven

Aile gibi olmak… Gel gör ki sadece biyolojik yapının üstünlüğünü ya da kan bağının ötesinde ibaret olmadığını çok iyi biliyoruz. Futbol tam da bu cümlenin hayat bulmuş hali değil midir? Bilhassa Hollanda ekolü ile büyümüş isimler sırtını dayayacak birilerini ararlar ve en yakınında da ailesi yani futboluyla istişare ederler.
Daha az bilindik takımlardan olarak görülen PSV Eindhoven aile kavramını yeşil sahalarda sıkı bir şekilde sarılarak gösterecekti.

1913 yılında Philips işçileri tarafından kurulan PSV takımı o zamandan günümüze kadar tüm sadakatiyle kalmış durumda. Dönemin zorlu koşulları belki de ailesinden daha çok gördüğü “fabrika arkadaşlığı” yerini hem bir kulübün oluşmasına hem de ailesi yerine koyabileceği takım arkadaşlığının doğacağının farkında olmadıkları kesindi. 
Aslında bir spor kulübü olarak inşasını kursa da, daha sonralarında futbol alanındaki başarılarıyla ilerleyince, yeşil sahalar baskın gelmiş.
Ağırlığını meşin yuvarlağa vererek PSV Eindhoven takımı kurulmuş. Esasında alt metinde yatan Philips Sport Vereniging’in anlamı Philips gücü olarak çevrilirse ne denli manidar olduğu çıkar.


Bu durumlarda futbolda çok karşılaştığımız işçilerin, madencilerin, mahallenin takımları gücü olarak değiştirmek fazlasıyla ironik… Hollanda Ligini de düşünürsek, hayır, dünyanın en iyi oyuncuları burada oynamıyor. Gelir en üst seviyelere ramak kalmış olsa dahi, futbol kalitesi düşük, heyecan aman aman değil. Avrupa futboluna kıyasla pek de ileriye saramıyorlar. Şimdilik! Zira, PSV takımının en iyi yaptığı işlerden biri de futbolcu fabrikası gibi işliyor olmasıydı.

Yetiştirdiği, geleceğe yatırım yaparak transfer ettiği genç isimleri gelecek adına büyük meblağlar karşılığı gelirini en üst seviyelere taşıması, Ajax ve Feyenoord yani diğer Hollanda takımlarında bundan hiç geri durmayacaklardı. Belki de bu yüzden hep bir geri adım görünüyor. Ajax ve Feyenoord’u düşününce futbolu iki senede bir karşısına yazlık ilişki olarak gören de PSV takımı eski hakimiyetini kaybetmiş durumda. Fakat Hollandalıların tıpkı bizler gibi ortak görüşte buluştukları çok net biliyoruz.

Hepimizin isteği aşağı yukarı aynı diyebiliriz. Bol aksiyonlu, en üst seviyede tempolu, çok gollü maçlar izlemek. PSV Eindhoven’da ise, son yıllarda eski görünümüne kavuşmak üzere. Belki yine hemen Şampiyonlar Ligi Kupası, UEFA Kupası veya Hollanda’da alınabilecek kupalar hemen beklenemez. Fakat daha önce bunu başardı. Neden olmasın? Hazır, ligde birincilik koltuğuna fazlasıyla ısınmışken, tadından yenmez.

26 Ekim 2017 Perşembe

Futbolun “Derbilerle” İmtihanı

Futbol maçı izleyenlerin, cümlemi düzeltiyorum özellikle derbi maçlar için anlatacaklarım var. Şimdi kalan cümleme devam edebilirim. Bu maçları izlemek de ayrı bir meziyet. Belli kısmı evde tek başına izleme tarafında olsalar da, pastanın büyük dilimlerini oluşturanlar, bir ortamda (cafe ya da kıraathane vb) derbi maçların tadını doruklarda yaşarlar.
Ancak asıl olan kesim ise, bizzat canlı canlı stadyumda izlemenin keyfini bulmak çok zor. Ne var ki en ızdıraplı ve insanın kendini tükettiği anlarda stadyumda hayat bulur.

Derbiler, bu üçlü keşmekeşin arasında sıkışıp kalmıştır. Bunun en önemli sorusu derbinin kiminle oynandığı pek ala! Şüphesiz, ele alacağımız ve ilk akla gelen, Galatasaray-Fenerbahçe derbisi olacak. Bu noktada araya girip, derbi kelimesine açıklık getirmek gerek. Derbi, en yalın haliyle, büyük karşılaşma, büyük maç anlamındadır.

Bu ulvi cümlenin alt zeminini doldurmak ülkemiz futbolu adına zor! 


Pazar günü (22.10.2017) oynanan Galatasaray-Fenerbahçe derbisi, futbol tartışmasından daha çok, maçta oluşan polemiği, hakem kararları ve teknik adamları tartışmaktan hiçbir zaman öteye gidemiyoruz. Bir kez olsun, belki de bundan 20-25 yıl önce olmuştur.
Bir duvar pasının muhteşemliğini, düşen futbolcunun yardımsever efendiliğini veya futbol maçında olabilecek klas hareketleri konuşmak nerede kaldı? Epey uzakta.

Yüzdelerle, istatistiklerle konuşmanın veyahut bu hususta abartmanın, futbolun naif dilinin için de pek de sabit ve çok sağlam bir yere sahip olduğunu da kabul etmek zorundayız. Lakin, bu istatistik çalışmaları ülkemizde işleyemiyor.
Hangi kanalı gezerseniz gezin, hangi ulaşım aracına binerseniz binin, ya da iş yerinizdeki konuşmalar aslında futbolun “derbilerle” imtihanı, naçizane ülkemizde yine sınıfta kaldı.
Ligde oynanan Anadolu takımları maçlarının 3-3 biten en sade versiyonuyla 1-0 sona eren maçta dahi kıran kırana bir 90 dakikanın bitmemesine talipsen, derbilerle hocam maçı bitir artık dediğimizi çok iyi biliyoruz.

Bir El-Classico, Premier Lig de oynanan derbiler “büyük buluşmalardan” söz edecek olursak, işte o noktada istatistikten ki tartışmak mümkün ve son derece keyifli. Zira, bazen de olsa böyle hesaplamalar yaptığımız olmuştur. Mesela en son oynanan derbi karşısında o yüzde yüzlük golü kaçırmasa, acaba maçın seyri nasıl olurdu? sorusu aklımızı kemirmiyor mu! Asıl istenen de o pozisyonlar, şu kaçan goller ve tadı damağımızda kalan derbiler şeklinde hayıflanmak… 

19 Ekim 2017 Perşembe

Açılış Sam Bennett’ten Ya Sonrası?

Yaklaşık bir yıldan daha fazla bir sürenin ardından, Türkiye Bisiklet Federasyonu kartlarını açık oynamaya başlıyor. Fazlasıyla yorumlar yapılırken sessiz kalmayı tercih etseler de, tarihler Ekim 2017’yi gösterdiğinde mikrofon uzatmamak mümkün değil. Her yıl İlkbahar döneminde düzenlenen organizasyon yönünü, mevsimini şaşıracaktı, doğrusu sporcular ve seyirciler de!
Yine de bu sene ilk kez World Tour takviminde yer alacak. Ancak klasikleşen Alanya-Kemer etabı her zaman olduğu gibi ilk etap koşusunu kaptırmadı.


Ne yazık ki bisikletin acımasız çelmesi  “kazalar” ilk etap dinlemeden koşuya set çekecekti. Yine de beklenmeyen birincilik, Sam Bennett tarafından göğüsleyecekti. Bennett ismi yazıldığında karşılarına İrlandalı henüz 20’lerinde biri çıkacaktı ve bu zamana kadar kendini gösterememişti. 53. Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nun sonbaharında  Bora Hansgrohe takımı adına fazlasıyla bahsedecekti. Hemen arkasından Kumluca-Kemer etabını da birincinin söz sahibi Sam Bennett birincilik demeden ısınacaktı.


Adeta Türkiye’nin güney kesimini keşfedecekti, birincilikleriyle. Dur durak bilmeyen İrlandalı ilk üç etabın sonunda diğer sporcular kazalar, rakipler ve engellerle boğuşurken, Sam’e ise dokunmayacaktı. Bir etap mola (4. Etap) vermişse de beraberinde hız kesmeyecekti. O gün İzmir’de (5. Etap) Ahmet Örken’de ikincilikte yerini alacaktı.

İşin aslı sondaydı. Yani İstanbul! Ne var ki Sam Bennett, İstanbul’a adapte olamayacaktı. Dört etap kazanan Bennett İstanbul’da finale 200 metre kala düşünce Trek takımından Edward Thenus’a yarım kalan işi bitirmişti bile.
Zira, bu şampiyonluklar, madalyalar ve skorlar… yerini genel klasmanda birinciliği UAE Emirates takımından Diego Ulissi alacaktı. Asıl olan ise, kapanışı beklenenin aksine Edward’tan olmasıydı.

Son ana kadar nefes kesen yarış sonbaharın güneşli bir gününde açılışın Sam Bennett’ten ya sonrası olarak düşündürdü. Adından söz ettirebilmek yalnızca pedal koşan için önem arz etmiyor, yanında getireceği ülkenin güzelliklerini bir şekilde “pinliyor.”
Doğan güneşin mi, yoksa batan güneşin mi? Bisikletin şaheser başlangıcı, sonraki günün habercisi… Aslında Bennett ismini duyurmak adına eşsiz bir açılışa sahne oldu. Kim bilir kapanışı nerede olur!

12 Ekim 2017 Perşembe

Türk’ün NBA ile İmtihanı

NBA başlıyor, hazır mısınız? Bu soruya bu yıl pek bir heyecanla başlayalım. Farklı bir sezon bizi bekliyor. Kimileri için nefeslenme süresi, kimileri için yakınma…
Gittikçe Avrupa’ya açılan NBA’in, diğer yıllardan ayıran ise; Türklerin NBA ile imtihanı olacak. Soracaksınız ki, daha önceden de Türk isimler yok muydu? Bu sefer gerçekten farklı.

Daha öncesinde gençler de Avrupa’ya nam salmış Cedi Osman ve Furkan Korkmaz isimlerini NBA parkelerinde izlemek doyumsuz olacak şüphesiz. Ancak biraz fark var! Süre! Nasıl mı? NBA’e adım atan en iddialı oyuncularımız arasında malumunuz Cedi Osman listeyi zorluyor.

Aslında peşimizi bırakmayan bir takım sorular yok değil. Cedi neler katabilir, ne denli başarılı olur, ondan neler bekliyoruz…sorular yanıt beklerken, Doğu konferansının ekiplerinden Philadelphia 76ers’da Furkan Korkmaz kadroyu zorlamaya çalışacak.


Aslında Furkan, NBA’in Yaz Liginde her ne kadar takımının oynadığı maçta yenilmiş olsa da, hem ilk beş çıkıp hem de skorer ismi olarak performansı ile umut oldu.
Pek tabi ki burası Avrupa arenası değil. Ve süre, forma şansı bulmak böyle yazıldığı kadar kolay olmayacak. Ancak söz konusu oyun ise, ne Lebron ne de Durant vb. gibi isimlerde elini kolunu sallayarak çıkmadı en nihayetinde.

İşin en can alıcı kısmı da bu değil mi? Anadolu Efes’te hemen hemen her maçta ilk beşteki yerini ayırtan Cedi için Cavs’ta işler hiçte bu kadar kolay olmayacağı kesin. Bir hamle sonrasını düşünebilen ve atik tarzıyla, Cavs’a gelen teklifleri geri çevirmesine yetecekti.
Wizard ile oynanan hazırlık maçı sonrasında istatistiklerde son derece haklı gösteriyordu. Belki sayı konusunda henüz yüzdelerle anlaşamasa da, çıkış bulacağı kesin gözüyle bakılıyor.

Peki ya Philadelphia cephesinde neler oluyor? Yıllardır, aynı takımda “kardeş” gibi oynayan ikili rakip artık. Üstelik basketbolun kalbinde. Daha çok fiziki açıdan soru işaretleri birbirini bırakmasa da, büyük gelişim kaydedip bu noktalara geldiğini göz ardı etmemek gerek!
Furkan’ın son dönemdeki çıkışları yukarıya taşımış olsa da yedek kulübesinde kaybettiği zamanı affettirecektir.

Son zamanlarda NBA izleyen çoğu kişinin hep bir ağızdan aynı cümlenin döküldüğüne şahit olmuşuzdur. Hiçbir zaman peşimizi bırakmayan “kazanç” konusu. NBA sezonlarını övmelere doyamadı kimse. Haksız kazanç ve konuşulan büyük meblağlar, konu başlıklarını değiştirdi.
Değişen basketbol düzeninde, yeni NBA’de, yeni isimlerle aramız pek iyi olacak. Bir de şu saat farkı olmasa!