23 Haziran 2017 Cuma

Paranın Kol Gezdiği Parkeler; NBA

Dünyada çok hoş şeyler de var. İnsanın gözünü döndürüp, NBA sosuna bulanmış oyuncular gibi. Hakikaten hoş şeyler yani. Ancak biz bunları ıskalayacak kadar talihsiz sayılırız. Ya da izleyici bakımından şanslı kesimiz belki de. Yinede ekran başında izlerken cebimiz paralarla dolmuyor. Hatta izlemek için hem uykumuzdan hemde cebimizden de oluyoruz.
Yani, İstanbul topraklarında Pasifik saatine göre yaşayan fazlasıyla Türk var.

Bu denli keyifle NBA maçlarını izlerken, oyuncuların bazen aldıkları devasa paralar, reklam ve sponsor anlaşmaları dışında, nasıl oluyor da oluyor diğer liglere göre hem kazanıp hem de denge sağlamaya çalışıyorlar.

Bu evrenselliğin kıyısında tutulmaya çalışılan “güç” dengesiyle nasıl masaya oturuluyor? NBA’in en merak edilen konularından draft ve maaş sistemi, tam da bu noktada devreye giriyor. Takımlarına kazandıracakları isimleri belirlemek adına karaladıkları onlarca kağıt var muhtemelen veya “apple” ın herhangi bir ürünü de olabilmesi cabası.


Nihai karar şampiyonun belirlendiği gece ile kesinleşiyor. Şampiyonluğun dışındaki takımlar tam olarak nerede peki? Daha önce benzeri görülmemiş kontratlar imzalanırken, sadece yıldız oyuncular değil, vasat belki benchten hiç ayrılmamış bir isim dahi yıllık 10-15 milyon dolarlık kontratlarla yıllarca kendini garanti altına alıyor.
Kadroya bile giremeyen ve değişen, basketbol değeri azalan Thiofey Mazgoz dört yıl içinde 64 milyonu garantilemişti.

NBA tarihinin en yüksek kontratı olarak bilinen Mike Conley’nin beş yıllık 153 milyon dolarlık bu düzeyde paraların kol gezdiği parkelerde, bu yazıyı okurken bile imzalanıyor olabilir.
Bu dengesizliği gidermek için salary-cap devreye girecek. Yani, takım ne kadar çok meblağda parası olursa olsun, NBA’in en iyi iki üç oyuncusunu bulundurmasına geçit vermiyor. Yani bir nevi Real Madrid – Barcelona takımlar gibi yıldızlar kulübüne dönüşmesine izin yok.

NBA’de mücadelenin ve sistemin çalışıyor olmasının sebeplerinden biri de draft’tır. NCAA’de (üniversite takımları) kendilerini ispatlayıp, NBA takımları tarafında draft yani az bilinen adıyla seçilmesidir.
Buradan yola çıkıldığında salary-cap iki işe yarıyor. Öncelikle minimum cap sınırlarını çiziyor. Bir sezonda en az maaş seviyesi ve diğeri ise her takımın ödeyebileceği maksimum ücreti belirliyor. Kısacası şehirlerin egemenliğine kayıtsız kalmıyor.


16 Haziran 2017 Cuma

Büyük Tenisçi Olacak, Belki de Çok Büyük

Artık bir konuda uzmanlaşmadan da kelimeler dökülüveriyor ağzımızdan. Son zamanlarda mesela, ekosistemin bozulması sonucunda herkes bilirkişi kesilmekten kaçınmadı. Mayıs- Haziran geldiğinde açması beklenen güneş, adeta ders verir nitelikte yüzünü saklıyor. Sizin yazınızı kışa çevirdik mesajı veren bulutlar, bu yıl Roland Garros’un haftalar öncesinden baş konularındandı hava durumu.

Hatırlayın! Son iki üç yıldır kasvetli yağmurlar Grand Slam maçlarını baltalamıştı. Her şey bir yana en büyük merak konusuydu. Geçen seneye oranla daha güneşli geçen Rolan Garros’un bu yıl çok farklı sürpriz olarak, 20 yaşındaki Jelena Ostapenko hiç kimsenin beklemediği bir isim olarak karşımızdaydı.

Ostapenko gerçekten de rakiplerinin yaşlarına ve tecrübelerine rağmen tenis oynuyor. Zira hızlı zeminlere çok uygun olduğunu kanıtlarcasınaydı. En çok güvendiği backhand’i ve winner’ları ileriye taşıyan özelliği. Bunlara tezatlık oluşturan basit hataları da bir o kadar çoktu.


Jelena tenise sadece beş yaşındayken başlamış bir çocukken, şimdilerde rakiplerinin arasında yine çocuksu ifadeyi koruyor.
İlk Grand Slam şampiyonluğunu toprak zeminde, Roland Garros’ta kazanmak… Aslında bunun ilk habercisi 2015’te Wimbledon kariyerindeki ana tabloya dahil olduğu ilk Grand Slam'di. Adım adım ilerlerken 42. sıradan Roland Garros’a katılma başarısı gösterdi. Ve bununla da yetinmedi.

Teknik açıdan halen daha pişmeye ihtiyacı olan Ostapenko, güç, dayanıklılık ve vazgeçmeme gibi kavramlarda başarılı olduğunu söylemek hiçte yanlış olmayacak. Tecrübesizlik yer yer baş gösterse de farklı olduğu da kesin.
Zira, bu yılki Roland Garros erkekler finalini düşünün. Nadal içinde başlamadan önce doğru insan yanlış zamanlama yakıştırmaları yapılıyordu. Yinede Federer’in var olduğu her noktada adından söz ettirmeyi başardı. Bilakis Roland Garros için toprak kortun efendisi benzetmeleri ile hakkını verdi.

Büyük tenisçi olacak, belki de çok büyük tenisçi cümlesini yaşına aldırmadan dünya bir numarasına zorluyor. Neden Ostapenko için olmasın!
Benzer özelliklere de sahipler. Harika işler çıkardığı maçın sonunda ne yoruldu, ne de hırsını kaybetti. Karşısındaki Simona Halep tecrübesi bir yana ikinci setle beraber sağdan sola sürükledi. Tenis izleyicisi bu tip oyuncuları çok sever. Yeri gelir sonuna kadar sömürürler. Hakkını da verirler.

9 Haziran 2017 Cuma

İnançlar, Uğurlar; Spor Bunun Neresinde?

Artık bir mağlubiyet var. Poulsen’de yenildi. Herkes gibi… Her şey ne güzel de anlatılıyordu. Bir başarı hikayesine ne “set” çekebilirdi ki! Anlatmak elbette önemliydi. Zira bunları yazabilmek de… Sunay Akın'ın bir futbolcuyu yazmasını bekleyebilir misiniz? Kesinlikle. Onun her zaman şaşırtan ve merak bıraktıran sonları ile beklenmeli. Yine öyle yaptı.


1977 yılında oynanan Trabzonspor maçından sadece bir andı. Sıradan değildi. Farklı kılan ise; Poulsen’in batıl inancı, oyuncak bebeği. Ne zaman kalesinde oyuncak bebeği asılı dursa maç kaybetmeyen Poulsen vardı, karşı rakipte. Oyuncak bebeğinin, kaleye duvar ördüğünü düşünen Poulsen, yere düştüğü an kehanet zinciri ağlarını da, takımını da saracağını çok iyi bilirdi.
Bebeğin kaleye düşmesiyle golü atmıştı Trabzonspor. Ve o andan sonra Poulsen için veda turnesi hüviyetine büründü.

İnançlarımız, hayatımızın çok büyük bir yerini kaplıyor. Son yıllarda iyice kendini gösteren batıl inançlar spordan da nasibini alacaktı. Kim bilebilirdi ki dünya bir numarası Serena Williams’ın yüzlerce çıktığı maça hep aynı çorapla çıkacağını…
Burada tek kusur o çorapla kaybettiği oyunun sonunda bir daha giymediğiydi. Lakin sahada ne kadar olağanüstü bir maç oynandığını, sıradışı bir frikik golünün ya da hiç olmayacak alley-oop sayısının arkasında ne denli inançlar, saplantılar veya diğer çılgınlıkların haddi hesabı olamaz.



Aslında sınırları zorlayan tutkudur. Sporu seven, bağlanan her kimse duygusaldır. Diri tutan da bu duygu ve tutku birleşiminden başka ne olabilirdi ki! Hep kazanmak veya kazanması istenir, bazen yapılan totemler bazense “uğur” dediklerine sarılırlar. İşte bu tapılacasına isimler, akıllara durgunluk veren batıl inançlar hiyerarşisine sürüklenirler. Ne var ki; bu inançlar saplantılı bir ruh haline de dönebiliyor.


Chelsea takımının dinamosu olarak nitelendirilen Frank Lampard’ın maça giderken hep aynı müziği ve aynı yolu kullandığını bir yere not ettikten sonra, Manchester United’ın unutulmaz oyuncularından Rio Ferdinand maça çıkmadan hemen önce uğur için yüzüğüne bir bardak su dökmesine anlam vermek epey zor. Daha zorları da var elbet.


Adrian Mutu’nun atletini ters giydiği gibi mesela. İşler hastalık boyutuna ulaştığında da durmasını bilmek gerek. Zimbabwe’nin Midlans Portland Cement takımının antrenörü, futbolcularının kötü ruhlardan arınması için, timsah dolu Zambezi Nehri’ne bıraktı.
Ne yazık ki “arındıkları” nehirden bir kişi eksiktiler artık. İnançlar, uğurlar, saplantılar… spor bunun neresinde kaldı?

2 Haziran 2017 Cuma

Vefa, Drogheda United

Futbolun, öncesi sonrası, sağımız solumuz bitmek tükenmeyen sabit yazılarla doluyor. Dergiler, gazeteler, televizyonlardaki o meşhur yorumcular stüdyolarda ağırlanacak, özel belgeseller çekilecek, internet siteleri istatistik yarışına girecek. Ve elbette “bilgiye” doyacağız. Bu sayılanlara, sanmayın ki tüm takımlar dahil olacak.

Şampiyonluk yarışındaki assolistlerin üzerinde flaşlar patlayacak… Lakin aksini sandığımız durumlar futbolun yanına tatlı gelecektir. Yani takımların güç sırasına  göre değil! Bu sıralamanın, listenin en büyük derdi şampiyonlukta değil… Bambaşka şeyler… Ada futbolu bu konuda her daim klasını konuşturanlardan. Zira bir takım bu sayılan tüm, teşbih-i beliğlerden sıyrılıyor.


1975 yılında kurulan Drogheda United. Kuruluş tarihi biraz yanıltsa da çok daha epik bir geçmişe sahip. Büyük açlık döneminde baskınlar ve hastalıkların yakasından bir türlü kurtulamayan Drogheda’daki liman bölgesi, fazlasıyla çaresizdi. Zira, Osmanlı Padişahı tarafından içi gıda dolu beş gemi ile yardımını esirgemedi. 


O dönemde yapılan “bonkörlük” asla unutulmamış gibi. Küçük bir teşekkür maksatlı, futbol takımların Drogheda United takımının renklerine ay yıldızı eklediler. Aslında sadece takımın sembolü değil, liman kentin sembolüne dönüşüverecekti. İrlanda Premier Lig’de forma terleten her bir oyuncu, belki durum psikolojisinden ötürü, Türk takımın oynadığı hissine kapılmanız mümkün. Bunu taçlandırdıkları 2007 yılıyla beraber ilk lig şampiyonluklarını kazandılar.

İrlanda Lig ve FAI kupası, Satonte Kupasını müzelerine götüreceklerdi. Hunky Dorsy Park Stadyumunda oynadıkları 2000 kişilik statta hemen hemen her maç doluyor. İrlanda'nın nüfusu için normal karşılansa da, ülkemizde on binlerce taraftarın dolacağı stadı yedek kulübesi dolduruyor.
Çok büyük hedefleri yok, Drogheda United’ın ancak her zaman saygınlığıyla var oluyor. Kazansalar da kaybetseler de büyük taşkınlıklar kopmayacak.

Söyleyecek çok bir şey yok, yıldızları, milyon dolarlık transfer ücretleri… Taraftar, futbol sevgisi, her şey onlarda… Bir de geçmişe duyulan vefa duygusu. Belki de her maçlarından önce de  bir hikaye anlatılacak. Şimdi en başta sorduğunuz soru; “Bir insan niye Drogheda United’ı izlemek ister?” Tüm bu anlatılanları bulabilirsiniz ya da daha önce o yardım gemisinde büyük büyük dedenizin de bu takım da izini bulabilirsiniz. Oynanan bu futbolun içinde çok başka şeyler var! 

30 Mayıs 2017 Salı

Maastricht Kelebeği Tek Başına

Takım arkadaşı her şey demektir. Zira, bir bisikletçi olsanız dahi! Düşünsenize, Vuelta a Espana turunda dağlarda bir başınasınız. Kaçıncı etapta olduğunuzun da bir önemi yok aslında. Tek kusur; iyi bir takıma sahip olamayan Tom Dumoulin destek görmeksizin tek başına takım olmasıydı. Peki bu nereye kadar devam edebilirdi ki!


Herkesin Tom Dumoulin’in hakkında bir fikri var. Yani en azından eskiden yoksa bile iki yol önceki İspanya Turu ile beraber oldu. Potansiyeli, hiçte sınır tanımayan ve daha fazlasını çok daha fazlasını yapabileceğini kanıtlayan Maastricht Kelebeği, Giro d’Italia Turu ile kendine yer buldu. İtalya turuna fazla ısınmıştı ki, yaşadığı sakatlık 2017 Giro’yu yarım bırakmak zorunda kalacaktı. Fakat, her anlatılan bir hikayenin mutfak kısmı vardır. Dumoulin’de gözü yükseklerde olanlarda. Hatta bir hayli yükseklerden…

Asıl hevesi tıp alanında kendini geliştirip, branş doktorluğu yapmaktı. Bunun için çok çalışacaktı. Ancak üniversiteler, bu bölüm için Tom Dumoulin’i yeterli görmedi. Hollanda, bisikletin ana vatanı olunca, yönünü tıptan, çok daha farklı alana çevirti. Amstel Gold Race yarışlarının yakınında büyüyen Hollandalı “neden olmasın” dedi. Şansını denemeye karar verdi.



2010 yılında Portekiz Grand Prix’inde etkilemek onun işiydi. Üstelik o yaşına kadar profesyonel anlamda yol tecrübesi olmamasına rağmen… Kazandı, devam etti. 1990 doğumlu olan Dumoulin farkını ortaya koymayı başarmıştı.
Öyle içinde Sagan gibi kameralara oynayan veya Cavendish gibi ön plana çıkma heveslisi de değil. Yaşının gereklerini, muhtemelen bisikletin yeni yıldızlarından…


İspanya Bisiklet Turu’nun başında kırmızı mayoyu sırtına geçiren Hollandalı takımı tarafından pek de destek göremeyince istedikleri zamanları alamadı. Fakat hiçte sorun değildi. 2016 yılına gelindiğinde Fransa Turu’nda ısınmaya başlamıştı. Ve de Giro… Pembe mayoyu üstüne geçirdiğinde istifini bozmadan, Olimpiyat Oyunlarıyla ikinci perdeyi açacaktı.


Rio’da altın madalayayı boynuna geçirirken, aklından geçenler şüphesiz 2017 yılı planlarıydı. Profesyonel kariyeri ilk yıllarını geçiren Tom Dumoulin diğer sporcular gibi kendini baskı altında hissetmiyordu. Omuzlarına yüklenmiş beklentiler de yoktu. Bu noktada istediği gibi hareket etmesine yol açmıştı. Bir yandan geleceğin yıldızı etiketi yapıştırılan Dumoulin diğer yandan doktorluk serüveninden buralara geldiğini anımsatıyor. Her ne kadar bisikletli de olsa o hep tek başına…

26 Mayıs 2017 Cuma

Ezberin Çok Dışında Bir Euroleague

Esasında, konuşulacak çok fazla satır başlıkları var ve en başı “Yugoslav” kökenli basketbol ülkeleri bize ne öğretebilir ki sorusuyla başlamak tabularımızı yıkacaktır. Son yıllarda bu ülkeler adlarını sıralamalarda duyuramasalar da, takımların içerisinde başrol oynuyorlar. Bunu kısa zaman içinde sıcağı sıcağına yaşadık!
Sırp oyuncular veya teknik adamlar fazlasıyla maça dokunan isimler. Pek ala bunun altında yatan en güçlü isim koç Obradovic’ten başkası olamaz.


Öbür yandan unutulmaz sonlara, zaferlerle anılan Olimpiakos…Son dört senedir zirveye tırmanan ama tutunamayan Fenerbahçe için tarih tekerrür mü edecek yoksa baştan mı yazılacak geçişiydi. Bir yandan konuşulan dedikodular, Spanoulis ile Obradovic arasındaki sessizlik tamamıyla finale odaklanmış Udoh… Size demiştim çok fazla satır başlıkları var!

Es geçilmeyecek bir diğer parantez 16.000 kişilik Sinan Erdem Salonunu dolduran taraftarlar… Sporcuların veya koçların hayatları münferit vaka olarak ele alınmış olsa da, esas istisnai olan buraya gelen taraftarın da öyküsü… Tüm inişleri ve çıkışlarıyla...


Fenerbahçe son üç yıldır, Final Four atmosferine ısınmışken her seferinde finalin kapısından döndü.  Geçen senede CSKA Moskova’yla yaşadığı çekişmeli final sonrası 21 Mayıs 2017 İstanbul finalinde “mutlu sona” ulaşacaktı. Zira, her şey favori olarak gösterilen Moskova ekibinin yenilmesiyle başlayacaktı.

Durumu lehine çevirme konusunda Euroleague’in en iyi takımı Olimpiakos, finalin favori takımına büründü. Ve bununla beraber, finalin adı yedi yıldır suskun iki yıldızın maçına dönüşecekti. Spanoulis mi Obradovic kıyaslamasının boy göstereceği gece de, biz sadece finale yakışır bir oyun izleyecektik.

Zeljko Obradovic’in en iyi yaptığı işlerden biri de rakibin sentezini son ana kadar sürdürüp, rahat ettikleri alanların dışına çıkarmak ve daha da ileriye taşıyıp güvende hissettikleri, “en iyi” yaptıkları hamleleri bir şekilde set çekip sığınacakları liman da tereddüde düşmeyi planları dahilinde.
 Basketbolun sadece kendi takımının oynayacağı oyun dışına itip, kendisi dışındakileri de rahat hissi verdirmemek!

Şampiyonluk nasıl mı geldi?
İşte cevap! Bu maddeler çokça sıralanır, ekstra ekstra çoğaltılır fakat 12+1 kişilik oyunun sırrı bu. Hatta malzemecisinin hatta kondisyonerin ve hatta yıl boyunca dinledikleri motivasyon müziklerinin dahi payı çok büyük. Ne yaptığı kadar nasıl yaptığı ile de iyi geri dönüşlerin takımı Fenerbahçe…
Obradovic bu sınırların çok dışında. Lakin kaldırılan dokuzuncu kupa, ezberin çok dışında bir oyun! 

19 Mayıs 2017 Cuma

İstanbul, Cilic’ten Yana

Son yıllardır, İstanbul Open başlamadan birkaç hafta önceden hava bozmaya başlar ve toprak kendini bahara hazırladığı güne kadar yağmur yağar. Turnuva başlarken ki manzara pazar sabahı mamurluğu gibidir. Bu sene öyle aman aman sporcuların geldiğini düşünmeseler de, ATP düzeyindeki tüm sporcular sürprizleri sever.
Dünya 6 ve 8 numaralarının olması bir Federer etkisi yaratmasa da dünya sıralamasının ilk onundan bahsediyoruz. Hani, başta kavak yelleri bu olsa gerek! Bir şeyler değişmeliydi. Olanlar oldu!

İstanbul Open final etabına gelene kadar su götürmez bir gerçek ki herkes Raonic/Cilic mücadelesini biliyordu. Fazla inanmıştık. Bu noktada sürprize yer yok.

Marin Cilic, final setine ilk toptan son topa kadar maçı istediğini belli etmişti. Ve bu arzu iki saat sonra kupayı kaldıran ellere bahşedecekti. Bu şampiyonluk ya da daha önceki kazandıkları, aslında kaybettikleri dahi için babası Zdenko Cilic’in gayreti ve hırsı sonucu çıktı denilebilir.


Oğullarının sporla iç içe olabilmeleri için varını ortaya koyacaktı. Zira, tüm şanslar da onlarlaydı. 1991 yılında Bosna Hersek’in Medjugorje kasabasında ilk kurulan tenis kortunu ilk kullananlar arasındaydı. Ondaki ateşi fark eden eski tenisçilerden Goran Ivoanisevic önderliğiyle San Remo’ya taşındı. Her şey tam olarak böyle başladı.

2000’lerin başları itibariyle gençler kategorisinde kendini ispatlamaya başlamıştı bile. Amerika Açık, Fransa Açık derken, çok tanıdık bir isim daha o yıllarda yenecekti. Büyük Krallığın altın çocuğu Andy Murray'i, passing shot’larıyla elemeyi bildi.

Totalde 2005 yıllına gelindiğinde 6 tek, 4 çiftler şampiyonluğuna erişmişti. Benzer profil 2009 yılına dek sürecek miydi? Amerika Açık’a pek fazla ısınmıştı Cilic!
Dördüncü tura gelindiğinde bir kez daha Andy Murray’e şans tanımayıp, çeyrek finalde del Potro’nun gazabıyla kendini silkeleyecekti. Yıl 2014’ü gösterdiğinde rüzgar hiçte tersine değildi!

İlk Grand Slam şampiyonluğu için tek yapması gereken yarı finalde Federer’i yenmesiydi ki, bu onun ekselanslarına karşı ilk galibiyeti olacaktı. Zaten finalde Kei Nishikori’yi yenmesinden çok, yarı finalde bir efsaneyi rahatlıkla yenmek tüm kapıları açacaktı.
Cilic; eline gelen tüm fırsatları itinayla eledi. Sonunda mı Amerika Açık’ın nasıl ondan yana olduğunu öğrendiğinden beri, İstanbul'u da arkasına alacaktı. İşin aslı seyircilere olan seyir zevkiydi. Bence öyleydi!

12 Mayıs 2017 Cuma

Feleğin Çemberi

Soğuk Savaş kelimesi söylendiği andan itibaren insana irrite hissi veren, son derece kasvetliyken, bu durum spora kadar yansımalarını sürdürecekti. 1970’li yıllar, Amerika’da pek de iç açıcı olmayan dönemlerdi. Başkan Richard Nixon; Watergate skandalıyla çalkalanması, petrol krizinin ipinin çekilmesi bir yana Vietnam Savaşı yenilgisiyle üst üste darbe alacaklardı.

Aslında 70’li dönemlerde bunun gibi çokça olaylar, işgaller ve imajlarına gölge düşürecek birçok olaylar silsilesi vuku bulacaktı. Peki, spor nasıl nemalandı?
Konu içeriği yine Soğuk Savaş'ın baş faktörlerinden Amerika ve Sovyetler Birliği olup, 1972 Münih Olimpiyatları yalnızca olimpiyatlar tarihinin değil, spor tarihinin en tartışmalı, en olaylı ve de en efsane kategorisindeki maçlarından biri…

Kara Eylül örgütünün, olimpiyat köyündeki, İsrailli sporcuları öldürmesiyle, olimpiyata kara leke sürülmüş, sekteye uğramıştı. Amerika Basketbol takımı, Münih Olimpiyatlarına kadar üst üste yedi kez altın madalyanın sahibi olmayı başarmışlardı, 1972’ye kadar!


Final maçında karşılaşan bu iki ülke, esasında “sporun” alameti farikasıydı. İşte bu kısım aradan onca yıllara rağmen, tartışması halen daha süren, bitmeyen “3” saniyenin…
Olimpiyatların ve de Soğuk Savaşın meşru maçı… Basketbolun “altından” yapılan son saniyeleri, her dönem her organizasyonda heyecanın dorukta yaşandığı anlardır. Tıpkı, Almanya’da olduğu gibi.

Herkes maç bitti derken, hakemler saniye tablosunu gösteriyordu. Bir de o yıllarda bu kamera sistemi olsaydı, teknik faullerin hadi hesabı okunmazdı.
O günün başrollerinden Alexander Belov son saniye basketini atarak, Amerikan rüyası, kabusa dönüşecekti. Hiç şüphesiz, Belov’un attığı son basket fazlasıyla itirazlara maruz kalacaktı.

Basketi oluşturan pozisyon/lar hafiften faul barındırıyor, inceden ayakların çizgiye deyip deymeyeceği tartışma konusu. Kesin olan, şu an için tek şey şampiyonluk Sovyetler Birliğinde olduğu!
Dünya’ya araç olarak gösterdikleri sporu aslında sadece gövde gösterilerinin silah ve üstünlük kurmanın yolları arasındadır. ABD, ikinci oldukları Münih Olimpiyatlarında madalya törenine çıkmamak için direndi. İtiraz etti. Lakin sonuç değişmedi.

Tescil edilen şampiyonluk, devleşen bir ülke vardı. Zira kazanılan ne olimpiyat şampiyonluğu ne de oyuncular olacaktı, Amerika basketbol hegomanyası kısa süreliğine de olsa tarihe gömülecekti. Aynı zamanda Münih’te aşılamayan parkelere feleğin çemberinden geçerek tadacaklardı.

5 Mayıs 2017 Cuma

Zadok The Priest’i Es Geçmeden

Bir gün bir müzik geldi ve bir anda Avrupa futbolu tarihe geçti. Büyük ihtimalle de, kitleleri harekete geçirecek bu denli kırılma noktası beklenmiyordu. Fakat oldu! Tony Britten, müziğin doyumsuz ülkesi İngiltere’den başlayacak, alev topunu durdurulamayacak şekilde ateşlemeye devam etti.
İşin ilginç yanı ise, Robocop yapımlarında, Godspell gibi bir çok kariyerine sığdırdığı işlerde dahi kimse Tony Britten’den bahsedecek durumda değildi.

1992 yılında, Britten tarafından büyüye kapılmıştı bile. UEFA Şampiyonlar Ligi marşı tüyleri diken diken eden hatta maç öncesi futbolcular dahil herkesi içine alan motivasyon kaynağı…
Peki, Tony Britten neden bu kadar sevildi? Herhalde bu soruya müziği bağrına basan herkesin, şüphesiz bir cevabı vardır. Zira, eserin asıl sahibi Alman operacı George Friederic Handel, bu cevabın altında yatıyor olacak.



1727 yılındaki Zadok the Priest’ten esinlenip biraz da Tony Britten’in hünerli ellerinden geçtikten sonra Şampiyonlar Ligi marşı haline gelecekti.
Aslına bakarsanız, Handel; bestelerken alt zemininde çok farklı düşünce vardı. Bu eserini bestelemeden önce Kraliyet ailesini düşünecek ve 2. George’un taç giyme töreni için özel tasarlayacaktı. Britten’da buradan yola çıkıp, tüm liglerin en iyi takımlarının seçildiği Şampiyonlar Ligi için tekrar kolları sıvayacaktı.


Her defasında tekrar tekrar dinlediğimizde, bizleri bulutlar üzerine çıkarıp, sanki hiç yenilmeyecekmişin sihirine bulayan Britten’ın müziğinin, belki de geçmişinde yatan krallıktan olabilir.

Almanya’da doğan, İtalya’da kendini geliştiren ve de İngiltere’de asıl çıkışını ve şöhretini yakalayan Handel, günümüze de habersizce etki etmişti.

Tek başına Tony Britten’a teşekkür etmek olmayacak. Azminden ve babasının sözünü dinlemeyip, evden kaçan Handel’e de ayrı şükranlarımızı sunmak gerek. Fakat ikisininde imza attığı, tarihin belki de ilk spor operası “ Zadok the Priest”zaman içinde harmanlanırken, bugüne türünün ikinci örneği olan Champion League müziği kalmıştı.


Tony Britten diğer tüm yaptığı işlerde, güzellikler yanında, sadece verdiği bir motivasyon ve ilhamla bile başyapıt olarak anılmaya hak eden bir müzik. Pek tabi ki Handel’in Zadok’unu es geçmeden…

28 Nisan 2017 Cuma

Eşikten Dönmek!

Hayatımız boyunca yaptığımız, yapacağımız şeylerin çoğunu mutlu olmak dışında yapıyor muyuz? Bunları düşünürken, ben hızlıca “sanırım” cevabınız verip, devam edeceğim. Es keza bunun sonucunda ise bir başlangıçtan daha fazlasına da sahip olamıyoruz. 
Mesela Bahman Golbarnezhad zorluklarla, aksiliklerle geçen hayatını da düzene oturttuğu sırada yıllardır olması gerekenden fazla yorduğu kalbine yenik düşecekti.

Belki de tam yaşamının yoluna girdiği, huzurun başlangıcında olduğunu düşünüyordu. Tam da o başlangıç, o huzurdan sonra her şeyin yolunda gideceğine inanıyordu. İnanması gerekirdi. Olmadı! Bahman Golbarnezhad, için her şey İran-Irak savaşı arasında çıkmaza sürüklendiğinde başlamıştı.
Savaşta mücadelesini sürdürürken, bastığı mayın sonucu sol bacağını kaybetti. Yılmadı, devam etti. Sanki bunlar hiç yaşanmamışcasına… Sürekli direniş ve savaş içinde, geçen hayatını, sporla keşfedecekti.

Bahman’ın ritmini sağlayan şey, tutunmaktı. Gazi olduktan üç yıl sonra, profesyonel spor kariyerine güreş ile başlasa da asıl meydan okumasını halterde yapacaktı. Bunu açıkça on iki altın, bir gümüş madalyayı ile taçlandırdı. Bu ritim; süregelen bir inancın parçasının ritmi gibidir.



Sonunda ne istediğini bilen, bazen bir anda şaşabilen ve de kesin başarılara bağlanmayan bu tutkularla yarattığı geri dönüşler…
Aslında sizlerin, benim veya başkalarının hayatlarındaki tutkular Bahman’ın başarılarında, somutlaşmıştır. Ve bunu da göstermekten ziyade, izlettirmek gibi bir yol seçer ki, Golbarnezhad’ın hakkında yazmamın istememin sağlayan noktalar bunlardır.


Güreş ve halterin yanı sıra, omzundan yaralanınca 2006 yılıyla beraber iki tekerin rüzgarına kapıldı. Esasında hiç de fena sayılmazdı. Eşikten döneceği zaman, eşini kanserden kaybetti. Daha önce yaşadığı dejavuya yine yılmadan devam etti. Belki yoruldu ama bırakmadı.
Önce 2011 yılında Londra’daki Paralimpik Oyunların da, İran'ı temsil etmiş ve sonrasında 2016 Rio Olimpiyatları yarışı sırasında geçirdiği kaza sonucu yaşamını yitirmişti.


Bahman Golbarnezhad örnek bir adamdı. Sadece onunla ilgili söylenenler, yazılanlar değil herhangi bir yarışından, başarılarından ve iradesinden bunu sezebilirsiniz. Hepimiz şöyle bir dünyada hatalar yapan, sürüklenen ve tam olan bir şeye ayak uydurmayan bir sisteme, tutunan bir adamdı. Ta ki eşikten dönene kadar!

25 Nisan 2017 Salı

Homeless World Cup

Fazlasıyla yükselen sesler, Sao Paulo’nun bunaltıcı havasında kaosa dönüşmüştü. Her sesin ortak noktası, Corinthions Stadyumunda buluşuyordu. İşin aslı dertlerini dile getirmenin tek yolunun eylemden geçeceğindendi. Peki çözüm oldu mu? Kimdi bu insanlar ya da tepkileri kimeydi? Şaşırabilirsiniz!
2003 yılından beri düzenlenen ve de dünya geneline yayılmış,evsizlere, yoksullara dikkat çekmeyi hedefleyen Evsizler Dünya Kupası 2010 yılında Rio’da düzenlenecek organizasyon için tepkilerini dışa vurmuşlardı.
Çünkü; ölçüsüz harcamalar, sağlık, eğitim ve de ulaşım gibi önemli noktalara yatırım yapılacağına, ucu bucağı olmayan “futbola” yatırım yapılması ironik!

Hem yoksulluğa ve evsizlere dikkat çekilip hem de hunharca harcanan para/lar, Evsizler Dünya Kupasına katılacak olan kişilerin hak savunuculuğuna soyundu. Ne denli başarılı oldu, tartışılır! Lakin protestolar da “Evsiz İşçiler Hareketi” öncü bir rol oynadı. Her şey de tam olarak böyle başlamıştı.



Sokakta yaşayanlar bir araya gelip, The Big Issue Scotland kurucuları ve Avusturya’da basılan sokak gazetesi (Megaphon) editörlerinden bu fikri benimseyip, bir buçuk yıl sonra resmiyete döktüler. İlk organizasyon Graz’da (Avusturya) düzenlendi.
Tepkilerin aksine 20.000'e yakın seyirci alkış tuttu, bazende nefeslerini. Yaklaşık 100’e yakın maç yapıldı ve sonunda ilk şampiyon ülke Avusturya olacaktı.


Bu organizasyon sonucunda 50’ye yakın kişinin artık sabit bir iş olacak şekilde geri dönmesiydi. Bir sonraki yıl Göteborg’da düzenlenen İkinci Kupa ise; İtalyanların hezimetiyle fair-play ruhunu oluşturdu. 2005 yılı itibariyle katılanların %70’inden daha fazlasının hayatlarının dönüm noktası olmuş, ciddi değişiklikler, iş imkanları, azımsanmayacak türden üniversite başarı oranları yükselen grafikteydi.
Bunların hepsinin yanı sıra, uyuşturucu, alkol ve madde bağımlılığı olan evsizlerin yanıt vermeleriydi.


Theodere Roosevelt’in manidar bir sözü kuruluş amacın tüm çıplaklığıyla anlatıyor. “Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceğinizi yapın” Kendi ülkenizde düzenlendiğin de veya mutlaka bir yerlerde denk geldiğinizde günler öncesinden plana veya paraya ihtiyacınız olmayacak.
Girişler ücretsiz ve sınırı yok. Milyon dolarlar kazanan futbolcu yok, şayet belki de onlardan çok daha yetenekli bir isim var! Yani duyduk duymayın demeyin: “ey futbolla yatıp futbolla kalkanlar”

Bir göz atın derim: 
https://www.homelessworldcup.org/tournament/oslo-2017/

21 Nisan 2017 Cuma

Harekete Geç!

Eskiden maça gitmenin en güzel yanlarından biri de muhakkak maç öncesi stadı saran köfte kokusuydu. Bu kimi zaman maç sonrası gelenekselleşen bir seremoniye de dönüşebiliyor.Ancak artık futbolla beraber dönüşüme uğrayan ve hatta zarar gören bu tezgahlar yerini modern kahve bardaklarına bıraktı. Bunlar bir yerden tanıdık gelecek.

Eskinin ruhunu sadece çevresiyle kaybetmeyecek, statlar bundan en çok nasibini alanlar olacaktı. “Akıllı, modern, teknolojik” stat sıfatlarına sığınsalar da “ruhunu” eskide bırakmış olanlar vardı. Daha objektif olmak gerekirse son iki yıl içerisinde veya bu süreyi beş yıla kadar arttırırsak, gerçekten Süper Lig (Türkiye) maçı izlediniz mi? Fazla acımasızca olduğu kabul, lakin rotasını diğer liglere çevirenlere de haksızlık etmeyelim.
Mesela bir alt lig olan PTT 1. Ligi; bu yıl ne derece heyecanlı ve keyif veren bir lig olduğunu konuşabiliriz. Keyif kelimesi futbolun altında ezilse de hakkını verelim!


Ne var ki Yeni Malatyaspor, PTT 1. Liginde adeta bu eksikliği gidermek üzere birincilik koltuğunu sahiplendi. Açıkçası Süper Ligi garantilemesine birkaç maç kaldı.Yeni Malatyaspor 30 yıllık kariyerine oldukça fazla inişler çıkışlar sığdırsa da, asıl çıkışı için epey bekleyecekti. Son dört yıl içerisinde bulundukları tüm liglerden birinci olarak bir üst ligde yarışmayı son derece tadını çıkararak kazanacaklardı.
Üstelik çok sağlam taraftar desteği de, 13000 kişilik stadyumun dolmasıyla vücut bulacaktı. Aslında Yeni Malatyaspor ”genç” kurulmuş bir takım dersek hiç de yanlış olmaz. 1986 yılında kurulan kulüp, ard arda iki sezon içinde amatör ligden 2. Lige yükselerek kanıtlamış durumda. Arada bazı noktalarda evrilerek, yeni sponsor anlaşmalarıyla beraber, Yeni Malatyaspor olarak çim sahada.

Bu yazı yazıldığında Yeni Malatyaspor, Ümraniyespor da ender görülen mağlubiyetlerden birini aldı. Dün ise, yeni galibiyetini veyahut şampiyonluk kutlamaları için bir ön hazırlık niteliği taşıyabilir. Tabi Yeni Malatyaspor hala Malatyaspor mu siz karar verin!

Arşivlerinden sakladıkları futbolu, enerjiyi, çoşkuyu ve derinliği şayet Süper Lige çıktıklarında da yansıtmaları en büyük temenniler… Yalnız Süper Ligin huyu suyu hürmetinden tüm heyecanıyla başlayan takımları, kendi düzenlerine benzettiklerinden korkar durumdayız. Zira Yeni Malatyaspor, 1986 yılından beri bir nevi rüzgara karşı mücadelesini sürdürdüğü için diğer takımlarında harekete geçirecektir. Öyle olmalı! 

12 Nisan 2017 Çarşamba

Federer, Şaşırtmaya Devam Ediyor

Bu hafta iyi bir hafta olabilir. Olmayabilir de! Emin değilim. Lakin çok net olan durum silsilesi Federer’in 2017 yılına fırtına gibi estiği, şüphe götürmez bir gerçek . Tenis tarihinin “altın çağını” hemen hemen her yıl yaşayan Roger Federer’den bahsediyorum. Öbür tarafta toprak kortun değişmez ismi Rafael Nadal.

Avustralya Açık finali itibariyle sadece üç ay geçmesine rağmen üç final karşılaşmasında raketlerini konuşturdular. Ve üçünü de şampiyonluk kupasına daha aç olduğunu ispatlayan saygıdeğer ekselansları olacaktı. Bu aşamalara gelene kadar koca bir yılı (2016) hayal kırıklığı atlatmak zorunda kalarak geçirecekti; ama o günlerin sonuna geldi.

Herkes bitti, bitecek derken yaşına ve söylemlere kulak kabartmadan daha istekli yoluna devam ediyor. Açıkçası teniste fazlasıyla doygunluk yaşayan herkes, Federer’i kortta izlemekten büyük keyif alıyor. 2017 Ocak ayına ilk 20’de açılışını yapmışken üç ay içerisinde, Avustralya Açık, Indian Wells ve Miami Masters şampiyonluklarıyla dördüncü sıraya kadar yükseldi.


Bu üç finalin adında Federer-Nadal isimleri yazıyor olması bir nevi El Clasico veya NBA finallerinin son maçı havasında oynanacaktı. Bunların yanına not eklemeyi de ihmal etmiyor sevgili Federer. Üç ay içerisinde 20 maçtan sadece birini kaybetti.

Küçük küçük ipuçları veren Federer, şu sıralarda kendini sadece bir kere kazandığı Roland Garros’a hazırlanma sürecine yoğunlaşmış durumda. Bu aynı zamanda Monte Carlo, Madrid ve Roma turnuvalarında olmayacağım demek oluyor. Federer sempatizanlığı, her zaman makul davranmasından, tenise getirdiği oldukça fazla gelgitler, sınır tanımayan kusursuzluğundan rahatsız da oluyor olabilirler. Esasında kimin umurunda ki!

Herkes yeniden Federer’in oyuna renk katmasıyla ilgileniyor şu sıralar. Asıl merak edilen de toprak kortta ne tür maharetler göstereceği yönünde. Aslına bakarsanız; “yenilmez Federer” sıfatı yeniden yapıştırıldığından beri, Nadal son hamlesinin ne olacağı konusu merak. Kuşku yok ki cevabın gecikmeyeceği… 
Gözler toprakta, Fransa’da, Roland Garros’un eşsiz atmosferinde olacak. Her ne  kadar istatistikler Nadal yönünde ivme kazansa da Federer’in henüz hiçbir yere gitmeye niyeti yok.
Federer’in içinde yanan bu ateş, yüksek irtifalardan çakıldıktan sonra dahi kendini bırakmayacaktı. Koşmaya devam etti. Ve de hayal kurmaya…

7 Nisan 2017 Cuma

Westbrook'tan Çok Daha Fazlası...

En yakın arkadaşı Khelcey Barrs’ın ölüm haberi, onları 15 yaşındayken sarsacaktı. Ansızın ve hayallerini yıkar şekilde… Russel Westbrook, Barrs’a göre cılız, çelimsiz ve  basketbol oynayabilecek potansiyelden epey uzak bir yapıdaydı. Barrs ise; gelecek vaat eden bir forvetten çok daha fazlası.
Aslında Westbrook’tan ayıran bir diğer yönü de, daha lise öğrenciliğinin başında olmasına rağmen bir çok okulun radarına takılmış olmasıydı.  

Bu durum resmiyete döküldüğünde, Khelcey'e hemen hemen her kolejden teklif yağarken, ayrılmaz ikiliden Westbrook, sadece iki takımdan almayı başaracak, ve böylece ilk defa yolları ayrılmış olacaktı.

Bu muhteşem beraberliğin sonu Khelcey’nin antrenman sırasında kalp krizi geçirmesi sonrası parkede verecekti.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Zira bu Westbrook için her anlamda dönüm noktası niteliğindeydi. Muazzam bir gelişim, diğer takım arkadaşlarından her daim en az iki saat önce antrenmana başlaması, azmi, her savunmada yere yıkılışı ve artık smaç vurabiliyor olması dahi bu sürece dahil.


Takım arkadaşları; “Barrs’ın ölümünden sonra Westbrook’un hayata tutunma gücü çok daha fazla arttı. O olay olmadan önce smaç bile vuramıyordu.” şeklinde dile getirmekten çekinmiyorlardı.
Esasında Westbrook en yakın dostu Khelcey’i hayatta tutmaya çalışıyordu. Kendini kandırmıyordu, bunu ciddi anlamda yaşatıyordu.

Westbrook sadece basketbol oynayarak Khelcey için bir şeyler yapabileceğine inanıyordu. Hiç de haksız sayılmaz. Onun bir parçasıydı çünkü. Çok çalışıyor, daha çok çalışıyordu. 
Taktığı bileklikle, (KB3) Barrs’ı her daim hissedebiliyordu. 2008 yılıyla beraber onlar hedeflerine kavuşacaktı. Seattle’a draft edilse de Oklahoma City Thunder’ın formasını terletecekti.
All-Star’a seçilip, iki yıl üst üste All-Star maçının en değerli oyuncusu olmayı hak edecekti.

Bir de kısa süre içinde ivmeyi yukarıya taşıyarak milli takım formayla Olimpiyatlara, şampiyonaların değişmez ilk beşine adını yazdıracak kıvamdaydı.
Akıllarda tek bir soru; Khelcey ölmeseydi, Westbrook sizce nasıl biri olurdu? Bunun cevabını asla bilemeyeceğiz. Ancak emin olduğumuz tek nokta onun için çok çalıştığı ve yılmayacağı…

31 Mart 2017 Cuma

Şampiyon Boston Celtics mi?

Hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor ve herhangi bir kimse hayatı boyunca kazanmıyor. Zira tersini düşünmek pek mümkün değil. Bu yazıda da bugüne kadar kazanılmış şampiyonluklar, kavgalar, anlaşmalar, el sıkışmalar, devasa paralar yer alabilir. Veya var olabileceği düşündüren imarelerde…

Artık mağlubiyetler de var. Boston Celtics’de yeniliyor. Şampiyonluk yolunda epeyce şaşabiliyor. Herkes gibi! 

Boston takımının çok bilindik bir farklılığı var. NBA tarihinin en eski ve kök salmış takımlarından biri olmakla beraber en çok şampiyonluk yaşamış bir takım aynı zamanda. 17 gibi bir rakam az görünse de NBA ‘deki çetin çekişme düşünülünce oldukça ciddi bir sayı.
Bir de Celtics’in logosunun nereden geldiğine dayanan rivayetler azımsanmayacak türden… 

Boston’ın unutulmaz koçlarından Red Auerbach’ın tasarımcı kardeşi tarafından tasarlanan logodan ilk şeklini almış. 1950’li yıllarda yaşamış İrlandalıların temel alarak işlemiş logoyu. Ancak sevgili Amerikalılar durumu pek de öyle algılamak istememiş.
Aslında logodaki göz kırpan adamın Boston takımına şans getirmesi için çizdiği söylentilerine de ayrı bir konu başlığı.


17 şampiyonluğa bakılırsa hiç de fena bir rivayet sayılmaz. Geçmişten gelen bu şampiyonluklar yerini sağlama bağlayamamış durumdalar son sezonlarda.
NBA takımları arasında süregelen inişler-çıkışlı grafik, son zamanlarda Cavaliers ve Golden State çekişmesine sürükleniyor. Tabi gelecek beş yılda çok farklı bir tablo bizleri bekliyor.

Lakin şu an geleceği bir kenara bırakıp, geçmişten feyz alma vakti. Boston Celtics’in geçmiş yıllardaki ilk önemli lideri Bob Cousy ile beraber önemli başarılara imzasını atacaktı. Ne var ki tarihler 1956 yılını gösterdiğinde kimsenin aklına Bill Russell’lı Celtics’in fırtına gibi eseceğini bilemeyeceklerdi. Ezici sonuçlar 1950 hatta 1960’ların sonun kadar takip edecekti. 

Daha sonrasında bir diğer efsane isimlerden Larry Bird dönemi başlayacaktı. Arka arkaya beş  final oynayıp üçünü müzelerini göndermeyi başaracaktı. Ve daha sonrası…
Bir türlü direnemeyen ve kendini orta seyir dışına çıkaramayan bir takım haline büründü. İşin aslı nedir biliyor musunuz? 
Bazıları, uzun zaman eski günlerine dönemeyip, sıradanlaştı. Ya da şimdilik her şey öyle görünüyor!

24 Mart 2017 Cuma

Pedala Basın, Rota Katar

Her şey, her şeye rağmen bisiklet turları sizi hala heyecanlandırıyor mu? Yavaş yavaş yaklaşan Tour de France gibi ya da İtalyanlara haksızlık etmek istemem. İspanyollara da…Bunların hepsi bir yana belki eş değer değil fakat yeni ülkelerde denenmeye başlayan turlar, biraz olsun ayakları pedala götürüyor. Futbolun domine ettiği spor dünyasına kapı arasından bakan basketbol, kendine yer bulabiliyor.

Öyleyse diğer sporlar? Bunu bir kenara not ettikten sonra, Katarların neredeyse saydığımız bu branşların çoğunda el atması azımsanmayacak türden. Zira, yakında Premier Ligin ismi değişebilir!
Bu, görüşler bir yana, Fransızları, İtalyanları ve de İspanyolların yanına tüm hızıyla Katarları eklemek ortalığı biraz kızıştıracak gibi. Çünkü İsviçre, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinin başarmakta güçlük çektiği turlardan, Katarlar tüm maddi desteği de arkasına alarak Tour of Qatar’ı yola sürdüler.

Tour de France bisiklet için “yaz” demekti. Diğerleri baharı yaşatsa da, farklı perspektifiyle 2002 yılı itibariyle Katar “bende varım” dedi.
Tom Boonen’in dört kez kazandığı Katar turuna Cavendish’te vitesi yükselterek gelecekti. Pek tabi ki tek başına maddi destek yeterli bir sebep değil. Paranın satın alamadığı noktada, tour de France tecrübesi devreye girecekti.


Bu denli büyük takımların neredeyse tam kadro dahil oluşu, oluşturulan rotaların Fransa'nın elinin değmesi ortaya Tour of Qatar ekip çalışmasını çıkartıyor. Aslında biraz geçmişe döndüğümüzde Fransa Bisiklet turunun ilk dönemlerini bisikletin “altın çağı” niteliğinde. Zira, sonra sonra güçlü takımlar, muazzam paralar, yıldız isimler ve profesyonelleşme ile bugünlere gelindi. Değişen tek şey selenin üzerine oturan isimler…

Belki yanına birkaç satır daha eklenir fakat fazlası olmaz. Her şey ne kadar da basitti! Bisikletçilerin çoğu acı çekiyor ve de birileri bundan “para” kazanıyor. Belki “şu” yoldan ellinci geçişi olsa da artık tüm dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu küresel bir spor oluverdi. O yollardan biri de Katar da artık yerini alacak. Büyüdü ve hiç şüphesiz daha da büyüyecek.

Yahu çöl de bisiklet mi sürülür diyenlere, biraz vakit ayırıp nasıl bisiklet için parkur düzenlenir, feyz alsınlar. Bu işin bel kemiği olan üç büyük turu es geçmeden tabi! Bisiklet dünyası bu üçlünün arasında dönerken ara sıra sürpriz yapan Katar gibi turlarla vücut bulmuşlardı. Diyeceğim o ki çölde de bisiklet sürülür.

17 Mart 2017 Cuma

Geçmişten Geleceğe Çizilen Bisiklet Yolu

Fazlasıyla yoğun günler geçiriyorum. Çok daha yoğun... Zira mutluyumda!

İşte, bu noktada bir parantez açmak istiyorum. Yaşınızın veya ne yaptığınız bir kenara bırakın. bundan bir kaç yıl önce benim yaptığım gibi...
İskandinav bölgenin havasını solumuş taze bir bisikletçiyken, Vehbi Şen'in ustalığıyla tanıştım. Ve sonrası mı...
Vehbi Şen'i tanımak benim için şans ve onurdur. Belki sizinde hayatınıza dokunabiliriz.

.       Vehbi abi ben seni çok iyi tanısam da en azından bu röportajı okuyanların da senin hakkında öğrenmesini istediğim noktalar var…

1953 Makedonya doğumluyum. Maliye teşkilatından emekli olduktan sonra, zamanımı bisikletle dolaşmaya ayırdım. Herkes için spor aracıyken, bisiklet benim için bir ulaşım aracıdır. İnsanları bisiklete her zaman spor olarak görmesi aslında yanılgıdır. Nasıl arabaların spor versiyonları varsa, bisikletlerin de yol bisikleti vardır.

Bizim için önemli olan insanların bisikleti ulaşım aracı olarak pedal çevirmesidir. Neden? Daha iyi bir çevre için ve hem de boş zamanlarını evde tıkılması yerine bisiklet ile keşfetme fırsatları için. Ben bu sayede birçok yeri gezdim, gördüm ve deneyimledim.

2.       Bisiklete, emekli olduktan sonra başlama süreci nasıl gelişti?

Bisiklete çocukluktan beri gelen bir bağım vardı. Oğlumun bisikleti vardı ve böyle böyle tutkulu bir hal aldı. Aslında oturduğum bölge, hatta Bursa bisiklet için çok ideal bir alana sahip. Buradan bir saatte denize, dağa gidebiliyorsun.

İlk zamanlarda 5-10 km sürat yaptığım zaman çok hızlı gidiyormuşum gibi geliyordu ve kendimi epey geliştirdim. Çevremizde bir sürü bisiklete binen arkadaşlarım olmaya başladı. Bu vesileyle Yeşil Pedal Bisiklet derneğine kask almaya gitmiştim ve onlarda yeni faaliyete başlamışlardı. Böyle böyle genişledik.


Benim bir de bir huyum vardır; bisiklete yalnızca seyahat edip bırakmak değil, onu tamir etmek, bakımıyla ilgilenmek ve hatta yollarda kimin bisikleti bozuk olsa hemen yardıma giderim. Böylece zevk alarak bisiklete binmeye başladım. Kendi araştırdıklarımı deneyimleyerek, diğer kişilere aktarmaya başladım ve bu yayıldıkça keyif almak kaçınılmaz oluyor.


1.       Vehbi Şen’i diğer kişilerden farklı kılan bir durum var. Kalbindeki pilden dolayı, sen daha da azmederek yola devam ettin…

Benim felsefem, yaşadığım sürece sağlıklı kalmak ve toplumdan kendimi soyutlamamaktır. Her zaman iyi olduğunuzu düşünüp, kişilere hissettirmek…
Benim esas problemim; ritim bozukluğu, kalbin çok hızlı atması ve bu da şokla olabiliyor. Ben bunu kalbimin “şase” yapması olarak nitelendiriyorum. 1998-2000 yılları arasında hemen hemen 6 sefer yoğun bakımda yattım.

Bisiklet benim için bu dönem de çok büyük bir artıydı. Bakış açımızı, sosyal çevre için geri dönüş sağlıyor. Bu konuda da bir önerim olacak. Şehir merkezinde değil de köylere gitsinler, insanları tanısınlar ve de onlarla sohbet ettikleri zaman daha iyi kendilerini hissedecekler. Farklı olan şey ise, herkes aynı topraklarda yaşadığını, aynı şeyleri düşündüklerini bununla beraber düşünce yapılarının farklı olduklarını görecekler.

2.       Daha da keyifli olan kısım, artık Türkiye sınırları içerisinde epey büyük bir alanda iz bırakmaya başladın. Nasıl başladı bu yolculuk?

Edirne’de olan bir ekibimizle beraber yola çıktık! Aslında Bursa Bisiklet festivalinde tanıştığımız arkadaşlarla, daha sonra Erdek-Kapıdağ turu düzenlemeye karar verdik. Orada da bu Edirneli ekiple tanıştık ve sınırlarımızı aşmaya başladık.

3.       Bu vesileyle önce Balkanlar ve sonrası Avrupa turları…

Her şey Edirne’deki ekibin Istıranca turu planlaması ile gelişti. Ve Balkan turu ile Türkiye sınırlarının dışına çıkmış olduk.
Önce Edirne’den çıkarak tüm vize dağları etrafından dolaşıp, Istıranca güzergâhını dolaştık. Dünyanın en büyük meşe ormanın bulunduğu bir bölge aynı zamanda. Yaklaşık 400-500 km yol ile her gece çadırlarla bir köyde kaldık. Sabahleyin ilk işimiz tekrardan yola koyulduk. Anlatılarak değil, bisikletle dolaşarak keyfini çıkartmanızı öneririm.


1.       Ve balkan turları peşi sıra izledi. Bize biraz anlatır mısın?

1. Balkan turunda öncelikle Prizren ile açılışımızı yaptık. Buradan başlayarak, Kosova’nın başkenti Priştine’ye geçtik ve buradan da müthiş manzarasıyla Ohrid’e... Üsküp, Manastır’a… Buralardan sonra da Selanik, Kavala, Gümilcine ve Dedeağaç’la birlikte Edirne’ye dönüş yaptık. Yaklaşık 14 günde küçük bir Balkan Turu yapmış olduk fakat gittikçe genişleyerek 2. Balkan turu yapmaya karar verdik.

Önce Novi Pazar’a gelerek başladık. Sırbistan, Karadağ’ın kayak merkezlerini dolanarak tünellerin içinden geçip Podgorica’ya ulaştık.  Yolun bir kısmı tamamen kalyon bir tarafı kayalık muazzam bir manzara bize eşlik ettik. Buradan Budva ve Kotor’a ve tünelin sonunda birdenbire deniz seviyesine ulaştık. Ve buradan Dubrovnik ile Mostor’a pedalladık.

3.Balkan turunu son turda olduğu gibi üç arkadaş gerçekleştirdik. Bu sefer Rusçuk ve Romanya sınırı arasındaki meşhur Demir köprüden geçerek başladık. Sonra Bükreş’e geçtik ancak asıl hedefimiz Gagavuz Türklerinin yaşadığı Moldova’ya geçmekti. Çoğunluğu Türkçe konuşuyor. Bizden çok daha net Türkçe konuşan insanlardı.

2.       2016 yazı aslında bir nevi ülkemizi keşfetme vaktiydi sizin için.

Daha öncesinde de Türkiye’de birçok yeri dolaşabilmiştik. Geçen sene Temmuz ayında Bursa’dan üç arkadaş (İlhan Balkan, Esen Gözgören) Orhaneli, Harmancık, Tavşaneli, Burdur, Isparta rotasını izleyerek Beyşehir’de mola verdik. 
2000 metreye kadar çıktık ve buradan köprülü kanyona ulaştık.
Stabilize yolda neredeyse 20 km hızla gidebildik. Göller bölgesi, Salda gölünü mutlaka bisikletleri ile gezmelerini isterim. Bizim insanlarımızın yurtdışından önce ülkemizi keşfetmelerini bilhassa. Ben daha fazla anlatmayayım, gitsinler, görsünler, hak verecekler…

Ama söylemeden geçemeyeceğim Beyşehir gölünü… Neredeyse senede 240 günü güneşin doğuşu ile batışı aydınlık gün olan yani bulutlu olmayan günler olarak geçer. Ben burada 7 sene görev almıştım, bu yüzden ki benim için çok ayrı! 

1.       Kıbrıs macerası da es geçilmeyecek türden… Neler biriktirdiniz yollarda?

Bisiklet ile çok az geçilen bölgeyi geçmeyi başardık. Gazipaşa ile Taşucu arasında çok dik rampalar mevcut. Bazen %30’a çıkan rampalar… Bizden hemen önce Cumhurbaşkanlığı Turu için bu yollar kapatılmış ve o zaman bu yollar aşılmış.

Taşucu’ndan gemiyle Kıbrıs’a geçtik. Sabahleyin Girne’den yola çıkarak, bir iki gün yollarda konaklayıp baştanbaşa Kıbrıs’ı gezebildik. İnsanların her alandan görebilecek şekilde gözlemlesinler, buradaki tarihi, neden burada olduklarını dinlesinler. Bisikletle gidilemeyecek yerlere ulaşabiliyorsunuz.

2.       Bir de bisikletlilerin en büyük sorunu, yollarda kendilerine yer bulamamaları ya da saygı gösterilmemeleri mi demeliyim?

Evet, bu konuda ülkemiz çok geriden seyrediyor. Avrupa’ya gittiğimde, Balkanlarda rampalarda çıkarken arkamızda kuyruk oluyordu. Hiçbir şekilde bizi sıkıştırmaları veya korna çalmaları söz konusu bile değildi. Onlara yol verdiğimizde de teşekkür ederlerdi. Yani, destek olup, yol veriyorlar.
Türkiye’de köylerde de çok yardımcı oluyorlar. Ancak vasıtalar bizim bir araç olduğumuzu unutuyorlar. Arabaları ile makineleşiyorlar. Yolu kullanan herkesin hakkı, paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.


Bir zamanlar Vehbi Şen ile...

3.       Biz bu vahameti ülkemizde nasıl kıracağız peki?

Avrupa gibi olabilmemiz için öncelikle kültürle olacak. İkincisi şoför olan kişilerin eğitimli olması ve son olarak da insan olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Amerika’da da, Avrupa’da her şey saygıyla gelişiyordu. Yola yaya olarak çıktığımızda dahi araçlar saygı gösterip duruyor. Budur! Bu duyguyu bizim toplumumuza da aşılamamızla olacak.

4.       Şimdi rotamız nereye?

Almanya’dan veya Hollanda’dan dolaşarak başlayıp, döne döne Türkiye’ye ulaşmak olacak gibi. Eşim (Nuran Hanım) bisiklet sürmeyi bilseydi, 4-5 ay eve dönmeden dünyayı gezerdim. Gençlere tavsiyem bisikletlerini alarak gezsinler, perspektiflerini genişletip, dünyada bizden başka kişilerin düşüncelerini ve farklı yaşamlarını olduklarını fark etsinler. Vakitlerini değerlendirmeyi bilsinler.

6.       Bisiklet, Türkiye için çok ideal bir rota iken, neden bisikletçi çıkartamıyoruz?

Bisikletçinin çıkabilmesi için, kulüplerin, sponsorların olması gerekiyor. Yarışmacıların yetişmesi büyük destek sağlanmalı. Okullarda 14-15 yaşlarında keşfedilmesi ve kemik yapıların, düzenli antrenmanların yapılması ve yemek disiplini olması şart. Bizim Avrupa’daki insanlardan farklı yapıya sahip değiliz. Önemli olan sponsor, iyi eğitim, bilinçli altyapı ve yapılan yatırımlar… Vitrinlik olmayacak!

5.       Son olarak bisiklet sürmek için senin gözünden önerin ne olacaktır?

Acele etmesinler! İlk önce şunu düşünseler; ne amaçla bisiklet sürmek istiyorum. Gerisi gelecektir. Yol bisikleti olarak yarış için mi yoksa dağlarda, engebeli yolları mı tercih etmek istiyorlar. Veyahut bizim gibi şehir bisikletine binerek araç olarak mı kullanmak istiyorlar bunu belirleyerek yola koyulmalılar. Oyuncak almasınlar, bisiklet alsınlar! Kısa süre sonra aldığınız bisiklet gezeceğiniz yerlerle kendini amorti edecektir.

10 Mart 2017 Cuma

Arka Planda Olmak; Toni Schumacher

Şimdilerde, eskisi gibi boş sokaklar, araziler yok fakat, futbol en çok da mahalle maçlarına yakışırdı. Taştan kaleler olmazsa olmaz, takımlar seçilirken ilk tercih edilen kişi olmanın onuru, hiç bitmeyen dakikalar ve şüphesiz herkesin kendini özümsediği bir futbolcu.

Günümüzde yerini halı sahalar almaya çalışsa da, oraya parasal mevzular dahil olunca, mahalle kültüründen çok uzaklaşıyor. Lakin hepsinin buluştuğu da bir nokta var. Çoğunlukla kime sorarsanız sorun ya forvettir ya da hadi bilemedik orta saha… İsteksiz gelenlerin çoğu da savunmaya dahil olunca açıkta kalan ciddi bir kaleci sorunu çıkıyor. Mahalle maçında bile! Zira benim bu konuda bir, iki çift sözüm olacak, belki iddialarım da!

Mesela Alman kaleciler en iyidir diye bir söz atsam ortaya, epeyce karışabilir. Ya da küçük bir dokunuş ile geneli ortalamanın üzerinde bir performans sergiler olarak değiştirirsek, daha kabul edilebilir. Ancak Türkiye’de kalesini korumuş bir Alman kaleci, pek ala bir küçük çocuğun hayal dünyasını süsleyebilir.


Toni Schumacher; bir futbol takımının kaleciden başladığının öğreten adam esasında. Disiplin, estetik kurtarışlar, Alman kültürü, o zamanlar bir kaleci de olması gereken her şey vardı onda. Schumacher’in sekiz yaşında başladığı kariyeri, 1972 yılıyla beraber FC Köln takımıyla tam 15 yıl sürecek profesyonel hayatı başlayacaktı. Ne kadar mülayim, disiplinli olgusunu ön plana taşısalar da bazen öngöremedikleri delilikler de yapmaktan kaçınmayacaktı.

1982’de oynanan Dünya Kupası maçında, takımla ilk 11’de yerini almış, kaledeki güven takıma yansımıştı. Fransa ile oynayacakları yarı final maçında olanlar ve zamanı geri alamayacak olmak tüm çaresizliği hissettirecekti. Toni ile Fransız futbolcu Battiston, karşı karşıya kalmış, hava topunu alabilmek adına, sıçrayan Schumacher çok sert bir biçimde Battiston’a çarpmıştı. O dakikalarda bilincini kaybeden oyuncu, kendisine geldiğinde artık bu hareketinden sonra dönemin en ünlü kalecileri listesinde yazma zamanıydı.

Köln’den hemen sonra Schalke 04 ve çok tanıdık gelecek Fenerbahçe dönemi başlayacaktı. Sarı-lacivert takımla şampiyonluğu tadacaktı. Ufakta olsa Bayern Münih ve Borussia Dortmund geçmişlerini jübile maçlarıyla sonlandıracaktı. Schumacher, bunlarla da yetinmedi. 1987 yılında “Anpfiff” (başlama vuruşu) adında bir kitap yazdı.

İplerin koparacağı kitap, kendinden çok, Alman futbolunun içinde dönenlerden söz edince istenmeyen adam ilan edildi. Aslında kaleciler hep takıma uzaktan bakan yakın bir göz oldukları için, takıma dışarıdan müdahil olurlar, belki de bundandır ne mahalle maçında ne de halı sahada kaleci olmama çabaları… Ancak, bir futbol takımının kaleciden başladığını bir yere not etmek gerek.

3 Mart 2017 Cuma

Murat Ağca'nın Perspektifiyle; Dün, Bugün, Yarın!

Habertürk Gazetesi Spor Editorü, Murat Ağca ile yapmış olduğum sohbet, bizlere bir yerden tanıdık gelecek! Aslında buram buram spora olan aidiyet duygumuzu çarpacak yüzümüze… Açık ve net şekilde konuşmalar, bazen Federer’e denk gelecek bazense hiç beklemediğimiz Körling takımına… O halde sizleri başa başa bırakıyorum.

1.       Murat Ağca’nın şu an bu nokta da olması anne karnında başladı diyebiliriz. Ya da ülkemizde pek de olmayan Olimpiyat ruhu mu demeliyim… Zira hikâyenin devamını bilen biri olarak neler anlatmak istersiniz?

Ben 1972 doğumluyum. 72 Münih olimpiyatlarının olduğu yıl, Türkiye için çok önemliydi. Yayıncılığın emeklemeye başladığı yıllara denk geliyordu. Siyah- beyaz TV yayıncılığına da Münih olimpiyatlarıyla yapılmaya başlanmıştı. Ben de ağustos ayında doğduğum için, olimpiyatın olduğu dönem, benim artık annemin karnında geçirdiğim son dönemdi. 
Annem, evde sıcak havada çok canı sıkıldığı için babamda televizyon satın alıyor ve o sırada olimpiyatlar yayınlandığı için ki annemde çok sever olimpiyat ruhu daha o dönem de kanıma işledi diyebiliriz.

Bu hikâyenin sonu da şöyle aslında, 72 Münih’te yüzmede Mark Spitz’i izleyerek geçiriyor son dönemlerini annem. Dolayısıyla bende anne karnında ilk olimpiyatımı takip etmiş oluyorum. Annenin hissettikleri çocuğu da geçer derler, bir yerde bunun kanıtı da olabilir. Fiilen olmasa da benim ilk olimpiyatım diyebilirim.

Burada estetik spor izlenmesine de vurgu yapmak gerekiyor. Bu konuda da Kenan Onuk’a değinmeden geçemeyeceğim. Kenan abi en değerli spor yazarlarından biriydi. TRT’den sonra NTV’ye geçti ve iki konuda çok ısrarcı olduğunu biliyorum. Biri atletizm diğeri buz pateniydi.  Bu iki şart koşulunda NTV ilk yıllarında TRT’de olduğu kadar NTV’de izledik atletizm ve artistik buz patenini.

2.       Daha özümüze dönersek ülkemizde neden Olimpiyatlara önem verilmiyor? İzlenmiyor?

İzliyoruz aslında! İzlenme oranlarına bakarsak izliyoruz diyorum. Son dönemde yayıncılık konusu üzerinden çok farklı boyutlara geldi. Olimpiyat oyunları evvelinden ve uygun paralara alınıp yayınlanıyordu ancak son yıllarda, 2016 olimpiyatları için Fox yayın haklarını satın alması ve son ana kadar satabilmek için çaba sarf ettiği için kaynaklandı. Ve sonunda son gün son dakika anlaşmaya varıldı.

Bu işin uzamış olması gerekli olimpiyat çalışmalarının alt yapısının yapılamaması beraberinde getirdi. Yayın saatleri uzun olamadı ve yayınlar merkezden yayınlandı.  2016 Rio Olimpiyat oyunları hem sportif açıdan hem de yayını limitli ve zamanlaması açısından havaya giremedi. Türkiye’de renkli ve heyecanlı geçerdi.
Ben bu olaya iki açıdan bakıyorum. Birincisi bizde fazlasıyla milliyetçilik damarı var ve her şey yenmek/yenilmek üzerinden bakıyoruz. O sporun evrensel değerleri, olimpik ruhundan ziyade, sporu oyuna indirgiyoruz. Olimpiyatlarda bu işin Nirvana’sı olduğu için, çok üstlerde olsun istiyoruz. Bizim kafa yapımızı değiştirmemiz gerekiyor yoksa dört yılda bir bu kısır döngü içinde tıkılıp kalacağız.


Benim ilk Olimpiyat başlangıcım 1996’dır. Gazeteci olarak, Türkiye’den takip ettiğim. Daha sonra da 2000 olimpiyatı ile giderek izlemeye başladım. Bu süreçte değişmeyen bir klik vardır, olimpiyat bitince elde edilen başarılar araştırılır ve yetersiz görülür. Bunu da sadece spor yazarları değil, o anda siyasilerden herkes yazar ve bir sonuca da ulaşılamaz. Sonra günlük hayatımıza geri döneriz ve klasik gelgitlerimiz ile kazanma/kaybetme ortamına çeviririz. Bundan sonra değişir mi bilemiyorum!


1.       Bir görüşüm olacak aslında bunu Aras Yetiş ile yaptığımız röportaj da gündeme getirmiştik. Mesela paralimpik oyunları olimpiyatlardan hemen önce olsa daha etkin rol oynamaz mı? Hem olimpiyatlara ısındırmak anlamında hem de paralimpik oyunlarına olan ilgiyi arttırmak için…

Olimpiyatlar kadar önem arz eden paralimpikler, biz de maalesef aynı değeri bulmuyor. Oraya para harcanmıyor, gereksiz görülüyor. Ne yazık ki algı ve yaklaşım meselesi… Türkiye açısından! Güzel bir fikir ama Türkiye’ye ne kadar katkısı olur şüpheliyim. Bizim için önemli olan, paralimpik oyunlarının ne zaman yapıldığı değil nasıl Türk halkı tarafından izlenir hale getirildiği üzerine olur.

Biz daha spor branşlarını özümsetemedik, bunun da büyük sorumluluğunu sokakta ki insanlara vermiyorum. Çünkü Türkiye’de şöyle bir algı yerleştirildi: “Bu sporlar izlenmiyor.” Buna kim karar veriyor? Ancak olimpiyatlara aday olduğumuzda tenisi, basketbolu, atletizmi ne kadar çok izlediğimiz ve oynadığımız üzerine araştırma yapıyorlar. O zaman birileri yalan söylüyor? Bu araştırmalar mı yalan söylüyor yoksa diğerleri mi? Aslında ikisi de doğru söylüyor. Türkiye’de medya hala çok önemli bir güç olduğu için, yadsınamaz. Halen daha Anadolu da, büyük şehirlerde çok önem arz ediyor.

Bu çıkmazdan çıkabilmek adına devlete ve sivil tolum kuruluşlarına büyük görevler düşüyor. Tabi medyaya da! Medya bunun lokomotifi olabilir. Birincisi izlenmiyor söylemleri ikincisi para etmiyor klişeleri…
Bunu değiştirmek için ne yapmak gerek? Öncelikle, çok beylik laf ama sporun ne olduğunu, sadece yarışmaktan ibaret olmadığını, sporu spor olduğu için ve içindeki güzellikleri, hareketi, sportif tekniği vs. severek izlemek için izlemeliyiz.

Böyle olmasaydı Türkiye’de FIFA’nın en büyük ikinci organizasyonu gerçekleştirildi, Dünya gençler futbol şampiyonası, kimse izlemedi. Niye? Orada geleceğin yıldızları vardı. Şimdi onların bir kısmı milli takımlarında harikalar yaratıyor! Niye izlemedik çünkü orada kaos, polemik, gürültü, çekişme, hakem “hataları” yoktu. Sadece futbolun güzelliği vardı. Bunu izletecek, anlatacak olan medyanın kendisi.

2.       Her sporcunun başlangıcı mutlak bir altyapıya dayanırken, bizde gençler sporu bir kurtuluş yolu olarak görüyor ve kazanma duygusuna yenik düşüp arkadan sporculara pek de örnek olamıyorlar. En büyük sorunumuz altyapı? Alternatif çözümü nedir? Bu kafa yapısını değiştirmek adına neler yapmamız gerekiyor?

Nereye yatırım yapacağız? Önce aile, okul/milli eğitim bu ikisinin üzerine düştüğümüz zaman, orta ve uzun vadede dönüşünü alabiliriz. Bizim en büyük problemimiz hemen her şey o an olsun istiyoruz. Neticede bir süre tanımak gerekiyor. Bir plan ve program çerçevesinde ilerlemek gerek. İngiltere dibi gördükten sonra, Soçi olimpiyatlarında en çok madalya kazanan ülkeler arasına geldi keza bugün Çin, baktığımız zaman Kore, Polonya… Karşımıza çıkan unsurlar hep aynı olacaktır. Plan, program, yatırım, alt yapı.

Siyasiler kısa sürede büyük kazanımlar elde ederek bunu siyasi uzantıya dönüştürmek istemektedir. Sporda bu alanlarda biri olarak göründüğü sürece bizi patinaja sürükler. Yanlışlar belli yapılacaklar belli!

3.       Medya sektörü…  Bilhassa son 10 yıl içerisinde ülkemizde çok başka bir noktaya evrildi. Spor medyası gittikçe küçülmesine rağmen sosyal medya tersi bir durumla tepki veriyor. Geleceğe kötümser mi olumlu mu bakmalıyız?

Ben gazetecinin geleceğine hiçbir zaman olumsuz bakmam. Sosyal medya da buna istinaden pozitif anlamda katkı sağlamalı. Hayat bir devinimdir. Kısa sürede, yeni teknolojiler ile medya farklı boyutlara giriyor. Bu mecralar aracılığıyla iletilen mesajların değiştiği, ilerlediği yol kat ettiği önemli. Biz bunu birbiri ile karıştırıyoruz. Gazetecilik sosyal medya aracılığıyla pek ala sürdürülüyor. Ne kadar iyi kullandığıyla bağlantılı olarak…

Bir farklı noktada, kağıt gazeteciliğin ya da klasik gazeteciliğin can çekiştiği söyleniyor. Sosyal medyada yapılan şey, genellikle enformatik bilgilerin hızlıca paylaşmaktan ibaret. Yani, bilgiyi paylaşmak, gazetecilik ile aynı şey değildir. Bilgi kaynaktır ama tek başına yeterli değildir. Onu nasıl işlendiğidir.

Yeni medyayı faydalı hale getirebiliriz. Yeni nesil gazeteciler, sosyal medyayı çok iyi kullanıyorlar, teknik bilgileriyle bir adım öndeler. Ne var ki, içerik üretimi konusunda yeterince donanımlı değiller. İkisini bir araya getirme konusunda ortada buluşmaları gerekiyor. Gelecek orada duruyor ve onu nasıl şekillendireceğimizi hep birlikte oluşturacağız. Çok olumsuz bakmamak gerek.


1.       Bir de bir türlü kabul edemediğimiz başarılı kadın sporcularımız. Basketbol, voleybol, tenis ve atletizmde, Tutya Yılmaz gibi isimler başarılarını kanıtlasalar da, aşamadığımız çizgiler var. Bu çizgiler aşılır mı?

Bu sarmalın içinden çıkamıyoruz çünkü her yol bizi aynı kapıya çıkarıyor. Bunun yine en büyük sebebi yine medyadır. Neticede bizi doğruya götürecek olan medyadır. Topyekun bir şeyler yapmak gerek bunun içinde standardı ve kaliteyi yükseltmek gerekiyor.

Kadın-erkek ayrımına baştan karşıyım. Olimpik düzlemde kadın-erkek eşitliği sağlanmış gibi duruyor. Türkiye’de ise daha eğitim ile aynı eşitliği sağlayamamış durumdayız. Adını duyurmuş olduğumuz kadın sporcuları da el üstünde tutmayı da doğru bulmuyorum. Bunlara da gelip geçici alkışlar tutuyoruz. Bu anlamda baktığımda pozitif ayrımcılık yapılması gerektiğini düşünüyorum. Algı da değil, destek de yapılmalı. Günün sonunda baktığımızda, her ne kadar zorluklarla karşılaşsalar da, sportif başarılarda ülkemizin yüz akı olduğunu görüyoruz.

Kadınlarımız bu imkanlarla bunları yapabiliyorlarsa, eşit koşullarda çok daha iyi yerlere geleceklerdir.
Kadın sporcularımız, disiplini daha çok seviyorlar, verilenlerin kıymetini biliyorlar, küçük imkânları değerlendiriyorlar ve bunları kendileri, gelecekleri için çok önemli olduğunu hissediyorlar. Eyof’ta örneğin üç madalyanı üçü de kız sporcularımızdan geldi!

2.       Eyof Erzurum’dan ne bekleniyordu, sonuç ne oldu? Rusya her zamanki gibi deyim yerindeyse silip süpürdü…

Rusya ciddi başarılara sahip bir ülke, altyapı konusu da Sovyetlerden gelen bir disiplin ve kültür var. Ülkenin büyük bir zamanı kar-kış altında olduğunu düşününce şaşırılacak bir profil ortaya çıkmıyor. Bizim de burada üç tane kazanmış olduğumuz madalyalar, Eyof tarihinde ilkler. 
Bunlar varken kaybedilmiş buz hokeyi maçı konuşulması ne kadar mantıklı açıklanabilir. Çünkü biz bilmediğimiz şeyleri yorumlamaya çalışıyoruz, işin en kötüsü bilmediğimizi de bilmiyoruz. Sosyal medyanın zararlı tarafları da bu; herkes biliyor!

Yine de Eyof, organizasyon açısından başarılı geçti. Üç madalya kazanması görece başarılıdır. İki sporcumuz dördüncü oldu ki bunlarda başarıdır. Körling’te kız takımımız final oynayıp ikinci oldu. Bu takdire şayan bir durum aslında. Israrcı olursan, demek ki başarı geliyormuş. Bir eğitim, iki algı sorunumuz ki bu da eğitimle çözülecek ve son olarak da eğitmen problemimiz var.

3.       Doping, tarih boyunca birçok şampiyonluğun, polemiğin de müsebbibi oldu. Ve sanki artık doping yapmak etikmiş gibi bir hal aldı. Başa çıkmak mümkün mü? Armstrong en büyük örneklerden.

Bu biraz kişinin iyi niyetine kalmış oluyor. Derler ya şöhret, para insanı değiştirir diye, bu yolda ilerlerken insanların çok sağlam karaktere sahip olması gerekiyor. Bunu devam ettirebilmek adına bazen karakterinden ödün verenler karşımıza çıkıyor.

Bisiklette doping kontrolü zamanında yeterince yapılmadığı için, bu sonuçlar doğallaşıyor. Peki ya vicdan ne olacak? Vicdanı mukayeseyenizi yapabilecek misiniz? Bir de sağlık problemleri çıkacak. Atatürk’ün dediği gibi; Sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısının diye, orada ahlak boşuna söylenmiş değil. Bu üç unsuru barındırmak hiç de kolay değil. Bir tarafta balyalarla para diğer tarafta fair-play ruhu ve ilk vazgeçilen fair-play oluyor.  Bunun sonucunda artık geriye dönük testler yapılmaya başlandı. Takke düştü, kel göründü.

Doping bitmedi, şu an bile merdiven altı bir yerlerde imal ediliyor. Bununla sürekli mücadele edeceksiniz. Türkiye’de bununla başa çıkabilmek adına kararlılık, eğitim ve samimiyet olacak. Herkes aynı yöne gitmek zorunda! Biz Rusya gibi giderken, uçurumun kenarından döndük.


1.       Sizin için; yıllar öncesinde top koşturmuş bir futbolcudan, Rus bir jimnastikçiden, ya da Afrikalı bir atlet için rahatça bilgi alabilir ve hakkında yorum yapabilir söylemleri geçiyor. Sizce?

 Kısmen doğru. Ben çok unutkan bir insanım, benim bu alanda unuttuğum şeyleri zaman zaman arkadaşlarım hatırlatırlar. Konuşunca, hatırlıyorum. Buna meslek hastalığı diyebilirim. İnsan sevdiği işi yaparsa, ondan kolay kolay vazgeçmez.

Bizim toplumca spora uzak olmama sebeplerimizden biri de, dokunmamamız, temas ettirmememizden geliyor. Tribünden veya televizyondan sevmek güzel ama her şey de değil. Sporu sevebilmeniz için, hissetmeniz ve yapmanız gerekiyor. 
Türkiye’de voleybol, basketbol ve futbol neden çok seviliyor, çünkü her çocuk deneyimliyor bunu! Ya mahalle maçında ya da okulda deneyebiliyor. Potaya top atmamış bir çocuk yoktur muhakkak.

Ekrandaki bir sporcu ile kendini özümsüyor, onunla bağdaştırıyor. Son saniye de gelen basketin, basketbol oynamamış bir kişi algılayamaz.

2.       Sporda hep galiplerin öyküsü manşet manşet yazılır, aslında galiplere giden yolda kaybedenlerin payı çok büyüktür. “Eğer teniste beraberlik olsaydı kupamı Nadal ile paylaşırdım” cümlesi ile bir kez daha hayran bıraktı Federer kendini. Üstelik sözleşmesini 2019 yılına kadar uzattığı için tüm tenis severler tadını çıkarıyor. Federer nasıl bu denli “kusursuz” olabiliyor?

Federer, bulunmaz bir rol model. Başarıları, bu işin tuzu, biberi. Keza alçak gönüllüğü, centilmenliği, fair-play ruhuna olan bağlılığı, spora olan saygısı… bunlar kazandığı Grand Slamlerden çok daha anlamlı. Grand Slam kazanan çok sporcu var ama biz bunların bir kısmını hatırlıyoruz. Neden? Bize bıraktıklarıyla.

Yeni yüzyılında idol sporculardan biri Federer. Federer sayesinde tenisi seven insanlar olduğuna inanıyorum. Başarılı tenisçi olarak atfetmek kesinlikle haksızlık olur. 
Olması gerektiğini örnekleyen, rol model. Sakatlandıktan sonra nasıl geri dönüleceğini, maç sırasında geriye düştüğünde dahi karakterinden ödün vermediğini ve keza kazanınca da rakibe saygıdan, sevincini usturuplu yaşayan tenisin evliyasıdır bence. Majeste veya ekselans olmayı hak eden biridir.

3.       Son olarak, zirveyi çeken önemli bir gazeteci olmak nasıl başarılıyor?

Donanımlı olmak her şeyi bilmek demek değildir. Zaten her şeyi bilmek mümkün değil. Mümkün olduğu kadar uzmanlaşmak çok önemlidir. Biz yokluktan bu haldeyiz, ben de isterim sadece atletizm konusunda takipte kalayım. Veya birkaç dal da kendimi adapte edebileyim. Ancak zorunluluktan, bu haldeyiz. Mecburiyet biraz da bu…

Her şeyden biraz biraz öğrenmek iyi bir şey değil. Çünkü bilmediği bir konuyu anlatamaz, bilmeyenlere anlatması mümkün değildir. Uzmanlaştığın konuda da; doğru ve iyi analiz yapabilerek gazeteciliğin ile harmanlayabilmek önemlidir.

Sorunun cevabı: hayır, benim gibi gitmek çok doğru bir sonuca vardırmaz. Keşke bende birkaç alanı takip edip, o alana gitseydim. Ne yazık ki şu halimiz dahi Türkiye’ye yeter durumda. Ben daha çok ortamın zorlayan bir alan olması tercih ederdim. Doping konusunda mecburen uzman oldum. Niye? Türkiye’de yaşadığım için, mecburiyetten uzmanlık yarattım. 
Örneğin şike konusunda ülkemizde, bazı gazeteciler bu alanda benim gibi mecburiyetten uzman oldu.  Ben bundan muzdarip değilim.

Baktığınızda L’Equipe’de, La Gazzetta dello Sport’da hemen hemen her branşa bir ekip düşüyor. Buradan da eğitimde, sanatta, bilimde gelişmeleri hiçbir şekilde tesadüf değil. Türkiye’nin uluslararası alanda başarılı olmasını beklemek mantıklı değil. Neden? Bir alanda çok da fazla farklılaşamazsınız. Toplum bellidir. Söz gelimi; sanatta, kültürde, bilimde, ekonomide, insan haklarında ilk beş arasında mı ki, sporda da beşi zorlasın! Bunlar toplumu aynasıdır ve birbirinden ayrı değildir.