29 Ağustos 2017 Salı

Kelimeler İçinde Kayboldum

Biz onu, bisikletin şampiyonu, üstadı ilan etmiştik, o sonra hem ülkesinde hem de iki teker dünyasında bizlerle hemfikirdi. Ruhani yaşantısıyla baş edememişti ancak. Ve kendisine ölümü seçecekti. Avustralyalı bisikletçi, Stephen Wooldridge hiçbir zaman pes etmediği pedallarıyla mücadele etmeyi seçerken, hayatı en kısa ve kolay yolun peşinden gidecekti.

Yıllarca antrenörlüğü yapmış Sutton; “Steve, kesinlikle bir beyefendi ve çoğu kişinin rol modeliydi, ben bu durum karşısında sözcükler içinde kaybolmuş durumdayım.” Net bir şekilde açıklıyor. Stephen Wooldridge'ı… Avustralya basının “en iyi bisikletçileri” arasında ilan ettiği modern zaman idolüydü.
Olimpiyatların başkenti, Atina’da 2004’ü gördüğümüzde altın madalyasıyla hatırladığımız, daha sonra kabına sığmayıp, dünya şampiyonluğunun sınırlarını yeniden çizdi.

Üç yıl üst üste, totalde dört kez şampiyonluk kutlamalarına ülkesini çok uzaklardan çağırarak dahil etti. Sakin ve kendi şahsına münhasır tavrıyla dikkat çekerken, bir gün kendisini psikolojik bunalımın önüne bırakan bir adam. Bir insan. Boynunda çarmıh gibi taşıyamadığı hüznüyle düşündüren, üzen hatta bundan birkaç hafta önce binlercesini ağlatan… 


Mühendislik eğitimi almasına rağmen baskın olan yollar... Ve iznini isteyip iki teker ile sil baştan olacaktı.
Tam olarak adını da Atina’da duyuracaktı. Brett Lancaster, Peter Dawson, Luke Roberts gibi idolleriyle bir ekibin içinde bulacaktı kendini. Umut vaad eden Avustralyalılar yarışlara katılmadan hemen önce gelecek aşıladılar. Bilakis Wooldridge fiziki açıdan çoğuna göre çelimsizdi. O konumlara gelebilmek için çabaladı ve takımdaki yerini pekiştirmiş oldu. Yol başarısı öyle bir anda çıka gelmedi.

Gözlemledi, denedi ve yarıştı. Atina’daki performansları, diğer bisiklet turlarının da yüksek mertebeden işareti olacaktı. Böylece ilk madalyasının ve bunlara açılan kapıyı aralamış oldu. Ve daha sonrası…
Spordan emekliliğini isteyip mühendisliğe döndü. Bazense “yardım” amacıyla yapılan etkinliklerde, Avustralya bisiklet konfederasyonlarından aktif görevler üstlendi.

Adına yazılacak, müzelere taşınacak madalyalar, kelimeler içinde kaybolur. Tıpkı, Steve’in kaybolduğu gibi. Onun içini kemiren eksik parçayı bulamadı. Son verdi. Yapmak istediği her şeyi yaşamıştı. Geriye yaşanmadık bir ölüm kalmıştı. O da buldu onu… 

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Übermensch Zverev

Yeni nesil yıldızı parlayan sporcuların, çok büyük çıkmazı vardır. Bir önceki şampiyonun “veliahdı” olarak görüp, aradığı Zidane, Jordan veya Boris Becker buldu gibi benzetmeler, bazen can sıkıcı da olabiliyor. Bunda kesinlikle kendini beğenmişlik aramayın! Bazıları dışında… Almancılar, teniste epey süredir arayış içindeler. Futbolla bulandıkları anda çıkışı teniste bulacaklarından habersizce… Bir de seyir zevki. Bu hususta araya giriyor.

Malumunuz, seyircilerin, spor alanındaki terazileri biraz bozuktur. Ancak, yeni oyucular, zira parlayan isimler her şeyden önce umut verirler… Ne var ki gerçeklikten epey uzak başka kurallar da işler bu muhakeme boyunca. Raketi eline geçiren ve ATP düzeyinde kendini “diğerlerinin” arasından sıyıran isim/ler büyük ölçüde sportif kriterlerden değerlendirilir.
Bir istisna var ki teniste bunlardan uzak ara sıyrılır, hatayı asla affetmez, seyirci başarı/başarısızı anında süzgecinden geçirir.



O zaman perde aralansın. Son zamanın mütevazi yıldızı, Alexander Zverev, her ne kadar temelleri Rusya’ya dayansa da, tamamıyla Hamburglu olan Zverev yeni Federer yakıştırmasını kazandı bile.
İşin aslı bu ondan çok memnun. Kimin idolü değil ki Federer! Babasıyla benzer kariyeri takip etse de Zverev en son kazandığı Rogers Cup ile ayak sesini duyurdu.

Daha öze indiğimizde anneden, kardeşlere kadar yüzde yüz tenis ile yoğrulmuş durumdalar. Rogers Cup sonrası, teniste yeni bir devrin başladığını ilen edenler de var. Aceleci olmamak gerek. Finalde iflah olmaz Federer hayranlarının da aynı kanı da olduğu, çok rahat bir galibiyet aldığı Zverev.
O andan itibaren herkes orta payda da buluşmuştu bile. Huzurlu, dingin, naif kişiliği yanına genç yaşını alması puzzelı tamamlıyordu.

Ne demiştik acele yok! Gerçekte ne olduğuyla pek ilgilenmiyoruz. Müthiş bir oyun ve Federer’i saf dışı ettiyse muhakkak übermensch’tir Zverev.
Djokovic ve Murray seviyelerinde ve  çoğu kişiye göre daha yüksek bir oyuncu. Hızlanıp, kuvvetlenince şüphesiz ilk 20’yi zorlayacaktır. Backhand down the line vuruşuyla yüksek performans çizgisinde. Servisleri ise, Zverev’i bir adım öne taşıyor.

Alex’i şu aralar ortalıkta bangır bangır görünmekten imtina ediyor. Çünkü sporda dün veya yarın yok, bugün var. Ve bugün, ne izlenim, oyun bırakırsa var. Her an Zverev için çok büyük umutların günü.. Esasında Rogers Cup’tan sonra…. 

18 Ağustos 2017 Cuma

Guliyev’e Tanık Olmak

Olimpiyatlar üzerine yazmaktan korkar durumdayız. Bazen izlemek dahi acı veriyor. Ama bir iki kelam etmek, gerçekleri yüze vurmak ve artık mutlu olmak için harika bir zaman. 2017 Ağustos itibariyle artık yüzler gülüyordu. Bilakis bunun hemen önceki günlerinde gümüş madalya ile coşkunun doruklarındaydık. Şu an tüm dünyayı ve hatta tüm sporcuları sarmış doping skandallarından en çok nasibini alan şüphesiz Olimpiyatların kalesi olan ülke Rusya oldu.

Spor dünyası bu çıkmazla çalkalanırken, bunun yanı sıra “bağımsız” olarak nitelendirilen bir ekiple sporcular basamaklara çıktılar. En son olarak Londra’da yapılan Dünya Atletizm Şampiyonasında bolca sürprizler, vedalar, unutulmayacak fotoğraf kareleri ve madalyalar… Londra’da en çok konuşulan isim su götürmez bir gerçek ki Usain Bolt’tu. Her zamanki karakteri ile seyircilerin, tribünlerin baş tacı oldu.
Ve unutulmayan bir yarış ise, 4x100 bayrak yarışının son saniyelerinde sakatlanarak, yıllardır üzerinde olduğu zeminde son verdi



Bizim için daha önemli bir yarış vardı. İlk defa İstiklal Marşımızın Olimpiyatlarda okunmasıydı. Ramil Guliyev 200 metre de ciddi rakiplerini saliselik farkla sollayıp altın madalyanın sahibi olacaktı. Hepsi bir yana bu sevinç ve kutlamalar yaşanırken, Guliyev üzerinden yapılan devşirme tartışmaları hemen masaya oturtuldu.
Bir de bunlara ilave olarak Aslı Çakır, Gamze Bulut vb. isimlerden apayrı bir konumda mı olacak yoksa karanlık bir dünya bizi ve Ramil’i ne şekilde bekleyecek konuşmaları, taaaa Londra’ya kadar ulaşmış durumda.

Şimdi mi hepsini boşverin. Şimdilik! Çünkü zaten içi içinizi yiyecek. Dünya'nın en hızlı sprinterlerindan Ramil Guliyev Avrupa sahnesinde. Tüm devşirme cümlelerine, yazılanlarına karşın hem Azerbaycan hem de Türkiye bayrağı ile karşılık verdi. Daha da gözler önüne serdi esasında.

Guliyev bunların içinde en iyi örneklerden. Ancak atletizmi farklı yollara başvurarak zirveye, başarıya çıkmaya çalışan sporcu örneği çokça mevcut. Çoğu da yasa dışı olmayan bir yolla ülke değiştirerek kendilerine yeni bir hedef yaratma peşindeler. Buna şüphesiz, Zharnel Hughes Karayiplerden İngiltere vatandaşlığına geçerek cevapladı.

Devşirme tartışmaları artık bir yana koymamız gerekiyor. Asıl başarı o noktaya kadar gelip, şampiyon ve madalyalı almakta.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Sadece Bir Gol...

Tarih değil buradakini mühim kılan… Lakin vermesek de yarım kalır izahı. 1994 Amerika’da yapılan Dünya Kupasını çoğu noktanın buluşma arenası oldu. Zira, futbolun pek de “sevilmediği” düşünülen Amerika’da oynanıyor olması en başından eleştirinin hedefine oturacaktı.
Ancak kimsenin hayal edemediği 3 milyon 587 bin 538 kişiyi açıkçası kimse tahmin edemezdi. İşin daha da çarpıcı yanı bu sonu gelmeyen rakam tüm kupa tarihinin en fazla seyircili şampiyonasıydı.

Sanırım bu kadarını kimse beklemiyordu. Bir diğer sansasyonel haberin alameti farikası da Maradona'ydı. Şu efsanevi ve yıldızlar kategorisinde sığdıramadığımız Arjantinli Maradona’nın dopingli çıkması rekorlu seyircinin önüne geçmesini engelleyemedi.

Esasında keşke bunlarla sınırlı kalsaydı diyeceğimiz çok daha vahim bir olayla karşı karşıya kalacaktık ne yazık ki.


Futbol bu, goller atılır, bazen kurtarılır bazen dostluk fotoğrafını 24+1’e sığdırmaya özen gösteririz. Bazense ölüm bu kadar basitçesine gün yüzüne çıkar. Ne var ki futbolu spor kategorisinin baş kahramanı yapsak da politikayla kan bağı oluvermiştir.
Kolombiyalı futbolcu, Andres Escobar’ın takımı ABD’ye 2-1 yenildiğinde akla hayale sığmayacak cinayet ile son bulacaktı. 

Kendi kalesine gol atan Escobar, sadece turnuvadan da elenmesiyle bitmeyecekti. Fakat bu kadar klasik ve olağancasına yazılıp sonlanmadı. Kolombiya mafyasının bu maç için fazlasıyla yüksek meblağlar da bahis oynaması sonucunda gelişecekti, her şey!
Kendi kalesine atılan golü sindirememeleri bir yana “tonla” kaybedilen para futbolun, insanlığın o gece için sonunu getirecekti.

Escobar, şampiyonadan döndükten hemen sonra Kolombiya’da silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Şimdi, kaçımız bu olayı anımsayacak, herhangi trajik hikayeden biri deyip geçilecek.
Aslında spor, uyuşturucu, kaçakçılık; yani özetle suç dünyasının başlarından sayılacaktı... Escobar yine kendi ülkesinin kurbanı oldu. Tıpkı; Pablo Escobar gibi…Ülkesini etkileyen iki kişinin de benzer ölümlerle veda etmesi düşündürücü.

Daha enteresanı da sadece bir gol ve yitip giden koca bir hayal. Bu olayı çok daha derinden etkilenenler de yok değil! Jeff ve Micheal Zimbalist kardeşlerin ödüllü belgeseli, tam da şöyle girizgahla karşılıyor. “ Pablo Escobar ölmese, Andres Escobar da ölmeyecekti…”

3 Ağustos 2017 Perşembe

Kazanan Yok Aslında Kaybeden de!

Yolda olmak, vesselam tarifsiz… Zira, bu günlük yaşantınızdan daha ileriye taşımak yaşamınıza elbette ki yön verebilir.
Yol, bisikletin en prestijli yarışlarından. Bu işin içinde yok yok! Her şeyden önce selenin üzerinde dünyanın neresinde olursanız olun, bir bisikletliye rastlamak mümkün. Birileri işe gidiyor veya spora dahil olmanın tarifini bisikletiyle çiziyor olabilir. Ya da başkaları gibi velespitin üzerinde şiirler de yazıyor olabilirsiniz.


Bir Britanyalı Fransa Bisiklet Turu’nu kazandığında yer yerinden oynamamalıydı. Ama oldu. 50 yıl sonra ilk kez… Sadece bu mu? Yanılmak için pek çok rivayete sahibiz aslında. Bradley Wiggins 2012 yılında Paris-Nice etabını kazandığı çoğu spor medyasının birkaç saat sonraki haber başlıkları belirir gibiydi. Olimpiyat madalyalarını sığdıramadığı evini de unutmadan tabi…


Bu yazılanlar eminim ki hayatımızı değiştirmeyecek ancak virgül koymamız gerektiğini hatırlatacak. Türkiye koşullarını düşününce tüm bisiklet sporlarının hepsine açıkken neden hala bir isim parlatamadık soruları günbegün artıyor. Torkuspor’dan Ahmet Örken Uluslararası Bisiklet Federasyonunun (UCI) takviminde bulunan Tour of Qinghai’deki lider koltuğunda sesimize kulak verecekti.


Peki, biz neden spor medyasında birkaç saat sonra futboldaki transfer haberleri dışında bir şey göremedik… Burada üç noktaya bırakıyorum. Malumunuz devamını çok iyi biliyoruz. Ne yazık ki! Bir başka Büyük Britanyalı Chris Froome üst üste kazandığı büyük turlar ve karakteri ile popüler çoğu bisikletçiyi birinci viteste bıraktırıyor. Yani, biz bu ismi daha çok duyacağız mesajını kürsüye çıksın çıkmasın hatırlatıyor.


Warren Barguil ya da başka bir Fransız Romain Bardet ve son yıllarda Güney Amerikalı isimleri yaz yaz bitmek bilmeyen isimler bizleri çok alıştırdılar.
Zira, bu sporun kazananı yok aslında kaybedeni de! Her gelen bir sonrakine tadını çıkarması için imkan yaratıyor. Sadece bu anlatmak istedikleri.


Bazen teknolojiye de ihtiyaç duymak adrenalin dozu için aranılan tat. O zaman da nadide parçamız foto-finiş ile soluğu alıyoruz. Fizan’a kadar ulaşan bisiklet ve yol birlikteliği herkes için farklı anlamlar barındırsa da, bir kez izledin mi “epik”kelimesini kullanmaktan kaçınmayacaksınız.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Sekiz, Evet!

Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.”
-Paulo Coelho, Simyacı kitabından.

İnsanoğlu geçmişe daha romantik gözle baksalar da belki de 10-15 yıllık hayli geniş zamana yayılmış periyotta tenise bu denli hükmeden başka bir oyuncu hatırlamıyoruz. Başka isimlerle kendinizi allak bullak etmeyin.
Açık ara Federer kulaklarda çınlıyor. Sürekli harikulade performans sergileyen, kazandığı her “ace” sayısının hiçbir şekilde bozulmayan hareketleri ile kutlarken daima kazanan Roger Federer gibisine rastlamak mümkün değil!

Şimdi Djokovic ile Nadal’ı hakkını da sezara verin deseniz de geçmişten günümüze sil baştan yaptığınız da 19 Grand Slam ve en son kazanılan Wimbledon zaferinin toplamı “8’i” buluyor. Dile kolay! Ekselanslarını daha kusursuz yapan en önemli hareket “davranışları.” İnsanı her daim kalıcı kılan da…
Mükemmeliyetçiliği , daha epik olmayı ve talepkar olmak şiar ediniyor.


Sadece altı ay öncesine kadar, kortlara sakin bir giriş yapan FedEx, kimseyi inandıramamıştı. Ancak siz daha durun! Federer’in içinde yanan bu ateş onun daha önce verdiği Grand Slam, Masters’ların mücadele iksiriydi. Bu ateştendir ki en yüksek irtifalardan yere çakıldıktan sonra dahi kendini bırakmadı ve raketinin peşinden koşmaya devam etti . Ve bundan sonrası; onun mirası, karakteri müzesine envanter kaydı yapılmış kupalardan, şampiyonluklardan ve kesinlikle rekorlardan çok daha fazlası olacağı aşikar.


Pek tabi ki bir şeye tutkuyla bağlı olmanın anlamı gibi. Ya da üzülmenin, sevinmenin boyutlarını tartarak tepki vermesi. Bu yılın başında olduğu gibi, herkes Federer’ten bir beklenti içinde olmazken, kendine inanması mesela. Hayaller kurmaya devam etmek,inandığın yoldan kopmamak… en başta yazdığım gibi, Paulo Coelho’nun üstüne basa basa kaleme aldığı yazının adeta aksini yaşar gibi sanatını icra ediyor.

Wimbledon, bu yıl Avustralya Açığa benzer bir finalin senaryosunu yazarken, şaşırmaya açık olmanız gerektiğini belirtmemişti. Ve, evet “sekiz”oldu. Medya kuruluşları “Roger Federer” harflerine sekizi kondurmaktan alıkoymazken, Amerika Açığı iple çeker olduk.

Konfüçyüs’ün dediği gibi; “Sevdiğiniz işi yapın ve hayatınızın tek bir günü bile çalışmış olmazsınız.” 

18 Temmuz 2017 Salı

Herhangi Biri Değil; Mrs. Kath Cassidy

“Kim demokrasi dese, sırtımızda taşırdık. Onları taşımakla sabrımızı sabrımızı taşırdık. Ne aklımız vardı ki, olanı da şaşırdık… Ne sağcıyız ne solcu… Futbolcuyuz, futbolcu!” Aziz Nesin , Sporcu Milletiz Vesselam kitabında yeşil sahalardan epey uzakta, mürekkebi hiç kurumamış hissiyle karşılıyor olacak.
Futbol, damarlarımıza kadar öyle ince işlenmiş ki, az ötedeki güzellikleri görmekten yoksun olmuşuz.

En göz önündeki top toplayıcının sahadan gelen topla yapacağı top sektirmesinden sonra hiçbir şey olmamış gibi kenarda topları beklemesi gibi mesela… Ya da malzemecinin en az teknik direktörler gibi tırnaklarını yemesi mi? Belki de nizami şekilde topladığı havluların, takımı 1-0 öne geçmesiyle heyecanla konfeti şeklinde dağılması konumuzdan epey uzak. Ancak bağlantılı. Konumuz tamamıyla futbolla ilgili, bir o kadar “aile” olmakla…

Newcastle United’ın büyük emektarı asıl mevzu. O takımın her daim uzaktaki oyuncusu. Nam-ı diğer “Tea Lady” Kath Cassidy’den bir başkası olamazdı. 1963 yılından bu yana o meşhur İngiliz çayının bergamot kokusunu St. James Park’ta yayılmasını sağlayan gizemli bir kadın aynı zamanda.

Sevgili Cassidy 88 yaşında emekli olduğunda taraftar ve takımdaki her bir kişi gözyaşlarına engel olmayacaktı.


Ada'nın futbola günahkarca kucak açtığı günlerde, iyi olan mevzu bahis yok denecek kadar azdı. Newcastle’ın başına gelecek en iyi şeylerden biriydi, Mrs. Cassidy. Bir spora, futbola “kadınların güçsüz ve anlamaz gösteriyorsun diye sormanın nasıl mantığı olmadığını kanıtlıyor, Newcastle takımı.
Her şeyi görmek istediğimiz gibi görme işini futbola şarj etmek de büyük haksızlık olduğunu gözler önüne seriyor.

Kath Cassidy yaklaşık yarım yüzyıldır kulübe sadık bir şekilde desteğini esirgemeden gösterdi. Onu tanıyan, hatta takımdaki tüm oyuncular onu “harika bir kadın” olarak nitelendiriyor. Ne yazık ki ölüm haberi sarstı. Mart 2017’de 90 yaşında Newcastle United’ın efsanevi “Tea Lady’si” olarak ayrıldı. Hiçbir zaman herhangi biri olarak görülmedi. Takımın on numarası ya da teknik adamı ile aynı statüdeydi.

Kath Ada’da doğdu, Newcastle’lı oldu. Her defasında sahaya çıkmışcasına ışıl ışıl olur, gözleri dolardı. Keza, sevinçten. O adeta sahne alır gibi yeşil sahalardaydı. Ona olan minnet borcunu Newcastle takımı her zaman yaşatmaya devam edecek… Cassidy sıradan çay üreten bir kadından çok ötede. Teşekkürler Kath, teşekkürler Newcastle…