31 Mart 2021 Çarşamba

Cesur Yürek Fasnahu

Futbol, her zaman yazdığımız ve milyonları peşinden sürükleyen, çoğu kişinin de hala neye benzediğini anlayamadığı bir spor. Yıllardır yeşil sahalarda kimler geldi, kimler geçti. İsmini saymakla bitiremeyeceğimiz bu listeden halen daha bahsediyorsak, demek ki, oyuncular bir nevi ‘ölümsüz’ insanlardır futbol severler için. Ama bundan daha önemli şeyler var; mesela FIFA’nın yıllar önce getirdiği Fair –Play. Ve buna yakışır olmak da pek kolay değil! Yaklaşık 23 sene önce, İngiltere’den gelen bir haber tüm dünyayı yasa boğdu… İngiltere'nin ilk bir milyon sterlinlik siyah oyuncusuydu Justin Fashanu ya da nam-ı diğer Justinus Soni Fashanu.

1961’de dünyaya gelen futbolcu Norwich City’de oynarken, Liverpool’a attığı bir voleyle, Nottingham Forest yolunu tutmuştu. Ada’da 1979-1980 sezonunun en güzel golü buydu…
13 Ocak 1979’da ilk kez Norwich forması ile West Bromwich’e karşı oynadı ve seyircileri büyülemekle kalmayıp inanılmaz da bir gole imzasını atmıştı. Norwich forması giydiği 90 maçta 35 gole imza attı. İngiltere’de ona güzel ve imkansız gollerin adamı adını takmışlardı. Attığı her gol, buram buram estetik kokuyordu. Uzun boyuna rağmen, ince bilekleri ve fuleleri ile izlenirken büyük zevk veren bir oyuncuydu Fashanu. Bu meziyetlerin ardından 1980 yılında BBC’nin senenin golü ödülünü Liverpool ağlarına atarak kazanıyordu.

Yeni istikamet bu sefer Brian Clough’un efsane takımı Nottingham Forrest’dı. Ağustos 1981 Trevor Francis’in gitmesinden dolayı Forrest’ın yeni ümidi olmuştu. Gelmesi gerçekten çok sansasyon yarattı. Günler ilerledikçe Teknik Direktör Clough, Fashanu hakkında çıkan dedikodulardan son derece rahatsız olmaya başladı. Bu dedikodulara göre Fashanu izinli olduğu gecelerde gay barlara gidip eğleniyordu. O zamanlar fazlasıyla tutucu olan İngilizler için bu çok kötü bir dedikoduydu. Clough bu dedikodulardan sıkılmıştı ve kendince gereken neyse onu yapacaktı.
Başta antrenmanlara alınmayan Justin, ardından da ıskartaya çıkarılmıştı. İngiliz futbol tarihinin en büyük teknik direktörlerinden biri olan hocası sonradan söylediği homofobik sözler ve tavrı için pişman olsa da, iş işten geçmişti.



Notts County’de Howard Wilkinson tarafından şans verilse de, bu sefer de başı diziyle belaya girmiş ve bir türlü eski gücüne kavuşamamıştı. Derken 22 Ekim 1990’da The Sun’a konuşan Justin, gay olduğunu tüm dünyaya haykırdı. Kendisi gibi futbolcu olan kardeşi John ise asla bunu kabullenememiş, basın aracılığıyla abisine serseri diyordu.
İngiltere’de başladığı kariyerinde İskoçya, Yeni Zelanda, Kanada, İsveç, Amerika’da da futbol oynayan Fasnahu, bir türlü dikiş tutturamadı, 1997’de yeşil sahalardan tamamıyla kopacaktı. Herkesin rüyası Amerika, onun için kabus olacaktı…

Antrenörlük yapmak için gittiği Amerika’da 17 yaşındaki bir çocuk, polise gidip “Bana Fashanu tecavüz etti” demişti. Sorgulandıysa da tutuklanmadı. İngiltere’ye dönen emekli futbolcunun cansız bedeni 2 Mayıs 1998’de Londra’da bulunmuştu. Başucundaki intihar notunda ailesini ve arkadaşlarını daha fazla utandırmak istemediği yazmıştı. Futbol sahalarının eşcinsel olduğunu itiraf eden ilk üyesinin ölümünden sonra, Amerikan polisinin delil yetersizliğinden dosyayı çoktan kapatmış olduğu ortaya çıktıysa da o artık mezardaydı.
Cinsel yönelimi nedeniyle adil bir şekilde yargılanamayacağına dair inancıydı boynundaki ipi çeken; hakkında bir soruşturma bile yoktu, ancak o ailesinin gözünde bile suçluydu.

Ölümünden yıllar sonra yeğeni belgeselini yapmış, kardeşi adeta günah çıkarmıştı. Justin Fashanu, muhafazakar spor dünyasında bir ilk. Çok büyük bir futbolcu olabilirdi ama o sadece kendisi olmayı tercih etti. Aslında sadece bu tercih bile çok şey anlatıyor. Bugün bile gay olduğunu açıkça söyleyebilen sporcuların azlığı, önemini tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Estetik golleri ile futbol literatüründe çoktan altın harflerle yerini almış olsa da, yaptığı itiraf ile çoğu futbolcuda olmayan o ‘Cesur Yüreği’ gösterdi. Umarım gittiği yerde huzuru bulmuş ve güzel gollerine devam ediyordur.

25 Mart 2021 Perşembe

"Jump Shot" Efsanesi

Lakers her felaketin, her ölümcül darbenin altından en parlak zaferlerle kalkan bir camia. Her takımın belli bir başarı grafiğiyle lig tarihine yayıldığı malum. 7 sene playoff dışında kalmak veya 7 sene şampiyon adayı olabilmek neredeyse imkansız. Fakat Lakers bu istatistiğe kafa tutuyor… Doğal sebeplerle, müspet ilimlerle açıklayamayacağımız bir fenomenle karşı karşıyayız.
Elbette ki sıcak iklim, büyük şehir, Staples Center”ın her köşesinden fışkıran Holywood şöhretleri ve iyi yöneticiler gibi pek çok faktörü unutmuş değilim. Ancak Magic-Era bittikten birkaç sene sonra hem Shaq, hem de Kobe”yi takıma katabilmek, insanoğlunun mantık sınırlarını aşıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ve bu örneği çok daha geriye sarıp, ancak henüz ölüm haberi yeni sarsmışken buldum.

Elgin Baylor, çok geç başlamış NBA kariyerine parkeye kavuşmanın haleti ruhiyesi ile domine etmeyi de başardı. Kendini geç keşfedenler kulübünden geldiğinden uzun bir yolu olduğunu biliyordu. 14 yaşında parke zemin üzerinde olmasa da sokakta tutacaktı ilk turuncu topu. Washington DC sınırları içerisinde doğup, büyüyen ve başkentin ayrıcalıklarını tadacaktı. Lakin bu imtiyazlar Afro-Amerikalıları pek de önemsemeyen türdendi. Siyahilerin bu tesislerin kullanması kati suretle yasaklanmıştı. 1951-1952 yıllarında lisede oynadığı basketbol sayesinde yeniden oyunla bağını kurmuştu. Ancak hepsi bu olmamalıydı. 1954 yılı itibariyle Baylor, Spingran Lisesinde yerini kıdemli hale getirmek adına kaydını yaptırır.

Bu okul sadece siyahilerin gittiği bir okul olmasından dolayı işi zordu. Çünkü herkes çıkışın spor üzerinden olacağını biliyordu. İlk takımı olan, Washington All-Metropolitan’a seçildi ve bu takıma adı verilen ilk Afro-Amerikalı oyuncuydu. Ayrıca Livingstone Kupasını bölgenin en iyi basketbol oyuncusu olarak kazandı. 3 Şubat 1954'te eski lise takımına karşı oynadığı maçta ilk yarıda 31 sayı attı. İkinci yarıda dört faulle oynayan Baylor, 32 sayı daha atarak 63 sayı ile yeni bir Washington DC alanı rekoru kırdı. Normalde böyle bir haber yerel basında "flaş flaş" olarak verilirken, siyahi olmasından ötürü görmezden gelindi.


Bir arkadaşı tarafından Idaho Koleji'nde basketbol bursu ayarlamasıyla bir adım daha yaklaşacaktı hedefine. Basketbol oynadığı bir sezonun ardından maç başına 31.3 sayı ortalamasını aldı, ne var ki yine ırkı gündeme alınarak bursları kısıtlandı. İşin aslı eli kolu bağlandı. Bir yıl boyunca okuldan uzak kalmasıyla kendisi ile ilgilenen bir nevi sponsor bulmuştu. Baylor ile ilgilenen bir Seattle otomobil satıcısı, Seattle'da bir AAU takımı olan Westside Ford'da oynamak için önü açılmıştı. Ve böylece Minneapolis Lakers 14. turda onu 1956 NBA Draft’ında almak istese de, okulda kalmayı tercih etti. Bir sonraki sezon tarafını seçtiği okulu NCAA şampiyonluk maçına götürecekti. Bu muhteşem sezonun sonunda Minneapolis Lakers tarafından 1958 NBA Draftında 1 Numara seçilerek yeniden seçildi ve bu seferde 1958-59 NBA sezonuna katılmak için okulu bırakmayı seçti.

Elgin Baylor gelmeden hemen öncesinde Lakers takımı, yavaş, hantal ve yaşlanmış kadrosuna “ruh” vermek istiyordu. İlk adımı Baylor ile yapacaktı. Atletik yapısı ve çok yönlü oynuyor olması takımın ilk beşinde sabit bir oyuncu olmasında ilk adımdı.
Esasında bu durumda uzun süre kırılamayacak üstünlükleri getirecekti. Ve beraberinde neler gelmedi ki! Epey kabarık başarılar… 11 kez parkede gurur duyacağı NBA All-Star seçilmesini yazdıktan sonra 1959 yılında NBA All-Star Maçı MVP'si seçilmesi gurur okşayan diğer bir özelliğiydi. Ya da tırnakları ile kazandığı ödül mü demeliyim? Yine aynı yıl NBA Yılın Çaylağı seçilmesiyle ilerleyecekti.
NBA 35. Yıl Dönümü Takımı, NBA 50. Yıl Tüm Zamanların Takımı, NCAA Final Four En Üstün Oyuncusu seçilmesiyle galip geldiğini ispatlıyordu. Fakat en önemlisi de 22 No'lu formasıyla Los Angeles Lakers tarafından emekli olmasıydı.

Bir diğer önemli kazancı bu spora “Jump shot” olarak anılan şut stilinin öncü oyuncusu olmasıydı. Staples Center önünde duran heykeli ile tüm zamanların en iyilerinden biri ve her zaman Lakers mirasının bir parçası olan Baylor, New Orleans Jazz’da koçluk ve Los Angeles Clippers’ta Basketbol Operasyonları Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaya devam etmesi basketbola olan tutkusunu anlatıyordu. 22 numaralı formasıyla 22 mart 2021’de ebediyen Los Angeles halkını hafızalara kazınan “Jump Shot” efsanesi olarak selamlayacak artık.

19 Mart 2021 Cuma

Adaleti Arayan Bisiklet

Kaderleri benzeyen iki meslek grubu (belki birine meslek grubu dersek abartmış da olabiliriz onu da size bırakıyorum.) Amerika’da başlayan yol macerası Olimpiyatlar’da buluşacaktı. Ya da daha farklı tecrübelerde. Nasıl mı?
Yakın zamanda hapishaneden çıkan Tom Justice’in gazetelerdeki manşetlerini ilk duyduğumda aklıma eski Olimpiyat oyunlarındaki bir türlü başarı çizelgesine adım atamaması, hafızalara kazınan meşhur hırsızlık senaryoları muhakkak ki gelecekti. Evet, bu gerçekten doğru! 20. Yüzyılın şehirli insanları Tom Justice’ı daha çok hırsızlık üzerine yazdığı “muhteşem” uygulamalarıyla sevmişti, ben ise daha sonraları onu bisiklet üzerindeki başarılı ve genç bir sporcu olarak tanımıştım. Fikrimi değiştiren sadece gazete manşetleri değildi.

Şu kabul, hız ikisi içinde kaderi benzeyen bir yoldu. Bisiklette takım ruhuna yaraşır biri olmak istiyorsa kaslarına kuvvet işler yapmalıydı. Ha keza hırsızlığı benimsediğinde de. Lakin çalma eylemini para kazanmak adına yapıyor sanıyorsanız tamamen yalan!
1971’de Libertyville, Illinois’de doğan Tom Justice genç yaşta 1000 metre Sprint'te kendini geliştirince olimpiyat takımına girmesiyle bir başarı hikayesi doğuyor deniliyordu.
13 yaşında kendi kendine sürmeye başladığı bisiklette, 4 yıl boyunca antrenman yaptı. 1000 metre sprintte kendini geliştirince, olimpiyat takımına girmeye hak kazandı. Ancak zaman içinde hayal ettiği başarıyı burada yakalayamadı.

Amerika bisiklet takımı her yıl bir basamak üste taşıdıkça Justice kendini daha da soyutladı ve başarısız hissetmeye başlamasıyla, yeni meslek gruplarına yöneldi. Her şeyden önce bu yaptıklarından bağımsız “rahip” olmaya karar verdi ama işte tek başına karar vereceği bir iş değildi bu. Katolik kilisesi onun rahipliğini ve mesleğine olan sorumsuzluğu ile aforoz etti. Daha sonrasında uyuşturucu ile mücadele örgütünde çalışma isteğiyse de tam bir fiyaskoydu. Pek de listesine uygun olmayan bir “meslekten” devam etti. Girizgahta ünlü bir bisikletini, bir çocukluk anısını canlandırarak anlatmış, çağdaşı hemen herkes gibi tornasından geçtiği ağır dini eğitimin açtığı yaralardan mütevellit kendini ünlü ve çözülemeyen banka soyguncusu olarak bulacaktı.


Doğduğu yere Illinois’e dönen Tom Justice hırslarını, başarısızlıklarını da cebe koyarak dönüş biletini almıştı. Yazı sadece o banka soygunlarını anlatmıyordu, sadece bir girişti bu ve okuyucu için birkaç dakika içinde biten bir yolculuktu. Yine de en vurucu satırlar bu soygunlardaydı. Size de koltuk numarası almak istiyorum. Davetimi geri çevirmeyin!
İronik olarak, soyadı “adalet” anlamına gelse de bambaşka işler peşindeydi. 1998 yılında nevi şahsına münhasır bir yöntemle başladığı American National Bank soygunundan 5.580 dolarla evine döndü. Bankalarda, kafasına beyzbol şapkası takıp bisikletle bankaya gidiyor ve başını eğerek sırasının gelmesini bekliyordu. Bu sırada parmak izi bırakmamak için hiçbir şeye dokunmuyordu ve sıra kendisine gelince farklı bir iletişim detayına dikkat çekiyordu.

Elindeki kâğıdı veznede duran kişiye uzatıp; “ Cebimde bir silah var, hemen parayı çantaya doldur” yazılı olan kâğıdı okuyan çalışanlar bir poşete paraları koyarak Tom’a veriyorlardı. Paraları alınca da dışarıdaki bisikletine binerek oradan uzaklaşıyordu. Olağanüstü değil mi? Olimpiyatlarda oynayacak kıvama gelen ancak ne yazık ki sonunu getiremeyerek ilk banka soygunu etabı garip bir şekilde bu satırları aklıma düşürdü. Tarih tam karşımda duruyordu, görmemek imkânsızdı. Bir bisikletçi kılığına girmişti ama hayallerine son vermişti.
Tam 4 yıl boyunca 26 banla soygununu yakalanmadan devam ettirdi. Velhasıl amaç para soymak değil olmayana dağıtmaktı.

Sadece başarılı olduğu alanı bularak, hayata karşı kendisini ispatlamaya çalışıyordu. Bir gün yolda yürürken bir polis memuru çantasına bakmak istedi ve aklına başka çözüm yolu gelmeyen Tom, özel yapım turuncu bisikletini sokakta bırakarak kaçmaya başladı. Polisler, bisikletten yola çıkarak diğer delilleri birleştirdi ve tam 4 yıl sonra Tom yakalandı. 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Şimdilerde 50’li yaşlarına merdiven dayayan Justice bir donut dükkanında çalışıyor ve hala Libertyville, Illinois’da bisiklet yarışlarına katılıyor. Yani, aslında turuncu bisikletçiye kalan bir sürgün. En başa dönme meselesi…

12 Mart 2021 Cuma

“Basketbolun annesi” Senda Berenson

Amerika Birleşik Devletlerinde icat edilen en büyük spor olan basketbol, ​​küresel bir fenomen haline geldi. Bunu her ne kadar erkek minvalinde konuşsak da, kadın basketbol tarihide yine bu topraklar üzerinde mimarisini çizecekti. Lakin belki dokunuşu yapan Avrupalı bir kadın figürü olabilirdi. Bu heyecan verici gerçekleri öğrenmeye önce Litvanya’nın başkenti Vilnius’a sonra da seyahatimizi Boston’a çevirmeye ne dersiniz?
Senda Berenson, orijinal adı Senda Valvrojenski tam olarak yukarıda okuduklarınızın haleti ruhiyesini birebir yaşamış bir isim. Büyük ihtimalle ilk defa duyuyor olabilirsiniz fakat kadın basketbolun tedrisatından geçmiş, izlemiş ya da kıyısından da olsa dokunmuş olan herkesin adını bilmesi gereken mucit.

Valvrojenski ailesi 1875'te Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmek zorunda kalınca, Berenson adını benimsediler ve Boston'a yerleştiler. Senda Berenson, sağlığı genellikle eğitimine müdahale eden zayıf bir çocuk olsa da, 1890'da Boston Jimnastik Okulu'na girdi ve kısa süre sonra fiziksel durumunun çok daha iyi olduğunu görmeye başlayacaktı.
Okulda iki yıl geçirdikten sonra 1892 sonbaharında Kanadalı spor antrenörü ve mucit Dr. James Naismith'tin tanıttığı erkek oyununun değiştirilmiş bir versiyonu olan kadın basketbolunu tasarlamasıydı... Onun basketbol versiyonu, pas ve pozisyon lehine sahip olma ve tam saha hareketi için yarışmayı özümseyecekti. Oyuncuların sadece üç kez dripling yapmalarına ve topu üç saniyeden fazla tutmalarına izin verilmezdi. Oyun, kız okulları arasında hızla yayılmaya başladı ve akım halinde büyüdü.

Senda sporla ile o denli bütünleşmişti ki, hep bir adım ötesini düşünerek Naismith College kadrosuna katıldı ve beden eğitimi öğretmeni olarak Boston okulunda, 1895'ten itibaren eskrimde öğrendiği İsveç jimnastiğini okulunda vurgulamaya başladı. Ve bundan sonra…
Massachusetts'te okuduktan sonra 1897'de Stockholm'deki Kraliyet Merkez Jimnastik Enstitüsünde ileri düzey eskrim eğitimi aldı. 1901'de Smith'te çim hokeyinin tanıtımını başlattı derken sporun ordinaryüsü kıvamında ilmek ilmek işlemeye başladı. 1899'dan 1917'ye kadar Berenson, resmi olarak kabul edilen kuralların versiyonunu düzenledi ve 1905'ten 1917'ye kadar başkanlık yaptı.


Daha iyi yaşam şartları, daha fazla eşitlik ve daha fazla para için kadınların, özellikle de Amerikalı sporcuların tercih ettiği yerdi Amerika. Çoğu sporcunun ülkesindeki kişi başına düşen milli gelirinin bilmem kaç katı yıllık kazanç ve ömür boyu huzur vaadiyle birlikte çeliyordu aklını… Sonra futbola bulaşıldı. Dünyada futbol yerini sağlamlaştırmaya başladığı zaman Amerika'nın dili basketbola evrilmişti bile. Erkekler bu alanda koşar adım hamleler yaparken kadın figürünün baş mimarı Senda Benerson’unu tanıyan nadir insanlar şöyle dursun, NBA’in şeceresini çıkartmak da üstümüze yok!
Benerson sayesinde kadınlar için çok başka dili konuşmaya başladık. Sonra Avrupa’ya bulaştı. Krizde olan kulüpleri alıp, yavaş yavaş yatırımlar yapmaya başladılar. Suni, nereden çıktığı, ne zaman kurulduğu anlaşılamayan takımlar yaratmaya, çölleri vahaya çevirmeye başladılar.

En büyük çekincem ne uyguladığı ilk basketbol kararları, ne de karar mekanizması. Sadece kendi yarattığı hayali bariyerler. Yoksa bu oyunu kuran Berenson için çok daha kolay ve hızlı gelişirdi. Lakin o bariyerleri de aştı ve ortaya şimdilerde ne kadar ileriye taşımız olduğumuz “kadın basketbolunun” bu derece iyi gelişebileceğinden söz edemezdik.
Futbol ve basketbol büyük ekonomiler, sponsorlar bulurlar, olmadı başkanlarının paraları da var, onlar kurtarır. Ancak işin içinde “kadın” cümlenin öznesi olunca rengi değişebiliyor. Senda Berenson, takımı sıfırdan yaratıyor, bunu yaparken de önce tecrübelerini hedefliyor. Devamı da gelecek mi diye bakmıyor. Çünkü zaten bundan emin. Sonra mı, yoluna jimnastikle ilerlediğine bakmayın o bu konuda ismi pek bilinmeyen mucit.

Genelde kadınların futbol, hentbol ve voleybol gibi sporlarla geç tanıştığı algısı olsa da basketbolda durum böyle değil. “Basketbolun annesi” lakaplı Berenson ve arkadaşları sayesinde kadınların basketboldaki yeri neredeyse basketbol tarihinin başlangıcına dayanıyor.
1976’da kadın basketbolunun olimpiyatlara dahil edilmesiyle kadın basketbolu, dünyada popülerliğini artırmaya başladı. Popülerliğinin doruk noktasına ulaşmasıysa 1997’de WNBA Ligi’nin başlamasıyla oldu. Şimdi ise, Berenson'a saygı zamanı! Ya da basketbolun annesi mi demeliyim?

4 Mart 2021 Perşembe

Uzun Soluklu Teknik Adam

“Ben Messi’yi dünyanın en iyi oyuncusu yapmak istedim ama sonunda o beni dünyanın en iyi teknik direktörü yaptı.” Bundan beş sene öncesinden söylenmiş bu itiraf haklılığını sahada gösteriyor. Nitekim, Messi daha çok konuşuldu, kabul edin ya da etmeyin en iyi oyuncusu da oldu. Ancak işler değişti, düzen kendini yeniledi ve oyuncuların konuşulduğu kadar teknik direktörlerin damga vurduğu yıllara emin adımlarla geçtik. Bu çok öncesinde de vardı lakin takımın önüne geçmezdi. Şimdi mi? Harmanlandı, takımla, oyunculardan önce söz hakkı tanınmaya başlandı. Mütevazi ve kendine son derece güvenen Pep Guardiola yeşil sahaya sunduğu tarif çok başka. Şöyle ki…

İspanya ve Almanya liglerini domine eden Pep Guardiola’nın 2016 yılında ilişkisini resmileştirdiği durağı İngiltere olmasıyla, Premier Lig her zamanki kalitesinin ötesine taşındı. En iyi hocaların dominasyonu sahada vücut bulmuştu. Ve beklenen tek ses 90 dakikanın bitmesiydi. Premier Lig’e kadar, 7 sezonda 21 kupa kaldıran Guardiola’yı kimileri tarihin en iyisi olarak gösterirken kimileri de “onun çalıştırdığı takımları kim olsa şampiyon yapar” görüşünde dolanıyor.
Bazı işler kolay”mış” gibi görünse de işin içinde zeka ve tecrübe olmazsa olmazdır. İşte bu noktada Pep’in söyleyecekleri var.

Bir teknik direktör düşünün ki gittiği her kulüpte şampiyon olsun. Bir teknik direktör düşünün ki her daim kendisini ve takımını yenilemeye çalışsın, farklı şeyler denesin. Ve bir teknik direktör düşünün ki bu kadar başarısına rağmen başarısız bulunsun.
Guardiola’nın gerçek hayatta başardıklarını bilgisayar oyunlarında dahi gerçekleştirmek zorken bu kadar çok eleştirilmesi ironik. Michels’in bulduğu, Johan Cruyff’un iyileştirdiği ‘total futbolu’, nam-ı diğer ‘tiki taka’yı mükemmelleştiren Pep, İspanya ve Almanya’dan sonra gözünü İngiltere’de yanına yaklaşılamayan adama evrildi. Ama öncesi var!


Barcelona için 2007-08 sezonu hayal kırıklıklarıyla geçmişti. Alınan kötü sonuçların yanı sıra teknik direktör Frank Rijkaard’ın Ronaldinho’yla olan sürtüşmesine yönetim daha fazla sessiz kalmadı ve Hollandalı çalıştırıcının işine son verdi. 8 Mayıs 2008’de Pep Guardiola’yı takımın başına getirirken futbol tarihini değiştirecek imzayı attığını nereden bilebilirdi ki.
Yüksek sesli eleştiriler, Guardiola’nın her geçen hafta kendini daha da ispat etmesiyle son buldu. Pep, Barca’nın başındaki ilk sezonunda La Liga, İspanya Kral Kupası, Şampiyonlar Ligi, İspanya Süper Kupası, UEFA Süper Kupası ve FIFA Dünya Kulüpler Kupası’nı kaldırarak tarihe geçti. Ertesi sezon ligde sadece bir kez yenilip 99 puan toplayan Pep’in ekibi, rekorları altüst ederek bir kez daha şampiyon oldu. Katalan devindeki 3. sezonunda 23 maç yenilmeyerek kulüp rekorunu tarihe gömerken; lig şampiyonluğunu, İspanya Süper Kupası’nı ve Şampiyonlar Ligi’ni yine kimseye bırakmadı. İspanya’da geçirdiği 4 sezonda 14 kupa kaldıran Guardiola için bavulunu toplama zamanı gelmişti.

Futbola bir yıl ara verdikten sonra, Guardiola, 2013-14 sezonundan itibaren, teknik adamlık kariyerini Şampiyonlar Ligi dahil üç kupayla zirvede bırakan Jupp Heynckes’in yerine Bayern Münih’in başına geçti. Pep’in pas oyunu, Alman basını tarafından sertçe eleştirildi. Heynckes’in savaş makinesi haline çevirdiği takımı ürkek oynatmakla suçlandı.
Ancak eleştirilere kulaklarını tıkayan Guardiola, mükemmel işleyen sistemini daha da kusursuz hale getirmek için çalışmaya devam etti. Chelsea’yi yenerek aldığı UEFA Süper Kupası’yla taraftarlardan özür diledi. FIFA Dünya Kulüpler Kupası’nı 3. kez kazanarak da tüm konuşmaları nazikçe susturdu.

Manchester City’nin şampiyonluk yarışı kadar Guardiola’nın takıma oynattığı kaliteli futbol da Ada’da alkış topluyor. 2017’den 2019 sezonu dahil iki yıl üst üste Premier Lig şampiyonluğunu getirmiş, bunun yanı sıra Birleşik Krallığa has kupalardan fazlasıyla adından söz ettirdi.
Esasında bunları o kadar kolay gösterdi ki ve bu gösterime devam ederken artık kimse kolay kolay hakkını yemiyor. Çünkü o uzun soluklu teknik direktör minvalinde farkında olmadan ders veriyor. İşin aslı Pep’i daha çok izleyeceğiz. Daha neler yapabilir, aklımızda neleri zorlayabilir sabırsızlık içeriyor. Bunu başarmak gerçekten çok zor. İzlemesi ise çok keyifli olacak.