31 Temmuz 2015 Cuma

Böyle Hikayeler Sadece Filmlerde Olmaz! Brian Clough...

Bir teknik direktörün hayatının filme çekilmesi pek de alışageldik bir durum değil. Futbolcu bakımından oldukça zengin konu başlıkları barınsa da bir teknik adamın filmi şaşırtıyor doğrusu. Üstelik yıllarca başarılarına rağmen en başarısız ve bir o kadar da sansasyonel geçen döneminin filme konu edilmesi ilgi çekici kılıyor. 

Filmin adıyla da alternatif arayanların uğrak adresi olmayı başarıyor. The Damned United (Lanet/Lanetli Takım) Brian Howard Clough aynı zamanda koca kafa benzetmesine yakıştırılan İngiltere futbolunun 44 gün süren Leeds United günlerini anlatan sinema ve spor resitali...

Şunu anlayabilirim; Alex Ferguson'ın hayatı ya da Manchester United'daki 27 yıllık görevini konu alan film. 27 yıl dile kolay. 657'ye bağlı devlet memuru gibi. Gel gitler de yaşandı ama "asil duruşunu" hiç bozmadı. Manchester United'la kazanmadığı kupa kalmadı. Kazandığı kupalar dışında dünyaca ünlü Cristiano Ronaldo, David Beckham, Wayne Rooney, Ryan Giggs gibi flash isimleri takımına, futbol dünyasına da kazandırmasında "baba" rolünü üstlendi.

Ferguson'ın filmi beyaz perdeye yansıtılmak istense "Boyhood" filmi gibi yıllara yayılarak çekilen bir film tadında olur. Muazzam ilginç bir hikaye çıkar mı bilmem fakat İngiltere ve Avrupa futbol tarihinin "efendisi" olarak vizyonda görmek şaşırtmaz. 



Pekala nedir aksi ve 1,5 aylık süreci konu eden filmin özelliği? Ya da neden birçok film için konu olabilecek futbol insanı olurken de Clough konu oluyor? Her şeyden önce bestseller kitap listelerinde bulunan The Damned United kitabından uyarlandığını belirtmekte yarar var.
Bazı kısımlarda Clough'ın geçmişine de dönüşler yapılarak 44 günlük süreci baz alınıp tartışmacı, açık sözlü, fazlasıyla objektif bir teknik adamdan söz ediliyor.

Şu kelimeleri dahi okuyunca ne kadar da çok Jose Mourinho'ya benziyor diyorum. Mourinho için hep derler heykeli yapılacak adam diye işte Clough heykeli dikilmiş adam.
Hatta üstüne filmi yapılmış, bir yolun ismi değiştirilip adı verilmiş ve de üstüne adına kupa düzenlenmeye başlanmış bir adam.



Birçokları tarafından gelmiş geçmiş en iyi teknik direktör olarak anılsa da 44 gün boyunca süren başarısızlığın sebebi neydi diye soru işareti oluşuyor. 
Bu soru işareti ile bağlantılı olarak bu başarısızlıktan önce devrim niteliğindeki başarılarını anlatmak açıklayıcı olacak.

Küme düşmemesi için Derby takımının başına getirilir. 2.ligde şampiyon yapar ve 1.lige çıkar. Sözünü sakınmayan menajerimiz yaptığı işleri, göğsünü kabartarak bir sonraki sene Derby ile şampiyonluğu görür.
Avrupa Liginde de yarı finalde elenirler. Bu kadar hırs küpü teknik adam bunlarla doymaz.



Gel gelelim Nottingham Forrest kariyerine... 
3.ligde oynuyorlar ve 1. lige çıkarması tabi artık bizi şaşırtmıyor ve yetmiyor şampiyon yapıyor. Clough üst üste 2 yıl şampiyonlar ligi kupasını (şampiyon kulüpler kupası) kazandırarak şampiyon yapar.
Hayal kursak bu kadarına kadar hayal edemezdik. Nottingham'da dolu dolu 19 yıl.

Ya başarısızlığı!
Derby'nin başındayken Leeds Utd. teknik direktörü ile ağız dalaşına girerler ve tüm Leeds camiasının nefretini kazanır tabii oyuncularında. Yinede Leeds United'da bir zaman sonra teknik adam olarak transfer olur. Transfer oldu olmasına ama yıllar önceki tartışmasını halen daha sürdürünce pek de hoş olmayan futbol anlayışına bürünür.
Ardından arka arkaya alınan mağlubiyetler kendisinin pinini çekmiş oldu.



Bir filmin baş kahramanı tavırlarıyla yaşıyor olması neden bir filme konu olduğunun tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Clough bunları kanıtlarcasına son sözünü de eklemeyi ihmal etmiyor. 

"Ülkedeki en iyi menajer olduğumu söyleyemem ama, kesinlikle ilk birdeyim.

30 Temmuz 2015 Perşembe

"Keşke Geri Dönebilsem" Monica Seles

Adına aldanıp sonuna kadar gitmemek gerek "sporsever" evet adı üstünde gibi duruyor, işin boyutu aşırılığa kaçınca boyut atlıyor. Fanatizm... 
Bir futbolcunun hayranı sahaya atlayıp belki formasını almak istiyor, ancak anında müdahale ediliyor. Basketbol bu konuda bir adım daha öte biraz daha yumuşak sevgi gösterileri yapılıyor. Çoğu zaman sporcu-tribün ilişkisinde espri konusuna geçiş olarak kahkaha tufanı oluyor.

Peki bir tenis hayranı olduğunuz Steffi Graf için "yapamayacağı" bir taraftar olabilir mi? Ne yazık ki evet! Bunları bir kenara not edelim. Çünkü okuyacaklarınız tüylerinizi diken diken edecek. Bu hayran (Gunther Parche), fanatizmi gözler önüne sermişti, üstelik kanlı bir şekilde. 
Parche, Graf'ın maçı olmamasına rağmen; Hamburg da gerçekleşen bayanlar tenis turnuvasının çeyrek final eşleşmesinde Monica Seles, Magdalena Maleeva karşısında üstün bir oyunla maçı kazanmaya koşuyordu.

O dönemde dünya 1 numarası Seles saha değişimi öncesi sandalyesine oturmuş son hamleyi nasıl yaparımın hesaplarını planlarken, tribünlerin arasından korta giren Parche, Graf'ın ezeli rakibi Seles'i hiç düşünmeden, acımasız biçimde bıçağı sırtına sapladı.


Seyirciler şoka girmiş, Seles'in korta akan kanı sesi olmuştu. Anında müdahale sonrasında gelen "bıçak yarasının derin olmayışı" bir nebzede olsa rahatlatmıştı. 
Bizler, sporseverler rahatlamıştık belki ama kısa süre içinde dimdik ayağa kalkan Seles'in psikolojisini alt üst etmişti.
Parche amacına ulaşmıştı. Hem yaklaşık 2 yıl kadar kortlardan uzak kalmasını başarmıştı hem de Steffi'yi 1 numaraya taşımıştı.

Bu kadar kanlı ve fanatik boyutlarda mı olmalıydı? Dünya'da günden güne şiddet, fanatiklik ve hayranlık kelimeleri daha çok tartışma konusu haline geliyor.
Kirli ellerin çekildiği, dopingin yapılmadığı, şikelerin ve paraların karışmadığı bir sporu konuşmak imkansız mı?

Açıkçası soru soruyu doğuruyor. Monica Seles kendini toparlayabilmesi uzun yıllar alsa da hayıflanıp kenara çekilmeyi tercih etmedi, kortlara döndü, Grand Slam turnuvaları kazanmaya devam etti.


Her ne kadar eski başarılı formunu yakalayamasa da. Durmadı, günümüzde çocuklarla pes etmemeyi, inanmanın ellerini sıkı sıkı tutmayı bizzat kendisi öğretti.

Bir haftadır oynanılan İstanbul Cup'ın onur konuğu olarak İstanbul'a gelip şereflendirmesi bir yana Eminönü'nde sokak tenisi etkinliğine katılarak bu tipteki organizasyonların önemini, tenisin gelişiminin üstüne basa basa tarihi yarımadanın Arnavut kaldırımlarında vurguladı.

"Sırtımda o acıyı hissedince öyle bir insanlık dışı haykırma duydum ki, kulaklarımı sağır etti. Farkında değildim ama o ses benden çıkmıştı." sözlerini okuyunca hayranlığın, fanatik boyutlara geçişinin çığlıkları oluyor.

Birileri yüzünden "keşkeli" cümleler kurulmamasını dört gözle bekliyor olacağım!


29 Temmuz 2015 Çarşamba

Düşünen Adam: Oktay Mahmuti

Neden her çocuk spor hayatına futbolla başlar? Basit bir cevabı var gibi. Kale ve top olduğunda oynanması kolay gibi duruyor. Peki sadece topa ihtiyaç duyan voleybol sporuyla da başlanabilir pek ala! Öyle değil mi? 
Başarıya giden pek de düz bir yol yoktur. Çoğunlukla engebeli, aksi olduğunda çıkışı da inişi de "keskin" olur. Sporu bir sanata benzeten Oktay Mahmuti, sanatçı edasıyla oyununa fırça darbeleri vurmaktan çekinmiyor.

Makedonya doğumlu başarılı koç, ortaokul yılları itibariyle ayağındaki topu eline alarak parkeli zeminin yolunu tuttu. Göz önünde tutulması gereken bir husus basketbolun başkentlerinden sayılabilecek Yugoslavya'da barınabilmek oldukça zor. Mahmuti'de bunu fark etmiş olmasından ötürü 20 yaşında antrenörlüğe yönelmiş.

Tam da çocukluk dönemlerinde Efes Pilsen'in başında olan ve 6 yıl takımının ipini göğüsleyen 6. adam olmayı başarıyor. Efes'i Efes yapan Oktay Mahmuti ve Ergin Ataman'dır. Tabi temelde Aydın Örs'ü belirtmeliyim. 90'lı yılların başı ile adeta basketbol okulu ortaya çıkardılar. 
Şimdilerde aynı etkiyi Darüşşafaka Doğuş'ta veriyor.


İlk koçluk deneyimini Eczacıbaşında geçirse de arkasından Efes, Benetton Treviso, Galatasaray, Darüşşafaka takımlarında beğenilen, disiplinli çalışma sistemi ve rekabetçi anlayışıyla onu takdir gören teknik adamlarımızdan yapıyor.
Tek başına bu savları yeterli görmüyor. Aynı zamanda oyuncuların ve sporda ilerlemek isteyen gençlerin eğitimlerini bir köşeye bırakıp tozlanmasını istemiyor. 

Kendisi oldukça iyi bir örnek. Antrenörlüğün yanı sıra eczacılık mezunu. Bir sporcu kendine verdiği değer ve bilgi ne kadar çok artarsa daha inovatif ve daha farklı bakış açısıyla yükselir. Elbette doğru zamanda doğru yerde, şansın ve tecrübeyi de ilave ederek. 


Zafer sarmalı artık Okatay Mahmuti'nin parmaklarındaydı. 2. ligden yükselmiş büyük yatırımlar yapılan, uzun soluklu sponsor anlaşmaları sonucunda aslında yeni gibi görünse de 101 yıllık köklü takımdan yenilikçi ve iddialı bir takım namı diğer "Daçka" Tbl'de soluğu aldı.

Eşi benzerine zor rastlanır türden başarıyı sahalara taşıdı. Bir üst lige çıktığı gibi ligi de 3. sırada bitirmeyi başardı. Koçun ve takımın yükselişi, ülkemizde maalesef sıkça görülen saha olayların ve şiddetin olmadığı takım olarak Euroleague'in de dikkatini çekmiş özel davetle (wild card) (keza bu başarıyı şampiyonluk sarhoşu Pınar Karşıyaka'da aldığını söylemek gurur verici.) Euroleague'de mücadele edecek 4 takımdan biri olmayı sonuna kadar hak ettiler.


Güçlü iradesiyle henüz son noktayı koymadı koç. Ülke basketbolu ve vizyonu açısından Avrupa'da da çok ses getirecek gibi.
Karizmatik, duruşuyla ve her maçta kendini maça kaptırarak sergilediği düşünen adam portresiyle... 

28 Temmuz 2015 Salı

Sessizlerin Sesi Hamza Hamzaoğlu

Bu yıl öğretmen olarak 5. yılına girecekti. Daha heyecanlı ve umutlu olan öğretmenimizi 1. sınıfları okutma telaşı sarmıştı. İlk gün için hazırlık yapsa da temelde tanışma ve oyunlarla geçirmeyi planlıyordu. Hoca öğrencilerine sordu: "İlk tanışmayı kim yapmak ister?". Arka sıralardan saçları özenle örülmüş, yakası jilet gibi ütülenmiş sıska bir kız konuşmaya başlar.
Bu düzen sırasıyla işlemeye devam etti. En son olarak ne olduğunun bile farkında olmayan, sessiz bir çocuk kalmıştı. Öğretmen "adın nedir?" diye sorarak sessizliğini korurken, hoca atıldı; "dedenin adı nedir?" diye.

- 7 yaşındayken Gümülcine'den Türkiye'ye göç ederler. Bir gece tek bir ışık bile seçilmezken Meriç Nehri'nden Türk topraklarına geçerler. Bir takım sorgulardan sonra İzmir'e taşınırlar. Sanki böyle birileri yokmuş gibi ne soyadları ne de kimlikleri vardır.

"Hamza" der küçük çocuk. "O halde soyadında Hamzaoğlu olsun mu?" diye soru cevap şeklinde hem kimliğine hem de okul hayatına büyük bir adım atar.
Kaçarak göç ettikleri için nüfus cüzdanına bundan yaklaşık 10 yıl sonra kavuşacaktır, yokmuş gibi yaşamaya mahkum kalarak.


Kısa zamanda okuluna, çevresine, derslerine adapte olmuş, arkadaşlarına fark atmıştı. Hamza futbol konusunda ayrı bir yeteneğe sahipti. Keşfedilmesi ve diğerlerinden sıyrılması, İzmir'in en eski ve prestijli takımlarından Altay'da yıllarca top peşinde koşmuş, koşturmuştur. 
Küçük bir pürüz vardır. Hamzaoğlu'nun kimliği olmadığı için lisans çıkartılamıyor, resmi maçlarda oynamasına engel teşkil ettiği için kimliğini çıkartmak için kolları sıvamıştır.
Bu konuda en büyük desteği de Behiç Funda'dan alır. 17 yaşında nüfusuna kavuşur.

Bir serüven gibi. Gizli, mücadelesinin peşinden koşan, para kazanmak için okul çıkışlarında çalışmaktan yorulmayan bir çocuk...
Bundan sonraki süreci çorap söküğü! Başarıları, efendiliği, ileri görüşlülüğü ve bazı aksilikler...
Hamza Hoca adını daha üst mercilerde duyurmaya başlamıştı. Önce milli takımda yardımcı antrenörlüğe sonra da Galatasaray'a başı dik ve her zamanki gibi sessiz. 
Bence çok daha ilerilere taşıyacak potansiyele sahip.


Futbolcuyken Avrupa'ya transfer olmadığı için pişmanlığını dile getiren Hamza Hoca neden antrenör olarak transfer olmasın?
Galatasaray'ın zor, sıkıntılı ve çıkmaza girdiği dönemde benzerini Akhisar'daki gibi yıkılmaya meyilli binasını sağlam irade ekleyerek yukarılara çıkarttı.
Hem futbol hem de antrenörlük kariyerinde çift kupa kazanan ilk teknik adam.

Bizim Guardiola veya Simeone gibi teknik adamımız olmaya aday güçte. Başarı köprüsünü Meriç Nehri'nin karanlık durgun sularını geçen küçük Hamza hayatının ne denli değiştiğini o gün anlayamasa da bugün ayakta alkışları sonuna kadar hak eden, yılmayan adam olarak köprüye merdiven dayamış durumda.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Tour de France 2015'e Froome Selamı

İnsanüstü çaba gerektirir o tırmanışları yapmak. Yeri geldiğinde arabaların bile 2. viteste çıkamadığı bölümlerden bahsediyorum. Bu sene Elmalı etabının da neredeyse dik denilebilecek tırmanışları zorlansalar da tırmanışın bitiş çizgisini gördüler.
Bu sene pek hoş olmayan görüntülere tanık olduk. Tam bir faciaydı etabın 3. günü. Oldukça sarsıcı zincirleme kazalar sonucu neredeyse %90'lık performansa geri dönüş yaptılar son etaplara doğru.

Tartışılacak, konuşulacak çok konu var ancak bunları bir kenara bırakıp, bu yıl esip gürleyen bir isim; güneşin sımsıcak sarı rengi gibi parlıyordu. Fransa Bisiklet Turunun genel klasman liderine verilen "sarı mayoyu" 7. etaptan beri sırtına geçirdi ve yarışın sonuna kadar adeta zırhlı yeleği gibi kuşandı.
Sadece bunu da yeterli görmedi Froome, hem dağların hem de genel klasman birincisi unvanlarını da arka cebine iliştiren 6. bisikletçi oldu.


Froome bunu ilk kez yapmıyordu. 2013 yılında kazandığı birinciliğinin üstüne koyu kalemlerle tekrar tekrar yazıyordu. Sky takımı Froome sayesinde gücüne güç katıyordu. Aslında buralara gelmesi de epey çorak yollardan, Afrika'nın kavurucu çöllü yollarını aşarak gerçekleşti. 

Dünya'ya gözlerini Kenya'da açmış olsa da Güney Afrika Cumhuriyetine geldi. Daha üst seviyelere çıkmayı hedeflemiş birisi için Avrupa'ya gözünü dikmişti. Babası duruma el koyarak Britanya lisansı altında yarışmasının tüm yollarını açtı.

Tırmanış konusunda "gücün", zaman karşısında "hızın" anlamını içeren yol bisikleti yarışçısı olarak bisikletini omuzladı.
2010 yılı itibariyle Team Sky takımına geçerek radikal bir karar aldı. Takımının satır aralarındaki boşlukları tamamlayıp ruhunu ortaya koydu.


Bundan sonrasında tırmandığı yollarda inişe geçmek tadındaydı. 
Gücün; inanmaktan, istemenin; güvenmekten, hırsın; çalışmaktan, beraberliğin; takım oyunundan geldiklerini anlayan bisikletçiler var oldular, olacaklardır da. 
Her zaman dile getirmekten çekinmediğim, favorilerimin arasında olan bisikletçi Andre Greipel 21. etap olan Sevr ile Champs Elysees Bulvarı arasındaki yaklaşık 110 kilometrelik parkuru gururla söylebilirim ki Greipel kazandı.

Bu yıl Tour de France'de 4 galibiyete ulaşırken, toplamda Fransa Bisiklet Turu kariyerine 10 etap galibiyetiyle onurlandırmıştır. 


Bu sene pek bir curcunalı geçmiş olsa da 2016'ya çok iyi hazırlanmış Fransa grubu olacağı kesin aksi takdirde tahtlarını yerinden sallamaya çalışan başka bisiklet turları zaman kaybetmez.











 

25 Temmuz 2015 Cumartesi

3 Gün, 2 Tenisçi ve 1 Wimbledon Maçı

Tribünler tıklım tıklımdı. Aralarından 2 çocuk sıyrılıyordu elit ve Londralıların arasından. Saçlarını güneşten koruyan Wimbledon şapkaları ile korttaki top toplayan çocukları andırıyorlardı. Farklılıkları şuydu ki biri Amerikalı John Isner, diğeri ise Fransız Nicolas Mahut'u destekliyordu.
Çocuklar kendilerinden öyle eminlerdi ki yapılan hataları, sliceları veya passing shot winnerı tartışıyorlardı. Sadece bu iki çocuğu değil, seyircilerin tümünü de hatta Isner ve Mahut'u da gafil avlayan bir mücadele olacaktı.

Telaşla bekliyoruz, heyecanlanıyoruz izlerken, sonra ne olduğunu bile anlamadan maç bitiveriyordu. İşte sıradışı bir maç üstelik çok uzaklara gitmeyin bundan sadece 5 yıl öncesi. Henüz yeni açılışı yapılmışken, tenisin hakkının verildiği maç/maçlar alkış koparıyordu.
Wimbledon'da hemen her gün 40 bin kişinin izlediğini de düşününce müthiş bir atmosfer. Her oyun tüm kurallar gereğince oynanıyordu. Biri hariç, kuralların ötesinde...


Isner ve Mahut karşılaşmasına hazırlanın!
Isner ilk seti 6-4 kazanmasını bildi. İlk setin ardından bu yenilgiye pabuç bırakmayacağını belirten 6-3 ve 7-6'lık setlerle kazandı ve Mahut bir de durumu 2-1'e getirdi. 
Maçın baş döndürücü olacağı bu noktayla birlikte ayrı bir ivme kazanacak. 
Isner 4. seti 7-6 alıp durumu beraberliğe getirdi. Havanın karamasıyla maç ertelendi.

Ertesi gün, son setinde akıbeti 6-6 olunca oyun"tie-break" taşındı. Enteresan ve bir o kadar "yok artık" dedirten bir maç vardı toprak kortların efendisinde. 2. günün sonunda tie-break de 59-59 beraberlik hakim ve maç hakemi Lahyani yine havanın kararması sonucu ertesi güne erteledi son seti.


Maç rekora/rekorlara koşuyor, Wimbledon tenis turnuvasının tarihi maçı olarak tribünlerde, Londra sokakları da ağızdan ağza dolaşıyordu.
Maçın 3. gününde karşılaşmanın saatler öncesinde tribünü, en uçtaki tepeler dahi yerini almıştı. Sanki final maçı oynanıyormuş gibi alkışlar ve ıslıklar donattı kortu. Maçın sonunda ya da 3 günün sonunda gülen taraf Isner'di. 
Tie-break 70-68 bitince, seyirciler maç hiç bitmesin dercesine süzülüyordu.


Maçı bu kadar uzun kılan buldukları servis kırma şanslarının değerlendirememesi oldukça etkiliydi. İnsan gerçekten böyle bir maçın bitmesini istemeyebilir. Yine de burada kazanan tek başına Isner olarak görmemek gerek. Her oyunda aynı azmi göstermek, yorgunluğun arkasına sığınmamak bu maçların büyüsüydü. 

Seyircilerin arasındaki iki çocukta maçın sonunda birbirlerine sarılıp, aldıkları hazzı anlatıyorlardı umarsızca. İkisi de maçın en başındaki gibi tek bir tenisçiyi desteklemek yerine ikisini de alkışlıyor, kazanan kim olursa olsun sevinç cümleleri kuruyorlardı.
Bu muazzam maçın tarafı da olamazdı zaten.

Vaziyeti ahval böyle olunca rekorlu maçtan bazı notlar düşmekten keyif alırım.

  • 183 oyun - 16 kez servis kırma (Mahut 1 kez, Isner 2 kez kırabildi.)
  • 980 puan oynandı. (Mahut 502, Isner 478 puan)
  • En uzun tenis maçı rekoru (11 saat 5 dakika) 
  • En uzun set rekoru (5. set / 8 saat 11 dakika)
  • En fazla oyun olan set rekoru (5. set / 138 oyun)
  • En fazla oyun olan maç rekoru ( toplam 183 oyun)
  • En fazla "ace" yapan oyuncu rekoru (Isner 112 ace, Mahut ise doğal olarak 2. oyuncu)
  • En fazla "ace" yapılan maç rekoru (toplam 215 ace)


24 Temmuz 2015 Cuma

Çocukluk, Hayranlık... Marc Salyers

Annemize, babamıza duyduğumuz sevgi sonsuz bir ölçüdür. Başka bir sevgi, daha doğrusu hayranlık uyandıran bazı insanlar vardır. İlkokul döneminde daha çok öğretmenlerimiz oluşturur bu kategoriyi. Ancak bir adım ötesi sporculara ve müzisyenlere duyulan "gusto" tarifsiz bir duygudur.
Duvarlara ve dolaplara asılan posterler günümüzde yerini akıllı telefonların ekran teması alarak yerini alsa da aynı duygular devam etmekte. 
Özellikle kendi adıma üye olduğum spor dergisinin her ay verdiği posterleri merakla beklerdim. Ama benim için öyle biri vardı ki popüler olmadığı için posterini bulmak pek mümkün değildi.

Bursa bir zamanların basketbol şehriydi, bu unvanını kaybetmiş gibi dursa da bu konudaki çalışmalarını ve yatırımlarını yeniden ortaya koymaya hazırlanıyor. 2003 yılı Oyak-Renault takımının yaptığı transferlerle bomba gibi düşmüştü.
Bu transferlerden biri de Cimberlo Novara takımından Marc Salyers'dı. 
Hakikatte o dönemlerde lige ve Nba'de damga vurmuş çok isimler vardı. Allen Iverson, Tim Duncan gibi çok mühimler konuşulurken ilgimi daha çok Salyer'ın kendine has oyun stili çekmişti.


Kendini pek fazla kanıtlayamamış, Nba'de draft edilemeyince şansını Avrupa Basketbol Liginde denemiştir. Belki çok büyük başarılara imza atamadı lakin basketbola olan tutkumu perçinlemiş, üzerine bir maçta beni kırmayıp gülen yüzüyle fotoğraf dahi çektirmişti. 

Reno'ya geldiği sene yüksek sayı yüzdesi ve ribaund ortalamalarıyla Fenerbahçe'nin transfer listesine alınmıştı.
Oyak Renault'taki sezonunda TBL'de sayı kralı olması üst seviyeleri ve takımını sırtladığının göstergesiydi.
Çok iyi bir oyun sergilemesine rağmen bir türlü istediği takımlarda yer alamamıştı. Bu sefer Fenarbahçe'ye transfer oldu ki ilk beşte kendine yer bulamadı. 
Bu tip oyuncu çok var muhakkak ama doğru zamanda doğru yer kavramı bu noktada devreye giriyor.



  Daha sonraları Chorale Roanne Basket formasını giydiği dönemde Euroleague sayı kralı olmuş, bunun üzerine Alphonso Ford Traphy ödülüyle dikkatleri çekmeyi başardı.
Nba'de böyle narin oyuncular çok uzun soluklu barınamadığı için devam edemiyor. Kendini tam anlamıyla ispatlayamadı. Birçok sporcu bilmeden, kitlesini kendine hayran bırakarak o şehirden ayrılıyor.

O fotoğrafa bakınca kendi halime gülüyorum. Yine de Salyers'ın maçlarını takip etmeye çalışıyorum. Büyük ihtimal yakın dönemde basketboldan emekliye ayrılacak olsa da anılarım ve hayranlığım pek tozlanmamış.


23 Temmuz 2015 Perşembe

Biz Gerçekten de Çılgın Türkleriz! 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası

Üzüntülerimizi nasıl yüksek sesle paylaşıyorsak, sevinçlerimizde nara ata ata tüm dünyaya duyuruyoruz. Bunlar bize has tepkiler. Gözleri fal taşı gibi açılmış çok Avrupalı gördük. Aşırı reaksiyonlarımız oldukça ünlü. Bir de bunlara tüm işimizi gücümüzü bıraktığımız spor devreye girince değmeyin keyfimize.
Unutulmaz futbol maçlarımız var. Anımsadıkça ellerimizin ter olduğu, kalbimizin sıkıştığı. Futbolda son dakika takımı olmaya alışmıştık. Fakat basketbolda da son saniyelerin takımı olmamız gibi bir özelliğimiz var. 

2010 Dünya Basketbol Şampiyonasını Türkiye olarak domine etmiş durumdayız. Üstelik turnuvaya ev sahipliği yapıyoruz. Kayseri, İstanbul, Ankara ve İzmir şehirlerinde oluşuyla duruşumuzu gösterdik. 

Rahat ve takımımızın birlikte oynama süreci için prova niteliği taşıyan bir gruptaydık. Yunanistan ve Rusya takımlarını da ayırmazsak yanlış olur. Bu iki takımı gamsız bir şekilde üstesinden gelsek de en çok şaşırtan Porto Riko ile başa baş mücadele geçirmiş olmamızdı. 79-77'di yensek de rağbete de düşmememiz için uyarı niteliğindeydi.

Son 16'ya grubumuzdan 1. olarak çıkmamız avantaj sağladı. Fransa ile karşılaşmamız moral depolamış millilerimiz için tam bir meydan okumaydı. Ki Fransayı farklı yenerek iştahımızı kabarttı. Altını çizmek istediğim husus ise seyircilerimizin sadece İstanbul da değil diğer üç şehirde de "bizde buradayız" dediler. Korkularımız yersiz çıktı.



Milli duygular insanın tüylerinin diken diken yaparken üstüne küçüğünden, yaşlısına tribünlerin merdivenleri iğne atsan bile yere düşmeyecek kıvamında olunca insan ayrı bir gururlanıyor. 
Nba'de her maç için bu cümleler kurulabilir ve normal olarak karşılansa da bizlerde yavaş yavaş aşılıyoruz.

Sadece iyi oynamak da yetmez şans da bizden yanaydı. Bu yönüyle elinde sihir çubuklarıyla seyreden seyircilerimize, orkestra şefi havasıyla komut veren tribünlere de teşekkürü borç bilirim. 

Artık finale adım adım yaklaşırken çeyrek finalde Slovenyayı geçerek rahat bir nefes alıyoruz. Bu nefesi birazdan 40 dakika boyuncada tutma erdemine kavuşup son saliseler de soluksuz Türkiye çığlıkları olarak geri dönecek.

İnanıyorduk finalde olacağımıza küçük bir engel vardı. Yarı finalde eşleştiğimiz Sırbistan maçı sanki final havası estiren, saçımızı başımızı yolduran bir maçtı. 
Çok da iyi başlamadığımız, hücum eden rakibimizi durduramadığımız, kötü oynanan oyuna rağmen maçın içinde kalmayı ve galibiyet umutlarını yitirmeyen milliler, ilk üç çeyrekte zorlansak da maçın son çeyreği etkili savunmamızla duvara toslayan Sırbistan vardı.



Bitime 4,5 "saniye" kalırken durum 82-81 Sırbistan lehineydi. Oyuna kenardan başlayan millilerimiz, öyle bir top almalıydı ki ya hemen turnikeye gidecek ya da şut çekecekti ki bu da garanti değil. 
Savunması ile set oluşturan Sırbistan Kerem Tunçeri'nin turnikesine engel olamadı. Durum böylelikle 82-83 geldi. Çocuklar gibi şendik. Tüm takım sahayı sevinç naralarıyla donatırken hakem düdüğü çaldı. 0,05 salise kalmıştı. Ne olacak demeyin basketbolda az önce de gördüğümüz üzere saliselerin çok büyük önemi var.
Orada da kaya gibi duran Semih'in bloğuyla nefes kesen  son çeyrek izlettirdiler.
Bu basket de basketbol tarihine geçmeli. Bir de aralıksız 10 kez Kerem Tunçeri adının tekrarlanması. 

Finalde basketbol devi Amerika'yla karşılaştık. Kevin Durant takımını sırtladı. MVP olmayı da hak etti. Altın madalya alamadık belki ama müthiş maçlara turnikeler yolladık. 


22 Temmuz 2015 Çarşamba

Kazanmaya Aç Zlatan lbrahimovic

"Kimse benim buralara geleceğime, bu kadar başarı yakalayacağıma inanmıyordu. Herkes hakkımda boş boş konuşuyordu. Beni büyük ağızlı biri olarak görüyorlardı. Bilmiyorlardı ki bu çocuğun vizyonu onların hayal edemeyeceği derecede büyüktü. Çocukluğumda hep buraları düşledim. Ve sonunda işte buradayım." 
Kendinden emin, samimi ve iddialı bir konuşma yapar. Bence sözlerinin son derece doğruluğunu kanıtlıyor. Takımla uyumu ve attığı muhteşem golleriyle. 

Neden bu kadar dik durduğunu ve hayallerinin ucu bucağı olmadığının sebeplerinden biri çocukluğu elbette ki. Bosna Savaşının tam ortasına kalan babası, ceplerindeki parası ekmek almaya yetmiyorken köyleri işgal altına alınmıştı. Çareyi de göç etmek de buldular. 

Zlatan İsveç'te doğmuştu ama göçün ve suçun yoğun olduğu bölgesi Rosengard'a taşınmışlardı. Evet halkı zengindi, lüks otelleri ve masallardaki gibi caddeleri vardı. Öte yandan alkol ve uyuşturucunun merkezi olmuştu. Ailesi bu kadar mücadele etmişken Zlatan "boş" insan olmak istemiyordu. Her ne kadar kolay yoldan para kazanmak olsa da.

O farklıydı ve başarı yolun sonundaydı. Yoluna devam etti. Her şeyin kendisinde başladığını fark ettiği anda futbol kurtardı o bataklıktan. Çıktığı yolda öyle bir ışık olacaktı ki milyonlar tarafından hayranlık uyandıran, dünyaca ünlü futbolcular sıralamasında ilk sıraları zorlayan isim olacaktı.


Babası savaş yılları yaşamış, İsveç'e geldikten sonra fakirlik içinde olsalar da oğullarını bir nebzede olsa yüzlerini güldürmek için varını yoğunu ortaya koymuştu. 
O koca yürekli babası Zlatan'ın hazırlık kampına gidebilmesi için 1 aylık maaşını oğluna verip evlerinden atılma pahasına da olsa "biz senin arkandayız" mesajını inanan gözlerle bakmasını öğretti. 

Her zaman belirttiği; hayattaki en önemli iki şeyin disiplin ve saygı olduğunu belirten Ibrahimovic sergilediği futbolla orta sahadan attığı gollerle ispatlıyor.
İngiltere'ye attığı tarihi gol, muazzam gol bundan daha iyisi olamaz dedirten cinstendi. İngiliz takımlarına gol atmamışsanız iyi bir futbolcu olamamışsınızdır der Zlatan. Ancak o sadece bir maçta 4 gol atarak, ki son gol kelimelerin yetersiz kaldığı halen daha adrenalin depoladığı gerçeğini gösterdi.


İsveç'in yalın, modern ve yaşam kalitesinin üst düzey olduğu Malmö'de futbol oynamaya başlamıştır. Aynı ülke benzer şehirler, farklı Zlatan...
Premier Lig'de Arsenal'in kapısını çalar. Wenger - Zlatan uyuşmazlığı oluşunca ertesi gün Ajax'la anlaşarak yıllar sonra Wenger'e kim olduğunu göstereceğinin sinyallerini adeta saçacaktı. 

Zlatan " başarıya aç, hırslı ve disiplin kelimelerinin tanımlarını yeniden yazıyordu. Başarıları, şampiyonlukları, sevinçleri, kazanmaya olan açlığı...
Ya da şu anda uyuşturucu satmak ve kullanmaktan yıllarca hapis cezası almış bir Zlatan da olabilirdi. 


PSG'de her defasında mutlu olduğunu belirtse de bu sezon transfer haberleriyle gündemden düşmüyor. Bu konuda Galatasaray taraftarı sosyal medyada da Ibrahimovic'in takıma gelmesi için de özel çalışmalar yapıldı.
Taht kurmuş bir kere!


21 Temmuz 2015 Salı

Dotsie Bausch

Hep konuşuruz "bu çocukta yetenek var, geleceğin futbolcusu, tenisçisi..." vesaire. Bir de bu hayatların, yeteneklerin mutfak kısmı vardır.
Nereden nasıl geldikleri gibi. Bu sadece sporcular için geçerli değildir aslında. Belki de her ay faturalarınızı ödemek amacıyla gittiğiniz bankanızda ki gişe yetkilisinin yaşam mücadelesi, bilmediğiniz sporda Türkiye derecesi veya çok yetenekli olduğu bir spor branşını çalışmak zorunda kaldığı için bankada çalışıyor olması.

Nice vardır böyle yaşam savaşımları. Şu an bu yazıyı okurken "işte bu benim" bile diyor da olabilirsiniz. Kendimi bizzat görüyorum ve içimde hep spora olan bu ilgim sıcacık duruyor. Her an alevlenebilir bir durumda.

Alışılagelmişin çok dışında bir hayat hikayesi var ki ilham verici! Bu sefer uçurumun kenarına gelip de yılmayan bir kadın! Genç yaşta mankenliğe başlayıp sıfır beden olma tutkusuyla Anoreksiya  olan Dotsie Bausch'ın ilginç yaşamı.
Hayatının anlamını bilmeden içinde beslediği ve kalbinin söküp attığı hayatı.



Yakalandığı anoreksiya hastalığı ile ölümle burun buruna gelen Dotsie'nin bitmek tükenmez olan zayıf olduğu halde zayıflama çabaları onu "neden yaşıyorum" sorusuna dahi iter. Dotsie çıkmaza girmişti bir kere enerjisi tükenmiş, sorunlarını unutmak ve "son" vermek için kokaine başlamıştı. 
Sona yaklaşmıştır.

İçten içe bu içler acısı durumuna dur demek istiyordu. Aslında ilk adımını bu hastalıktan bir nebzede olsa kurtulmak için doktora gider. Yavaş yavaşta olsa terapiye cevap verir. Ağır geliyordu. Podyumlarda o narin vücudunu sergilediği zamanlar aklına gelince.

Bu durumu fark eden doktoru terapinin yanında daha önce hiç uğraşmadığı bir sporu yapması için tavsiyede bulunur.
Karar kıldığı spor branşının seçmesi çok da zor olmadı. Dotsie için her daim kendini özgür hissettirip tıpkı uçmayı yeni öğrenen bir kuşun göğe yükselişi gibi rüzgarı hissedebileceği bisikleti seçer. Yaşına aldırmadan.
Üzerinden attığı melankoli havasını hiç haberi olamayacak başarıların habercisiydi.



O küçük ve güçsüz ruh halinden arınıp artık bir hasta muamelesinden çok sporcusunu yarışlara hazırlayan antrenör edasıyla bakıyordu doktoru. 
Hangi spor olursa olsun 26 yaş spora başlamak için epey geç. İçindeki cevheri keşfeden Dotsie'yi Olimpiyatlarda gümüş  madalya, 7 Amerika şampiyonluğu bekleyecekti. İlerleyen yaşına rağmen (42 yaş).
Kim bilebilir içinizdeki ışığı ortaya çıkarmadıkça.

Albert Einstein'ın dediği gibi "Hayat bisiklet sürmeye benzer. Dengeyi korumak için ilerlemek gerekir."

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Le Tour de France 2015 Finale Adım Adım

Beklenenin aksine güneş yüzünü gösteriyordu. Pedallar çevriliyor, vitesler değiştiriliyor, boşalan su mataralarının yerine yenileri alıyor. En prestijli bisiklet turu olan Le Tour de France bu sene tam anlamıyla skandalların göbeği haline geldi. Her sene merakla beklenen finish'i kim görecek diye sorarken, bugün yeni bir aksiyon oldu mu diye sorar olduk.

Her yıl şölen gibi geçen bir tur düşünün. Etrafta iki, üç katlı evler, yemyeşil doğa, hafif hafif esen rüzgar gün yüzüne çıkarken üstüne bir de "sarı mayoyu" kim kazanacak telaşı neden 102'ncisi düzenleniyor sorusunu cevaplar niteliğinde.


Bu sene bu şölene biraz karmaşa ve skandallar karıştı. Peşini bırakmayacak gibi de duruyor. Bugün itibariyle 16 etap geride kalırken akılda kalan trajik haberler turun önüne geçti.
İlk etabın beklendiği gibi başlangıca yakışır etap olması yanı sıra Avustralyalı bisikletçi (BMC Racing takımından) Rohan Dennis kazandı.
2. etabın galibi hiç şüphesiz benimde favorilerim arasında olan Alman Andre Greipel oldu. Hızını kesmeyen skandallarda yeni yeni baş göstermeye başlayacak.


Ne yazık ki 3. etapla birlikte işler çığırından çıkacaktı. William Bonnet'in düşmesinin peşi sıra sarı mayonun da sahibi olan Fabian Cancellara'nın da aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kadar bisikletçinin zincirleme kaza sonucu yarışı yarıda bırakmak zorunda kaldılar. Normalde nadiren görülen yarış direktörü kararıyla 20 dakika durduruldu.

Fransa Bisiklet Turu yaşadığı zorluklarla mücadele ederken Andre Greipel'in kazandığı 5 .etabında yarışın 25. kilometresinde başlayan yağmur etabın kaderini belirleyen bisikletçilerin neden olduğu yeni bir zincirleme kazada yarışın gözdeleri düşünce, sıralamalar yer değiştirdi.



Tam yarış istenilen düzeye geldi, güneşe merhaba dedikleri zamanda olanlar oldu. Kaderin peşini bırakmadığı Tour de France'de yarışa 1 kilometre kala sarı mayonun sahibi Tony Martin takım arkadaşının da dahil olduğu zincirleme kazada köprücük kemiği kırıldı.

Turun büyük facialarından biri de yaralı bisikletçilere sağlık ekibinin ulaşması uzun süre alınca olumsuzluklar boy göstermeye devam etti. 


Ne tur ama dedirtiyor insana. Esasında bisiklet turlarında kazalar sık olmasa da karşılaşılır bir durum. Ancak bu yılki kazalar keyif alınan bisiklet turundan ziyade "acı" ifade ediyor olmasıydı.

Ardı arkası kesilmeyen skandalların bir yenisi de bu zamana kadar turun liderliğini sürdürdüğü Chris Froome'un doping yaptığı  iddiaları ile çalkalanırken internet ortamında antrenman bilgilerinin çalındığı belirtildi. Tam anlamıyla ortalık karışmış durumda.


Koşulan bisiklet yarışlarının yerine talihsizlikler yer alması oldukça çarpıcı. Finale çok az kala heyecan dorukta. An be an takip ettiğimiz Le Tour de France için nefesler tutulmuş durumda.


16 Temmuz 2015 Perşembe

Futbol Mücadele Gerektirir! Grafite...

Futbolcuların bir kısmı parasızlıktan doğan mecburi bir kaçış olarak başlamıştır. Kimilerinin de gerçekten de yeteneği uluslararası alana yayılmıştır. Keşke herkes anne babasının elinden tutup teşvik edilse. Bazı hikayeler var ki içinde bunların hepsini barındırır. Duygusaldır, fakat sevdiğine sonunda kavuşur.
Evlenmişti, üstelik bir de kızı olmuştu. Kızı için süt, mama ve bebek bezi gibi ihtiyaçları vardı. Aklında hep futbol hayallerini kursa da gerçekler ortadaydı. 21 yaşına kadar futboluna kavuşamadı belki ama o asla vazgeçmedi.

Tam bir "baba" sıfatıyla ailesine para kazandırmak için çöp poşeti satıyordu. Usanmadan kapı kapı dolaşarak. Artık zaman onun için çıkmaza girmişti. Futbolcu olabilmeyi geçmiş, aç karınlarını nasıl doyurabilirimin hesaplarını yapıyordu. Lakin yılmadı!
En çok babasının söylediklerini dikkate aldı. Onun için babası kahramandı. Sadece nasihatler konusunda değil ailesinin bakımı için de babası kucak açmıştı.


Ve Edinaldo Batista Libanio için fırsat kapısını çalmıştı. Sao Paulo'daki SE Matonense takımında profesyonel anlamada kariyerine başlamıştı. O anlar ve birkaç ay öncesini düşününce mucizeydi. Teknik direktörü eski bir arkadaşına benzetiyordu Batista'yı. Ve bir gün Batista'nın formasını getirdiğinde arkasında Grafite yazdığını görünce yıllarca süre gelen Grafite'nin öyküsü yazılmaya başlanmıştı.

Bol gollü kariyerine sahip olmasına rağmen çok fazla takım değiştirmek zorunda kaldı. Rotasını Kore'ye bile çevirmek zorunda kaldı. Kore'de buhranlı günler geçirmelerine karşın yeniden soluğu Sao Paulo'da aldı.
Burada kazandığı kupalar özellikle FIFA Dünya Kulüpler Kupası derken ünü yayılmış, Avrupa transferi gündeme gelmişti. 
Tek dikkati çekilen futbol kulüpleri değildi. Önce annesinin kaçırılması ne yazık ki daha sonralarında ırkçı saldırılara maruz kaldı. Grafite yaşadığı korkunç anları acı bir şekilde özetliyordu.
"İlk başta herkes benim tarafımdaydı ama sonlara doğru etrafımda sadece ailemin ve birkaç arkadaşımın kaldığını gördüm." 


Olumsuzluklara boyun eğip kaçmadı. Geride bıraktı, önce Le Mans'a sonra da Wolfsburg'a transfer oldu. Ağları delecek, Bayern Münih'e zor anlar yaşatacak Grafite usul usul geliyordu. Bağırmıyordu "ben buradayım" diye. Bayern Münih'i 5-1 topa tuttukları maçta insanüstü çabalarıyla orta sahayı 5 oyuncuyu çalımlayarak topuğuyla muazzam şekilde vurup bir gole imza attı. 
Unutulmayacak bir finaldi.

Gol krallığı, kırılan rekorlar bu başarıları sürükleyen şampiyonluk. Grafite sadece yapmak istediği işi futbolu oynamak isterken hayatını sessizce izlemek istemedi. Bundes Liga'ya ve de Almanya'da altın harflerle yazdırdı, o meşhur "Grafite'yi".


Hayatının dönüm noktasında olan çok insan vardır. Bazen çok para kazanmışsınızdır. fakat mutlu değilsinizdir. Hedeflerinizden sapmışsınızdır rotayı bulmakta güçlük çekiyorsunuzdur. Rota sizsiniz! Yaşınız, cebinizdeki para durumunuz ne olursa olsun yörüngeyi kendinize çevirin.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Gasol Kardeşliği

Odanın ışıklarını yaktılar. Kardeşinin gözünü kapatıp küreyi çevirdi. Eliyle bir noktayı seçti. Tatlı ve şirin gülümsemesiyle tek gözünü araladı. Dünya kocaman bir yerdi. Endişeliydi ama abisi ona göz kırparak "bak artık Amerika rüyamız gerçek olacak" dedi. O sıcacık sarılmaları yıllarca samimiyetini koruyacaktı. 
Onların hikayesi Pau Gasol'un Nba gidişiyle başladı. Bir küçük girizgahı İspanya'dan yapsalar bile.

Sporcuların çocukluğundan başlayan hayat serüvenleri Pau içinse basket hayatı 18 yaşında Barcelona ile başladı. Kısa sürede de hem Avrupa camiasında hem de tüm basketbolcuların hayallerini süsleyen Nba tarafından dikkatleri üzerine çekti.


Asıl parlamasını şimdi yapacaktı. Yeni bir yıldıza hazırlar mıydı yoksa Pau bunu kaldırabilir miydi? 2001 senesinde Nba draftında 1. tur 3. sırada Atlanta'ya draft edilerek Avrupalı oyuncular arasında en geç draft edilme rekorunu da kırmış oldu.
Ancak Atlanta Hawks Gasol'un elindeki cevher olduğunu fark etmeyip kendi elleriyle Memphis Grizzlies'e takas etti. 

Uzun boylu olmasına rağmen  'baby face' yüzü cılız görüntü sergilemesi tedirgin bakışlara sebep olsa da artık Nba'in havasını solumuş biri olarak mental ve vücut açısından istenilen seviyelere geliyordu. Aynı yıl içerisinde koleksiyonuna yılın çaylağı seçilerek ilk Avrupalı basketbolcu olmayı da ekledi.


Milli takımda ve Avrupa da gösterdiği narin oyuncu profili; kendine hayran bırakan top tekniği ve bilek hareketlerinin esnekliği sayı üretmesinde yardımcı oluyordu.
Bazen bir oyun kurucu gibi sahayı koşuyor bununla yetinmeyip orta mesafeli şutlarla istatistiğini yukarı çekerken bazen de bir pivot gibi smaç basabiliyor.
Pau Gasol attığı şutlarının yanı sıra asist yaparak da attırıyordu. Yapı ve düşünce itibarı ile 4 numaralı yani "power forward" en uygun adamıydı.

Cevap verme arzusuyla Memphis'te lider kıvamına gelmişken Los Angeles Lakers hediye paketinin fiyongunu çekti. Üstelik bu noktada kardeşi Marc Gasol devreye girecekti.


Marc abisinin Nba'de oynamaya başlamasıyla ailesi ile birlikte Amerika'ya taşındı. Küre aklına geldi ama o heyecan yoktu içinde. Çünkü daha pişmesi gerektiğinin farkındaydı. Liseyi bitirir bitirmez Barcelona'da oynamaya başladı. Tıpkı abisi gibi.
2008 yılı ile abisini de kapsayan takasla Memphis'in yolunu tuttu.

Birçok taraftarın ve takımın peşinden koştuğu Pau Gasol'u armağan etti. LA taraftarları şampiyonluk için umutları yeşerdi.


Pau ve Kobe Bryant ile üst düzey oyun sergilerken Batı Şampiyonluğunda tadına bakmış oldu. Bu lezzetleri sıcağı sıcağına Nba Şampiyonluğu ile taçlandırdı.

Hiçbir zaman Marc abisi gibi tam bir performans sergilememiş sanki onu tutan bir şeyler varmış gibiydi. Benim için Gasol kardeşler bir elmanın yarısını paylaşmıyorlardı. Pau %60'ı oluştururken Marc %40'lık oran sergiliyordu. Yinede birlikte sahadayken akıllarda unutulmayacak izler bırakıyordu.


Bu yılda EuroBasket 2015'de B grubunda Milli takımımızla aynı grupta İzlanda, İtalya, İspanya, Almanya ve Sırbistan ile eşleşecek olmamız Gasol kardeşlere ayrı bir parantez açmamız gerekiyor.
Lakin Marc ailesiyle tatil yapmak ve kişisel sebeplerini belirterek milli takımımız için iyi haber İspanyolları şoka uğratan haber olarak katılmayacağını belirtti. 
Navarro, Calderon, Rubio gibi önemli isimlerde forma giymeyecek.

 

14 Temmuz 2015 Salı

Tanıştırayım "Futbol Fabrikası" Porto

Spor ve ticaret ne kadar zıt kelimeler gibi dursa da, birbirlerini besleyen akarsu gibidirler. Bir noktada buluşurlar ve güldür güldür akmaya başlarlar. 
Sporun paraya dökülüp ticarethaneye dönüşmüş olması sıkıntılı bir durum olsa da gelişen yeni sektör haline büründü. 
Açıkçası sporcuların bu durumdan şikayetçi olmamaları, sporun spordan çok ticarete dönmesi onların işine geldi. Öyle ki atılan her imza kasalarını doldururken, oynama arzularını giderek artması tüm takımların iştahını kabartıyor.

İşin aslı bu kadar geniş alanlara yayılmış birçok spor branşı binlerce sporcu yetiştirmiş, özellikle futbol bu konuda kasıp kavuruyor. Barcelona, Real Madrid, Chelsea, Bayern Münih gibi devleşmiş takımlar futbolcuları altyapıdan yetiştirip, eğitmekle kalmıyor, sonrasında da bonservis ve yetiştirme bedelleriyle veresiye veren/peşin satan adam tablosundaki küstahlığıyla cepleri milyon Euro'larla dolup taşıyor.
Yalnız dikkatinizi çekmek isterim saydığım takımlar dünyanın en uç noktasına bile gitseniz herkesin sıralayacağı takımlar.
Ancak öyle bir takım var ki bu konuda "Futbol Fabrikası" unvanını almak da ne kadar haklı olduğunu kanıtlar dercesine gururlanıyor.


Porto Spor Kulübü namı diğer "Ejderhalar" Primeira Liginde aralıksız bir şekilde var olmuşlar, üstün performanslarıyla Lig şampiyonluğunda adını hep bir numarada yazdırmayı istinasız bilmişler. Yanı sıra Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Liginde şampiyon olup başarılarını perçinlemişlerdir.Her ne kadar yakın zamanda Uefa'da sessizliklerini korusalarda.

Bu başarılarını elbet konuşuruz fakat şimdi konumuz Porto'yu diğer takımlardan atipik kılan nitelik henüz tanınmamış genç futbolcuları takip edip, yetenek avcılığı kılığına giren ve ucuz fiyata takımın kadrosuna katmayı, dudak uçuklatan meblağlara satmasıyla ün salmış. 
Bu konularda kılavuzluk eden takım olmayı başaran ilk takım.


Hepimizin çok iyi bildiği bir oyuncuyla açılış yapmak isterim; Mario Jardel; 16 milyon dolarlık karla Galatasaray'a geldi ama efsane oldu! Portonun altyapısından gelen Carvalho; 30 milyon euro'ya ve yine Ferreira 2 milyona euro ve Bosingwa 1 milyon euro'ya ucuza satın alınıp 20 milyon euro'ya Chelsea'ye satmışlardır.

Bu başarıları 2000'lerin başına kadar değil! Şimdi duyacağımız isimlerde Porto'nun ticaret zekasından geçmiş yıldızlar. Pepe; Maritimo'dan 2 milyona alınıp Real Madrid'e 30 milyon euro'ya, Bruno Alves; altyapıdan yetişip 22 milyon euro'ya Zenite'e, Falcao; River Plate'den 5.5 milyon euro'dan alınıp 47 milyon eoru'ya Atletico Madrid'e ve meşhur Hulk Brezilya'nın "dev kapısı" Tokyo Verdy'den 19 milyon euro'ya alınmasına rağmen Zenit'e 55 milyona satılarak Porto takımını sırtlamış isimler listesine dahil oldular.



Porto'nun bizlere bir sürpriz ismi daha var. Sürprizden daha çok tarihte bir ilk demeliyim. Teknik direktörleri Andre Villas Boas 15 milyon euro'ya serbest kalma opsiyonuyla Chelsea'ye transfer oldu.
Chelsea'nin karnı her acıktığında büyük bir lokma vermesini bilmiş Porto.


Yinede bir problem var al-sat yaparak "futbol" anlamında başarı sergileyemezsiniz. Jose Mourinho eşliğinde başlayan çıkış grafiği bir takım olarak bilhassa Avrupa kupalarında uzun sürmedi.  Oyuncu alıp satmak para kazandırmak anlamında evet ama bir yere kadar. 
Takımı sürüklemiş isimler dahi bunun ağrılarını çekiyor olacak ki kan kaybını önlemek için " bir takım" olarak ne yapabilirizin peşindeler.

Bunları düşününce ve de Süper Lig'deki transferlere bakıldığında, milyonların konuşulduğu bu hizmete farklı bakış açısıyla bakmamız gerektiğini gösteriyor.
Sadece Arda Turan transferini konuşmayalım. Yeni Arda'lar, yeni yeteneklere avcılık yapmak için donatalım takımlarımızı!