20 Temmuz 2017 Perşembe

Sekiz, Evet!

Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.”
-Paulo Coelho, Simyacı kitabından.

İnsanoğlu geçmişe daha romantik gözle baksalar da belki de 10-15 yıllık hayli geniş zamana yayılmış periyotta tenise bu denli hükmeden başka bir oyuncu hatırlamıyoruz. Başka isimlerle kendinizi allak bullak etmeyin.
Açık ara Federer kulaklarda çınlıyor. Sürekli harikulade performans sergileyen, kazandığı her “ace” sayısının hiçbir şekilde bozulmayan hareketleri ile kutlarken daima kazanan Roger Federer gibisine rastlamak mümkün değil!

Şimdi Djokovic ile Nadal’ı hakkını da sezara verin deseniz de geçmişten günümüze sil baştan yaptığınız da 19 Grand Slam ve en son kazanılan Wimbledon zaferinin toplamı “8’i” buluyor. Dile kolay! Ekselanslarını daha kusursuz yapan en önemli hareket “davranışları.” İnsanı her daim kalıcı kılan da…
Mükemmeliyetçiliği , daha epik olmayı ve talepkar olmak şiar ediniyor.


Sadece altı ay öncesine kadar, kortlara sakin bir giriş yapan FedEx, kimseyi inandıramamıştı. Ancak siz daha durun! Federer’in içinde yanan bu ateş onun daha önce verdiği Grand Slam, Masters’ların mücadele iksiriydi. Bu ateştendir ki en yüksek irtifalardan yere çakıldıktan sonra dahi kendini bırakmadı ve raketinin peşinden koşmaya devam etti . Ve bundan sonrası; onun mirası, karakteri müzesine envanter kaydı yapılmış kupalardan, şampiyonluklardan ve kesinlikle rekorlardan çok daha fazlası olacağı aşikar.


Pek tabi ki bir şeye tutkuyla bağlı olmanın anlamı gibi. Ya da üzülmenin, sevinmenin boyutlarını tartarak tepki vermesi. Bu yılın başında olduğu gibi, herkes Federer’ten bir beklenti içinde olmazken, kendine inanması mesela. Hayaller kurmaya devam etmek,inandığın yoldan kopmamak… en başta yazdığım gibi, Paulo Coelho’nun üstüne basa basa kaleme aldığı yazının adeta aksini yaşar gibi sanatını icra ediyor.

Wimbledon, bu yıl Avustralya Açığa benzer bir finalin senaryosunu yazarken, şaşırmaya açık olmanız gerektiğini belirtmemişti. Ve, evet “sekiz”oldu. Medya kuruluşları “Roger Federer” harflerine sekizi kondurmaktan alıkoymazken, Amerika Açığı iple çeker olduk.

Konfüçyüs’ün dediği gibi; “Sevdiğiniz işi yapın ve hayatınızın tek bir günü bile çalışmış olmazsınız.” 

18 Temmuz 2017 Salı

Herhangi Biri Değil; Mrs. Kath Cassidy

“Kim demokrasi dese, sırtımızda taşırdık. Onları taşımakla sabrımızı sabrımızı taşırdık. Ne aklımız vardı ki, olanı da şaşırdık… Ne sağcıyız ne solcu… Futbolcuyuz, futbolcu!” Aziz Nesin , Sporcu Milletiz Vesselam kitabında yeşil sahalardan epey uzakta, mürekkebi hiç kurumamış hissiyle karşılıyor olacak.
Futbol, damarlarımıza kadar öyle ince işlenmiş ki, az ötedeki güzellikleri görmekten yoksun olmuşuz.

En göz önündeki top toplayıcının sahadan gelen topla yapacağı top sektirmesinden sonra hiçbir şey olmamış gibi kenarda topları beklemesi gibi mesela… Ya da malzemecinin en az teknik direktörler gibi tırnaklarını yemesi mi? Belki de nizami şekilde topladığı havluların, takımı 1-0 öne geçmesiyle heyecanla konfeti şeklinde dağılması konumuzdan epey uzak. Ancak bağlantılı. Konumuz tamamıyla futbolla ilgili, bir o kadar “aile” olmakla…

Newcastle United’ın büyük emektarı asıl mevzu. O takımın her daim uzaktaki oyuncusu. Nam-ı diğer “Tea Lady” Kath Cassidy’den bir başkası olamazdı. 1963 yılından bu yana o meşhur İngiliz çayının bergamot kokusunu St. James Park’ta yayılmasını sağlayan gizemli bir kadın aynı zamanda.

Sevgili Cassidy 88 yaşında emekli olduğunda taraftar ve takımdaki her bir kişi gözyaşlarına engel olmayacaktı.


Ada'nın futbola günahkarca kucak açtığı günlerde, iyi olan mevzu bahis yok denecek kadar azdı. Newcastle’ın başına gelecek en iyi şeylerden biriydi, Mrs. Cassidy. Bir spora, futbola “kadınların güçsüz ve anlamaz gösteriyorsun diye sormanın nasıl mantığı olmadığını kanıtlıyor, Newcastle takımı.
Her şeyi görmek istediğimiz gibi görme işini futbola şarj etmek de büyük haksızlık olduğunu gözler önüne seriyor.

Kath Cassidy yaklaşık yarım yüzyıldır kulübe sadık bir şekilde desteğini esirgemeden gösterdi. Onu tanıyan, hatta takımdaki tüm oyuncular onu “harika bir kadın” olarak nitelendiriyor. Ne yazık ki ölüm haberi sarstı. Mart 2017’de 90 yaşında Newcastle United’ın efsanevi “Tea Lady’si” olarak ayrıldı. Hiçbir zaman herhangi biri olarak görülmedi. Takımın on numarası ya da teknik adamı ile aynı statüdeydi.

Kath Ada’da doğdu, Newcastle’lı oldu. Her defasında sahaya çıkmışcasına ışıl ışıl olur, gözleri dolardı. Keza, sevinçten. O adeta sahne alır gibi yeşil sahalardaydı. Ona olan minnet borcunu Newcastle takımı her zaman yaşatmaya devam edecek… Cassidy sıradan çay üreten bir kadından çok ötede. Teşekkürler Kath, teşekkürler Newcastle…

13 Temmuz 2017 Perşembe

Ben Demiyorum! Modern Futbol Bunları Dedirten!

Futbol sezonu neredeyse kapanmasıyla açılış yapması bir oluyor. O kadar yakın olmak istiyor ki aslında taraftarında arzuladığı esas konu buyken, her geçen gün futbol sezonu daha hızlı başlamak için kanımıza girmeyi başarıyor.
Avrupa kupalarında ön elemeler oynanmaya başladı bile. Normalde isimlerini dahi duymadığımız, pek de izlenmeyen liglerin takımları bu sayede göz önüne gelmiş oluyor.

Şampiyonlar Ligi’ne gitmek mesela, prestij meselesine dönmüşken, kulüpler kasaların dolmasının planlarını çiziyor. Ekonomi sürekli politik çıkarlar için kullanılmış, farkında olmadan sporla iç içe geçmiş bir bilim kıvamında. Modern futbolun oluşturduğu havuz da ekonominin ve bununla dolaylı bağlantılı olan politik çıkarların radarında.

Aslında bizler modern futbola giriş derken, bilerek ve isteyerek modern futbolu endüstrinin kurbanı mı yaptık! En bilindik örnekle başlamaya ne dersiniz?

Dünya futbolun beşiği İngiltere; aslında futbol endüstrisinin fişine çeken ülke bile desek karşı duran olmaz.
Arap ve Rus milyarderlerin yatırımlarıyla ivme kazandı. Son yıllarda Hintlileri de unutmasak iyi olacak. Yani Büyük Krallık yeşil sahaların en tatminkar futboluyken, aynı zamanda bir ekonomi havarisiydi. En son Everton takımının %49,9’luk hissesini satın alan İranlı Farhad Mashiri, Premier Lig’deki yabancı hissedarların sayısını arttıran kesimden oldu.


Mashiri esasında Everton ile bağı yok. Arsenal’in %14,65’lik hisselerinde de parmağı var. Yani, Mashiri sadece takımlara değil kendisine de doğru yatırım yapmış tanıdık simalardan. İngiltere pasaportu da bulunan ve yaklaşık 1,5 milyar dolarlık serveti bir kenara koyulmalı.
King Power takımı da bir önceki yıllar düşünüldüğünde oldukça yakın bir şirket olarak gelmesi mümkün. Leicester City’nin şampiyonluğunun ve finansmanı tam da Taylandlı King Power şirketi.

Son yıllarda Çinliler hem futbollarına hem de dışarıya yatırım yapmaktan çekinmeyen hissedarlardan. Manchester City’nin ayağa kalkmasını sağlayan sadece %13 payıyla Arapların yoluna set çektiler. Arap milyarder Şeyh Mahour yeniden yapılanmanın fişini çeken isim olacaktı. Vincent Kompany, Agüero, DeBruyne gibi isimleri takıma kazandırırken, en zengin kulüpleri arasına alacaktı. Ve kuşkusuz ilk akla gelen Chelsea…

Adeta şampiyonluklara ve lige ambargosuyla ses getirecekti. Rus Milyarder Roman Abramovic futbol dünyasının en zengin iş adamı olarak tanınmaktan onare duyuyor. Küçücük bir çocuğu hayali ya da ayağı alınan ilk top, etrafımızdaki büyülenmiş izleyiciler hepsi bir kenara…! İstatistikler, borsadaki hisse değerleri, reklamlar, forma satışları marka değeri artık bunları konuşmanın zamanı. Ben demiyorum! Modern futbol bunları dedirten!

7 Temmuz 2017 Cuma

En İnatçı; Adam Hansen

Ayakkabılarını giyerken epey zorlandı, biraz çekecek yardımı ile oldu bile. Ve istemeye istemeye işe koyulmuştu. Zira, istemediğimiz bir gerçekti. Sevmediğimiz bir işle bütün kıvama gelmek. Bu giriş cümlesinden emin olun ki fazlasıyla insan tanıyoruz. Kabul!
 Hatta, belki okurken, kabullenemediğimiz kendimizi görmüşüzdür. Pekala o zaman, kendi hayatınızı kim kurtarır? Anneniz? Babanız? Sevgiliniz? Bu yazı da; D) hiçbiri şıkkını işaretliyorum. 

Bir de hayatımızda bu iki işi bir arada götürebilenler vardır. Ve çoğunlukla gıpta edilir. Avustralyalı bisikletçi Adam Hansen, bunun için biçilmiş kaftan. Velhasıl, nevi şahsına münhasır olmaları bir yana yazılım mühendisliğine devam ederken, hobi olarak ürettiği bisiklet ayakkabılarını giyerek pedala basmak Hansen için “onur” işidir. 
Peki, bugüne kadar görmediğimiz ne vardı Adam Hansen’da? Kağıt üstünde hiçbir şey görünmesi sinir bozucu. Sadece bunlar yetmeyecekti. Adam, hemen hemen daha önce kimsenin yapmadığı şeyleri yapacaktı. 


Altı İtalya ve İspanya Turu, beş Fransa Turunu ard arda tamamlayabilen ender bisikletçilerden. Pekala bunları tüm pedalcılar yapıyor görünse de, buradaki maharet yarışları sonuna kadar bitirebilmek. İstatistiği kağıda döktüğümüz de 17 büyük turda yarışmış ve hepsini sonuna kadar bitirmiş bir isim var cümlenin sonunda.
Sonuçlar her zaman istediği gibi gitmedi. Çoğunlukla gitmedi. Ancak yılmayan pedal olarak kulaktan kulağa yayıldı. Zira Hansen, bilinenin dışında takım arkadaşına destek olmaktan çok bireysel alanda ilerlemeyi farz kılmış vaziyette.

Adam Hansen’in takımdakiler onun için rüzgara set çekenler olup, minimum düzeydeki rüzgarı arkasına alıp takım olmayı seçtiler. Evet, bezen onları su yetiştirmeye uzanan el, bazense tekerlek değişim sürecinde yol olduğunu görebilirsiniz.
 Sonuçta en inatçı bisikletçilerden. Adam Hansen söz konusu! Engin tecrübeleri ve ekibin lideri statüsünü olduğunu da her seferinde hatırlatıyor. Bir de Avrupa dışında, bisikletçi pek de çıkmıyor diyenlere yeni tartışma konusu.
Avustralyalıyı kaçış gruplarından sıyrıldıkça tartışma konusunun tezini çürütüyor. Şu sıralar kendi tasarladığı ayakkabılarıyla bisikletine ve aynı zamanda takımı Lotto Soudal’a hayat verme görevinde.

Bernardo Ruiz’in üst üste 12 büyük tura katılıp bitirme rekorunu, kendisini de egale edip, 16 ile geçecekti. 2015 Vuelta a Espana bunlara tanıklık ederken, onu en inatçı haliyle yeni rekora; şu sıralar hiç de ihtiyacı olmayan veya kaçış grubunda bir sonraki tura göz kırparak bulmak mümkün olacak!

30 Haziran 2017 Cuma

Vazgeçilmeyen Eldiven

Oynanan futbol, yıla adaylığını koyacak onbirler veya sessiz kalan kaleciler futboldan çok gelip giden futbolcular hep konuşulmaya mahkum bırakıldı.
En büyük yıldızların beklentileri karşılayamadığı, kazanılan hep bir puanın şampiyonluk yarışında tarifsiz olduğu, maçların hakemi aldatmak için tiyatrolanan hareketlerin gölgesinde kaldığı sezondan her daim dert yanmışızdır. Ne var ki bunların aksine, futbolun ve sessizliğin alamet-i farikası olan kalecilerin nedendir bilinmez o on birin içine alamayız.

Onların  tek görevi kaleyi korumaktır! Sanılanın aksine çok daha fazla fedakarlık ve zeka oyunu onların ki. Bundan tam 44 yıl önce Napoli'de oynanan İtalya-Türkiye maçında herkes gözlerini kalecilere dikmişlerdi. Kalesinde büyüyen, harikalar yaratan ve tüm gazetelerin göklerde gezdirdiği kaleciler.
Türkiye'nin kalesinde Sabri Dino, İtalya tarafında Dino Zoff ismi vardı. Bu iki kaleci arasında o kadar çok benzerlik vardı ki şaşırtıcı düzeydeydi. 



Doğum tarihleri 1942 yılını göstermesi tek başına yeterli olmayacaktı. Ayakkabı numaralarından boylarına ikisinin de kaleci olması bir yana, formalarını giydikleri takımlarının dahi siyah beyaz oluşu fazlasıyla ortak noktalarıydı. 
Bir yandan Juvenstus'un olmazsa olmaz oyuncusu Dino Zoff, öbür yandan Beşiktaş'ın vazgeçilmeyen eldiveniydi. Tarihler 13 Ocak 1973 yılını gösterdiğinde Napoli'de yanıyordu. Maç bittiğinde kazanan yoktu belki ama Avrupa bu iki kaleciden asla vazgeçmeyecekti. 

Dino Zoff, spor kariyerini sonlandırsa da, İtalya futbolu peşini bırakmayacaktı. Öncesinde peşi sıra izleyen İtalyan takımların, sonrasında İtalya Milli takımın teknik direktörlüğünü üstlenecekti. 
Aslında Zoff, hep futbolla yoğrulurken, Sabri Dino'nun yolu başka yöndeydi. Dino, tamamıyla futboldan bağımsız, tekstil sektörüne atılmış ancak işler ve ekonomi pek de iyiye gitmeyince iflas bayrağını çekmek zorunda kalmış. 
Keşke böyle kalsaydı... Çünkü tüm bunlar ağır gelince yaşamına son vermeyi çözüm olarak seçmiş Sabri Dino.

Sabah erkenden kalkmış, aracına binmiş ve aracını Boğaz köprüsünde el frenini çekmişti. Ve...
Size bir soru! Kale arkasında hiç maç izlediniz mi? İzleyenler iyi bilir; ceza sahasında çokça futbolcu vardır. Kaleyi gören futbolcu da şutunu çeker. 
Aslında o hengamede topu seçmek ne mümkün! Lakin sahada bir kişi "o" topu takip eder. Gole yaklaşan anda, bir el uzanır ve top ceza alanından uzaklaşır. Bu kurtarış, özetliyordur kalecinin mühimini.

23 Haziran 2017 Cuma

Paranın Kol Gezdiği Parkeler; NBA

Dünyada çok hoş şeyler de var. İnsanın gözünü döndürüp, NBA sosuna bulanmış oyuncular gibi. Hakikaten hoş şeyler yani. Ancak biz bunları ıskalayacak kadar talihsiz sayılırız. Ya da izleyici bakımından şanslı kesimiz belki de. Yinede ekran başında izlerken cebimiz paralarla dolmuyor. Hatta izlemek için hem uykumuzdan hemde cebimizden de oluyoruz.
Yani, İstanbul topraklarında Pasifik saatine göre yaşayan fazlasıyla Türk var.

Bu denli keyifle NBA maçlarını izlerken, oyuncuların bazen aldıkları devasa paralar, reklam ve sponsor anlaşmaları dışında, nasıl oluyor da oluyor diğer liglere göre hem kazanıp hem de denge sağlamaya çalışıyorlar.

Bu evrenselliğin kıyısında tutulmaya çalışılan “güç” dengesiyle nasıl masaya oturuluyor? NBA’in en merak edilen konularından draft ve maaş sistemi, tam da bu noktada devreye giriyor. Takımlarına kazandıracakları isimleri belirlemek adına karaladıkları onlarca kağıt var muhtemelen veya “apple” ın herhangi bir ürünü de olabilmesi cabası.


Nihai karar şampiyonun belirlendiği gece ile kesinleşiyor. Şampiyonluğun dışındaki takımlar tam olarak nerede peki? Daha önce benzeri görülmemiş kontratlar imzalanırken, sadece yıldız oyuncular değil, vasat belki benchten hiç ayrılmamış bir isim dahi yıllık 10-15 milyon dolarlık kontratlarla yıllarca kendini garanti altına alıyor.
Kadroya bile giremeyen ve değişen, basketbol değeri azalan Thiofey Mazgoz dört yıl içinde 64 milyonu garantilemişti.

NBA tarihinin en yüksek kontratı olarak bilinen Mike Conley’nin beş yıllık 153 milyon dolarlık bu düzeyde paraların kol gezdiği parkelerde, bu yazıyı okurken bile imzalanıyor olabilir.
Bu dengesizliği gidermek için salary-cap devreye girecek. Yani, takım ne kadar çok meblağda parası olursa olsun, NBA’in en iyi iki üç oyuncusunu bulundurmasına geçit vermiyor. Yani bir nevi Real Madrid – Barcelona takımlar gibi yıldızlar kulübüne dönüşmesine izin yok.

NBA’de mücadelenin ve sistemin çalışıyor olmasının sebeplerinden biri de draft’tır. NCAA’de (üniversite takımları) kendilerini ispatlayıp, NBA takımları tarafında draft yani az bilinen adıyla seçilmesidir.
Buradan yola çıkıldığında salary-cap iki işe yarıyor. Öncelikle minimum cap sınırlarını çiziyor. Bir sezonda en az maaş seviyesi ve diğeri ise her takımın ödeyebileceği maksimum ücreti belirliyor. Kısacası şehirlerin egemenliğine kayıtsız kalmıyor.


16 Haziran 2017 Cuma

Büyük Tenisçi Olacak, Belki de Çok Büyük

Artık bir konuda uzmanlaşmadan da kelimeler dökülüveriyor ağzımızdan. Son zamanlarda mesela, ekosistemin bozulması sonucunda herkes bilirkişi kesilmekten kaçınmadı. Mayıs- Haziran geldiğinde açması beklenen güneş, adeta ders verir nitelikte yüzünü saklıyor. Sizin yazınızı kışa çevirdik mesajı veren bulutlar, bu yıl Roland Garros’un haftalar öncesinden baş konularındandı hava durumu.

Hatırlayın! Son iki üç yıldır kasvetli yağmurlar Grand Slam maçlarını baltalamıştı. Her şey bir yana en büyük merak konusuydu. Geçen seneye oranla daha güneşli geçen Rolan Garros’un bu yıl çok farklı sürpriz olarak, 20 yaşındaki Jelena Ostapenko hiç kimsenin beklemediği bir isim olarak karşımızdaydı.

Ostapenko gerçekten de rakiplerinin yaşlarına ve tecrübelerine rağmen tenis oynuyor. Zira hızlı zeminlere çok uygun olduğunu kanıtlarcasınaydı. En çok güvendiği backhand’i ve winner’ları ileriye taşıyan özelliği. Bunlara tezatlık oluşturan basit hataları da bir o kadar çoktu.


Jelena tenise sadece beş yaşındayken başlamış bir çocukken, şimdilerde rakiplerinin arasında yine çocuksu ifadeyi koruyor.
İlk Grand Slam şampiyonluğunu toprak zeminde, Roland Garros’ta kazanmak… Aslında bunun ilk habercisi 2015’te Wimbledon kariyerindeki ana tabloya dahil olduğu ilk Grand Slam'di. Adım adım ilerlerken 42. sıradan Roland Garros’a katılma başarısı gösterdi. Ve bununla da yetinmedi.

Teknik açıdan halen daha pişmeye ihtiyacı olan Ostapenko, güç, dayanıklılık ve vazgeçmeme gibi kavramlarda başarılı olduğunu söylemek hiçte yanlış olmayacak. Tecrübesizlik yer yer baş gösterse de farklı olduğu da kesin.
Zira, bu yılki Roland Garros erkekler finalini düşünün. Nadal içinde başlamadan önce doğru insan yanlış zamanlama yakıştırmaları yapılıyordu. Yinede Federer’in var olduğu her noktada adından söz ettirmeyi başardı. Bilakis Roland Garros için toprak kortun efendisi benzetmeleri ile hakkını verdi.

Büyük tenisçi olacak, belki de çok büyük tenisçi cümlesini yaşına aldırmadan dünya bir numarasına zorluyor. Neden Ostapenko için olmasın!
Benzer özelliklere de sahipler. Harika işler çıkardığı maçın sonunda ne yoruldu, ne de hırsını kaybetti. Karşısındaki Simona Halep tecrübesi bir yana ikinci setle beraber sağdan sola sürükledi. Tenis izleyicisi bu tip oyuncuları çok sever. Yeri gelir sonuna kadar sömürürler. Hakkını da verirler.