23 Haziran 2017 Cuma

Paranın Kol Gezdiği Parkeler; NBA

Dünyada çok hoş şeyler de var. İnsanın gözünü döndürüp, NBA sosuna bulanmış oyuncular gibi. Hakikaten hoş şeyler yani. Ancak biz bunları ıskalayacak kadar talihsiz sayılırız. Ya da izleyici bakımından şanslı kesimiz belki de. Yinede ekran başında izlerken cebimiz paralarla dolmuyor. Hatta izlemek için hem uykumuzdan hemde cebimizden de oluyoruz.
Yani, İstanbul topraklarında Pasifik saatine göre yaşayan fazlasıyla Türk var.

Bu denli keyifle NBA maçlarını izlerken, oyuncuların bazen aldıkları devasa paralar, reklam ve sponsor anlaşmaları dışında, nasıl oluyor da oluyor diğer liglere göre hem kazanıp hem de denge sağlamaya çalışıyorlar.

Bu evrenselliğin kıyısında tutulmaya çalışılan “güç” dengesiyle nasıl masaya oturuluyor? NBA’in en merak edilen konularından draft ve maaş sistemi, tam da bu noktada devreye giriyor. Takımlarına kazandıracakları isimleri belirlemek adına karaladıkları onlarca kağıt var muhtemelen veya “apple” ın herhangi bir ürünü de olabilmesi cabası.


Nihai karar şampiyonun belirlendiği gece ile kesinleşiyor. Şampiyonluğun dışındaki takımlar tam olarak nerede peki? Daha önce benzeri görülmemiş kontratlar imzalanırken, sadece yıldız oyuncular değil, vasat belki benchten hiç ayrılmamış bir isim dahi yıllık 10-15 milyon dolarlık kontratlarla yıllarca kendini garanti altına alıyor.
Kadroya bile giremeyen ve değişen, basketbol değeri azalan Thiofey Mazgoz dört yıl içinde 64 milyonu garantilemişti.

NBA tarihinin en yüksek kontratı olarak bilinen Mike Conley’nin beş yıllık 153 milyon dolarlık bu düzeyde paraların kol gezdiği parkelerde, bu yazıyı okurken bile imzalanıyor olabilir.
Bu dengesizliği gidermek için salary-cap devreye girecek. Yani, takım ne kadar çok meblağda parası olursa olsun, NBA’in en iyi iki üç oyuncusunu bulundurmasına geçit vermiyor. Yani bir nevi Real Madrid – Barcelona takımlar gibi yıldızlar kulübüne dönüşmesine izin yok.

NBA’de mücadelenin ve sistemin çalışıyor olmasının sebeplerinden biri de draft’tır. NCAA’de (üniversite takımları) kendilerini ispatlayıp, NBA takımları tarafında draft yani az bilinen adıyla seçilmesidir.
Buradan yola çıkıldığında salary-cap iki işe yarıyor. Öncelikle minimum cap sınırlarını çiziyor. Bir sezonda en az maaş seviyesi ve diğeri ise her takımın ödeyebileceği maksimum ücreti belirliyor. Kısacası şehirlerin egemenliğine kayıtsız kalmıyor.


16 Haziran 2017 Cuma

Büyük Tenisçi Olacak, Belki de Çok Büyük

Artık bir konuda uzmanlaşmadan da kelimeler dökülüveriyor ağzımızdan. Son zamanlarda mesela, ekosistemin bozulması sonucunda herkes bilirkişi kesilmekten kaçınmadı. Mayıs- Haziran geldiğinde açması beklenen güneş, adeta ders verir nitelikte yüzünü saklıyor. Sizin yazınızı kışa çevirdik mesajı veren bulutlar, bu yıl Roland Garros’un haftalar öncesinden baş konularındandı hava durumu.

Hatırlayın! Son iki üç yıldır kasvetli yağmurlar Grand Slam maçlarını baltalamıştı. Her şey bir yana en büyük merak konusuydu. Geçen seneye oranla daha güneşli geçen Rolan Garros’un bu yıl çok farklı sürpriz olarak, 20 yaşındaki Jelena Ostapenko hiç kimsenin beklemediği bir isim olarak karşımızdaydı.

Ostapenko gerçekten de rakiplerinin yaşlarına ve tecrübelerine rağmen tenis oynuyor. Zira hızlı zeminlere çok uygun olduğunu kanıtlarcasınaydı. En çok güvendiği backhand’i ve winner’ları ileriye taşıyan özelliği. Bunlara tezatlık oluşturan basit hataları da bir o kadar çoktu.


Jelena tenise sadece beş yaşındayken başlamış bir çocukken, şimdilerde rakiplerinin arasında yine çocuksu ifadeyi koruyor.
İlk Grand Slam şampiyonluğunu toprak zeminde, Roland Garros’ta kazanmak… Aslında bunun ilk habercisi 2015’te Wimbledon kariyerindeki ana tabloya dahil olduğu ilk Grand Slam'di. Adım adım ilerlerken 42. sıradan Roland Garros’a katılma başarısı gösterdi. Ve bununla da yetinmedi.

Teknik açıdan halen daha pişmeye ihtiyacı olan Ostapenko, güç, dayanıklılık ve vazgeçmeme gibi kavramlarda başarılı olduğunu söylemek hiçte yanlış olmayacak. Tecrübesizlik yer yer baş gösterse de farklı olduğu da kesin.
Zira, bu yılki Roland Garros erkekler finalini düşünün. Nadal içinde başlamadan önce doğru insan yanlış zamanlama yakıştırmaları yapılıyordu. Yinede Federer’in var olduğu her noktada adından söz ettirmeyi başardı. Bilakis Roland Garros için toprak kortun efendisi benzetmeleri ile hakkını verdi.

Büyük tenisçi olacak, belki de çok büyük tenisçi cümlesini yaşına aldırmadan dünya bir numarasına zorluyor. Neden Ostapenko için olmasın!
Benzer özelliklere de sahipler. Harika işler çıkardığı maçın sonunda ne yoruldu, ne de hırsını kaybetti. Karşısındaki Simona Halep tecrübesi bir yana ikinci setle beraber sağdan sola sürükledi. Tenis izleyicisi bu tip oyuncuları çok sever. Yeri gelir sonuna kadar sömürürler. Hakkını da verirler.

9 Haziran 2017 Cuma

İnançlar, Uğurlar; Spor Bunun Neresinde?

Artık bir mağlubiyet var. Poulsen’de yenildi. Herkes gibi… Her şey ne güzel de anlatılıyordu. Bir başarı hikayesine ne “set” çekebilirdi ki! Anlatmak elbette önemliydi. Zira bunları yazabilmek de… Sunay Akın'ın bir futbolcuyu yazmasını bekleyebilir misiniz? Kesinlikle. Onun her zaman şaşırtan ve merak bıraktıran sonları ile beklenmeli. Yine öyle yaptı.


1977 yılında oynanan Trabzonspor maçından sadece bir andı. Sıradan değildi. Farklı kılan ise; Poulsen’in batıl inancı, oyuncak bebeği. Ne zaman kalesinde oyuncak bebeği asılı dursa maç kaybetmeyen Poulsen vardı, karşı rakipte. Oyuncak bebeğinin, kaleye duvar ördüğünü düşünen Poulsen, yere düştüğü an kehanet zinciri ağlarını da, takımını da saracağını çok iyi bilirdi.
Bebeğin kaleye düşmesiyle golü atmıştı Trabzonspor. Ve o andan sonra Poulsen için veda turnesi hüviyetine büründü.

İnançlarımız, hayatımızın çok büyük bir yerini kaplıyor. Son yıllarda iyice kendini gösteren batıl inançlar spordan da nasibini alacaktı. Kim bilebilirdi ki dünya bir numarası Serena Williams’ın yüzlerce çıktığı maça hep aynı çorapla çıkacağını…
Burada tek kusur o çorapla kaybettiği oyunun sonunda bir daha giymediğiydi. Lakin sahada ne kadar olağanüstü bir maç oynandığını, sıradışı bir frikik golünün ya da hiç olmayacak alley-oop sayısının arkasında ne denli inançlar, saplantılar veya diğer çılgınlıkların haddi hesabı olamaz.



Aslında sınırları zorlayan tutkudur. Sporu seven, bağlanan her kimse duygusaldır. Diri tutan da bu duygu ve tutku birleşiminden başka ne olabilirdi ki! Hep kazanmak veya kazanması istenir, bazen yapılan totemler bazense “uğur” dediklerine sarılırlar. İşte bu tapılacasına isimler, akıllara durgunluk veren batıl inançlar hiyerarşisine sürüklenirler. Ne var ki; bu inançlar saplantılı bir ruh haline de dönebiliyor.


Chelsea takımının dinamosu olarak nitelendirilen Frank Lampard’ın maça giderken hep aynı müziği ve aynı yolu kullandığını bir yere not ettikten sonra, Manchester United’ın unutulmaz oyuncularından Rio Ferdinand maça çıkmadan hemen önce uğur için yüzüğüne bir bardak su dökmesine anlam vermek epey zor. Daha zorları da var elbet.


Adrian Mutu’nun atletini ters giydiği gibi mesela. İşler hastalık boyutuna ulaştığında da durmasını bilmek gerek. Zimbabwe’nin Midlans Portland Cement takımının antrenörü, futbolcularının kötü ruhlardan arınması için, timsah dolu Zambezi Nehri’ne bıraktı.
Ne yazık ki “arındıkları” nehirden bir kişi eksiktiler artık. İnançlar, uğurlar, saplantılar… spor bunun neresinde kaldı?

2 Haziran 2017 Cuma

Vefa, Drogheda United

Futbolun, öncesi sonrası, sağımız solumuz bitmek tükenmeyen sabit yazılarla doluyor. Dergiler, gazeteler, televizyonlardaki o meşhur yorumcular stüdyolarda ağırlanacak, özel belgeseller çekilecek, internet siteleri istatistik yarışına girecek. Ve elbette “bilgiye” doyacağız. Bu sayılanlara, sanmayın ki tüm takımlar dahil olacak.

Şampiyonluk yarışındaki assolistlerin üzerinde flaşlar patlayacak… Lakin aksini sandığımız durumlar futbolun yanına tatlı gelecektir. Yani takımların güç sırasına  göre değil! Bu sıralamanın, listenin en büyük derdi şampiyonlukta değil… Bambaşka şeyler… Ada futbolu bu konuda her daim klasını konuşturanlardan. Zira bir takım bu sayılan tüm, teşbih-i beliğlerden sıyrılıyor.


1975 yılında kurulan Drogheda United. Kuruluş tarihi biraz yanıltsa da çok daha epik bir geçmişe sahip. Büyük açlık döneminde baskınlar ve hastalıkların yakasından bir türlü kurtulamayan Drogheda’daki liman bölgesi, fazlasıyla çaresizdi. Zira, Osmanlı Padişahı tarafından içi gıda dolu beş gemi ile yardımını esirgemedi. 


O dönemde yapılan “bonkörlük” asla unutulmamış gibi. Küçük bir teşekkür maksatlı, futbol takımların Drogheda United takımının renklerine ay yıldızı eklediler. Aslında sadece takımın sembolü değil, liman kentin sembolüne dönüşüverecekti. İrlanda Premier Lig’de forma terleten her bir oyuncu, belki durum psikolojisinden ötürü, Türk takımın oynadığı hissine kapılmanız mümkün. Bunu taçlandırdıkları 2007 yılıyla beraber ilk lig şampiyonluklarını kazandılar.

İrlanda Lig ve FAI kupası, Satonte Kupasını müzelerine götüreceklerdi. Hunky Dorsy Park Stadyumunda oynadıkları 2000 kişilik statta hemen hemen her maç doluyor. İrlanda'nın nüfusu için normal karşılansa da, ülkemizde on binlerce taraftarın dolacağı stadı yedek kulübesi dolduruyor.
Çok büyük hedefleri yok, Drogheda United’ın ancak her zaman saygınlığıyla var oluyor. Kazansalar da kaybetseler de büyük taşkınlıklar kopmayacak.

Söyleyecek çok bir şey yok, yıldızları, milyon dolarlık transfer ücretleri… Taraftar, futbol sevgisi, her şey onlarda… Bir de geçmişe duyulan vefa duygusu. Belki de her maçlarından önce de  bir hikaye anlatılacak. Şimdi en başta sorduğunuz soru; “Bir insan niye Drogheda United’ı izlemek ister?” Tüm bu anlatılanları bulabilirsiniz ya da daha önce o yardım gemisinde büyük büyük dedenizin de bu takım da izini bulabilirsiniz. Oynanan bu futbolun içinde çok başka şeyler var! 

30 Mayıs 2017 Salı

Maastricht Kelebeği Tek Başına

Takım arkadaşı her şey demektir. Zira, bir bisikletçi olsanız dahi! Düşünsenize, Vuelta a Espana turunda dağlarda bir başınasınız. Kaçıncı etapta olduğunuzun da bir önemi yok aslında. Tek kusur; iyi bir takıma sahip olamayan Tom Dumoulin destek görmeksizin tek başına takım olmasıydı. Peki bu nereye kadar devam edebilirdi ki!


Herkesin Tom Dumoulin’in hakkında bir fikri var. Yani en azından eskiden yoksa bile iki yol önceki İspanya Turu ile beraber oldu. Potansiyeli, hiçte sınır tanımayan ve daha fazlasını çok daha fazlasını yapabileceğini kanıtlayan Maastricht Kelebeği, Giro d’Italia Turu ile kendine yer buldu. İtalya turuna fazla ısınmıştı ki, yaşadığı sakatlık 2017 Giro’yu yarım bırakmak zorunda kalacaktı. Fakat, her anlatılan bir hikayenin mutfak kısmı vardır. Dumoulin’de gözü yükseklerde olanlarda. Hatta bir hayli yükseklerden…

Asıl hevesi tıp alanında kendini geliştirip, branş doktorluğu yapmaktı. Bunun için çok çalışacaktı. Ancak üniversiteler, bu bölüm için Tom Dumoulin’i yeterli görmedi. Hollanda, bisikletin ana vatanı olunca, yönünü tıptan, çok daha farklı alana çevirti. Amstel Gold Race yarışlarının yakınında büyüyen Hollandalı “neden olmasın” dedi. Şansını denemeye karar verdi.



2010 yılında Portekiz Grand Prix’inde etkilemek onun işiydi. Üstelik o yaşına kadar profesyonel anlamda yol tecrübesi olmamasına rağmen… Kazandı, devam etti. 1990 doğumlu olan Dumoulin farkını ortaya koymayı başarmıştı.
Öyle içinde Sagan gibi kameralara oynayan veya Cavendish gibi ön plana çıkma heveslisi de değil. Yaşının gereklerini, muhtemelen bisikletin yeni yıldızlarından…


İspanya Bisiklet Turu’nun başında kırmızı mayoyu sırtına geçiren Hollandalı takımı tarafından pek de destek göremeyince istedikleri zamanları alamadı. Fakat hiçte sorun değildi. 2016 yılına gelindiğinde Fransa Turu’nda ısınmaya başlamıştı. Ve de Giro… Pembe mayoyu üstüne geçirdiğinde istifini bozmadan, Olimpiyat Oyunlarıyla ikinci perdeyi açacaktı.


Rio’da altın madalayayı boynuna geçirirken, aklından geçenler şüphesiz 2017 yılı planlarıydı. Profesyonel kariyeri ilk yıllarını geçiren Tom Dumoulin diğer sporcular gibi kendini baskı altında hissetmiyordu. Omuzlarına yüklenmiş beklentiler de yoktu. Bu noktada istediği gibi hareket etmesine yol açmıştı. Bir yandan geleceğin yıldızı etiketi yapıştırılan Dumoulin diğer yandan doktorluk serüveninden buralara geldiğini anımsatıyor. Her ne kadar bisikletli de olsa o hep tek başına…

26 Mayıs 2017 Cuma

Ezberin Çok Dışında Bir Euroleague

Esasında, konuşulacak çok fazla satır başlıkları var ve en başı “Yugoslav” kökenli basketbol ülkeleri bize ne öğretebilir ki sorusuyla başlamak tabularımızı yıkacaktır. Son yıllarda bu ülkeler adlarını sıralamalarda duyuramasalar da, takımların içerisinde başrol oynuyorlar. Bunu kısa zaman içinde sıcağı sıcağına yaşadık!
Sırp oyuncular veya teknik adamlar fazlasıyla maça dokunan isimler. Pek ala bunun altında yatan en güçlü isim koç Obradovic’ten başkası olamaz.


Öbür yandan unutulmaz sonlara, zaferlerle anılan Olimpiakos…Son dört senedir zirveye tırmanan ama tutunamayan Fenerbahçe için tarih tekerrür mü edecek yoksa baştan mı yazılacak geçişiydi. Bir yandan konuşulan dedikodular, Spanoulis ile Obradovic arasındaki sessizlik tamamıyla finale odaklanmış Udoh… Size demiştim çok fazla satır başlıkları var!

Es geçilmeyecek bir diğer parantez 16.000 kişilik Sinan Erdem Salonunu dolduran taraftarlar… Sporcuların veya koçların hayatları münferit vaka olarak ele alınmış olsa da, esas istisnai olan buraya gelen taraftarın da öyküsü… Tüm inişleri ve çıkışlarıyla...


Fenerbahçe son üç yıldır, Final Four atmosferine ısınmışken her seferinde finalin kapısından döndü.  Geçen senede CSKA Moskova’yla yaşadığı çekişmeli final sonrası 21 Mayıs 2017 İstanbul finalinde “mutlu sona” ulaşacaktı. Zira, her şey favori olarak gösterilen Moskova ekibinin yenilmesiyle başlayacaktı.

Durumu lehine çevirme konusunda Euroleague’in en iyi takımı Olimpiakos, finalin favori takımına büründü. Ve bununla beraber, finalin adı yedi yıldır suskun iki yıldızın maçına dönüşecekti. Spanoulis mi Obradovic kıyaslamasının boy göstereceği gece de, biz sadece finale yakışır bir oyun izleyecektik.

Zeljko Obradovic’in en iyi yaptığı işlerden biri de rakibin sentezini son ana kadar sürdürüp, rahat ettikleri alanların dışına çıkarmak ve daha da ileriye taşıyıp güvende hissettikleri, “en iyi” yaptıkları hamleleri bir şekilde set çekip sığınacakları liman da tereddüde düşmeyi planları dahilinde.
 Basketbolun sadece kendi takımının oynayacağı oyun dışına itip, kendisi dışındakileri de rahat hissi verdirmemek!

Şampiyonluk nasıl mı geldi?
İşte cevap! Bu maddeler çokça sıralanır, ekstra ekstra çoğaltılır fakat 12+1 kişilik oyunun sırrı bu. Hatta malzemecisinin hatta kondisyonerin ve hatta yıl boyunca dinledikleri motivasyon müziklerinin dahi payı çok büyük. Ne yaptığı kadar nasıl yaptığı ile de iyi geri dönüşlerin takımı Fenerbahçe…
Obradovic bu sınırların çok dışında. Lakin kaldırılan dokuzuncu kupa, ezberin çok dışında bir oyun! 

19 Mayıs 2017 Cuma

İstanbul, Cilic’ten Yana

Son yıllardır, İstanbul Open başlamadan birkaç hafta önceden hava bozmaya başlar ve toprak kendini bahara hazırladığı güne kadar yağmur yağar. Turnuva başlarken ki manzara pazar sabahı mamurluğu gibidir. Bu sene öyle aman aman sporcuların geldiğini düşünmeseler de, ATP düzeyindeki tüm sporcular sürprizleri sever.
Dünya 6 ve 8 numaralarının olması bir Federer etkisi yaratmasa da dünya sıralamasının ilk onundan bahsediyoruz. Hani, başta kavak yelleri bu olsa gerek! Bir şeyler değişmeliydi. Olanlar oldu!

İstanbul Open final etabına gelene kadar su götürmez bir gerçek ki herkes Raonic/Cilic mücadelesini biliyordu. Fazla inanmıştık. Bu noktada sürprize yer yok.

Marin Cilic, final setine ilk toptan son topa kadar maçı istediğini belli etmişti. Ve bu arzu iki saat sonra kupayı kaldıran ellere bahşedecekti. Bu şampiyonluk ya da daha önceki kazandıkları, aslında kaybettikleri dahi için babası Zdenko Cilic’in gayreti ve hırsı sonucu çıktı denilebilir.


Oğullarının sporla iç içe olabilmeleri için varını ortaya koyacaktı. Zira, tüm şanslar da onlarlaydı. 1991 yılında Bosna Hersek’in Medjugorje kasabasında ilk kurulan tenis kortunu ilk kullananlar arasındaydı. Ondaki ateşi fark eden eski tenisçilerden Goran Ivoanisevic önderliğiyle San Remo’ya taşındı. Her şey tam olarak böyle başladı.

2000’lerin başları itibariyle gençler kategorisinde kendini ispatlamaya başlamıştı bile. Amerika Açık, Fransa Açık derken, çok tanıdık bir isim daha o yıllarda yenecekti. Büyük Krallığın altın çocuğu Andy Murray'i, passing shot’larıyla elemeyi bildi.

Totalde 2005 yıllına gelindiğinde 6 tek, 4 çiftler şampiyonluğuna erişmişti. Benzer profil 2009 yılına dek sürecek miydi? Amerika Açık’a pek fazla ısınmıştı Cilic!
Dördüncü tura gelindiğinde bir kez daha Andy Murray’e şans tanımayıp, çeyrek finalde del Potro’nun gazabıyla kendini silkeleyecekti. Yıl 2014’ü gösterdiğinde rüzgar hiçte tersine değildi!

İlk Grand Slam şampiyonluğu için tek yapması gereken yarı finalde Federer’i yenmesiydi ki, bu onun ekselanslarına karşı ilk galibiyeti olacaktı. Zaten finalde Kei Nishikori’yi yenmesinden çok, yarı finalde bir efsaneyi rahatlıkla yenmek tüm kapıları açacaktı.
Cilic; eline gelen tüm fırsatları itinayla eledi. Sonunda mı Amerika Açık’ın nasıl ondan yana olduğunu öğrendiğinden beri, İstanbul'u da arkasına alacaktı. İşin aslı seyircilere olan seyir zevkiydi. Bence öyleydi!