24 Aralık 2020 Perşembe

Bilmediğiniz Simone Biles

Olimpiyatlara gitmek yasaklanmadıkça, değişmeyecek bir dominasyon var artistik jimnastikte. Epey yıllardır Rusya’nın liderliğinde giden monarşik düzene dur diyen herkese fazlasıyla susamış durumdayken çıka geldi Simone Biles! 
Henüz Olimpiyatlar başlamadan bilirdik kimlerin kazanacağını ya da hangi isimlerin zorlayacağını. Böyle düşününce önce içini kemirirdi sonra haksızlık etme der yola devam ederdik. Yani, olimpiyatlar bir başka tat. Pastanın üstündeki jöleli meyvedir esasında. Ve kimse paylaşmak istemez. Bencillik olarak görsek de hakkıdır. Zira zaten 4 senedir bir yapılıyor, neden olmasın ki!

Olimpiyat oyunlarının vazgeçilmez yanlarından biri de madalya hesapları ve kürsüler. Nasıl olmasın ki! Artık günümüz dünyasında yeni isimleri parlatırken klasik sorumuz evrildi; kim kaç altın alacak? Sporla dolu günler sonrasında tablonun zirvesinde kim olacak? Temel sorular bunlar, hesaplar ise çoktan yapılmaya başlandı. Takım sporlarının hegomonyası devam ediyor lakin sürpriz olursa tadından yenmez. Ruslar her zamanki gibi doping sorunsalı ile baş başa. Su sporları deyince Amerika sil süpür durumda. Emekliliğini ilan edenler cabası. Atladığımız diğer konuda olması gereken 2020 olimpiyatları bir sonraki yılda bizi nasıl karşılayacak! Mental olarak düşenler, daha iyi olanlar ve kendini 2021 de duyurmak isteyen sessizler var.
Ve de hikayesi yarıda kalmışlar, ses getirenler, kamera objektifine bir tenisçi edasıyla sıcacık gülümseyenler. Aslında birini biliyoruz.

Bu cevapsız sorular için biraz daha bekleyeceğiz belki ama hislerimize tercüman olacak bir ismi çok iyi “anladık.” Şimdiden büyük umut Simone Biles’ın yanına fazlaca madalya yazılmış durumda.
1997 doğumlu genç bir sporcu için bu biraz ağır olabilir ama Biles, 2013’ten beri katıldığı hiçbir yarışmayı kaybetmedi, hatta son yıllarda düzenli olarak dünya şampiyonu oldu. Bu başarıya ulaşan ilk jimnastikçi de zaten kendisi.
Ohio’da doğan Biles’ın çocukluğu çok fazla mutlu anıyla dolu değil. Henüz iki yaşındayken, uyuşturucu ve alkol sorunları yaşayan annesinin yanından üç kardeşiyle birlikte alınıyor. Kısa süre sonra onu, dedesi Ron ve ikinci eşi Nellie evlat ediniyor. Bu yeni yaşamında kendisine sunulan imkânlar arasında en sevdiği, muhtemelen altı yaşındayken başladığı jimnastik. Houston’da aldığı o ilk dersler, günümüze çıkan yolun da ilk adımları oluyor.


Onun bu cevval girişimi, kısa sürede milli takım olarak taçlanacaktı. Biles, 2012 Londra’ya yaşı tutmadığı için gidemese de o günlerden beri Rio için hırsını ve yaşayamadığı çocukluğunu da yanına alarak devam ediyor. Simone Biles için sıklıkla dile getirilen; “Yer çekimini aşma konusunda Michael Jordan, bedeninin yaptığı spora uyumu açısından Michael Phelps ve kurduğu hâkimiyetle de Serena Williams’a benziyor. Bunların yanında, zorluk derecesi yüksek hareketleri yaparken hiç zorlamayışı da onu Stephen Curry ile eşleştiriyor.” Bildiğimiz "Amerikan Rüyası” neşriyatı minvalinde şampiyonlukları var.

Rio 2016 Olimpiyat Oyunlarında, tonoz, takım, taban egzersizi ve bireysel dört altın madalya ve denge demetinde bronz madalya kazandı. Kariyeri boyunca, 19 yılı aşkın Olimpiyat ve Dünya Şampiyonası madalyasını 1996’dan beri rekoru kıran Shannon Miller’ın rekorunu aşarak geldi.
6 yaşında tanıştıktan sonra direkt olarak başarı ve kendini ispatlama disiplini ile aile hayatının tadını alamamış bir Simone için, her şeyin önüne geçirdiği jimnastik onun adına yaşamındaki “en güzel” kavramının vücut bulmuş hali. Bölgesel anlamda başlasa da, Olimpiyatlarla görücüye çıkar. Ve sonrası yıllarca aç kaldığımız alanda iple çektiğimiz olimpiyatlara evrildi.

Jimnastik külliyatına muhteşem bir katkı yaptı. Devam da edecek. İnternet dünyasında ve Amerikan televizyonlarında bir anda olay yaratan Simona Biles, hiç beklenmedik bazı detaylar, estetik görüntüler, anekdotlar içeriyor. Artık o derece açız ki, 97 doğumlu sporcunun anılarını canlandırmak, o günlerine döndüren ya da hep izlettirdiği şampiyonluğa giden yoldaki YouTube videolarını izlerken bulduk. Dedesinin yine ona sarıldığı gibi. Jimnastiğin sembol isim olma yolunda giden Biles, bize daha çok şampiyonluk izlettirecek türden.



17 Aralık 2020 Perşembe

Şimdi Yeni Harry Kane

Premier Lig yeni sezonun başlamasıyla şampiyon adaylarını ve düşme hattını konuşmaya başladı. Evet, fazlasıyla erken ama İngilizler futbol dedikodusunu farklı sever. Dikkati çeken ise futbolun dahiyane adamı Jose Mourinho’da olacaktı. Tottenham Hotspur’un başına geçtiğinden beri yeni naçizane hareketleri ada futbolunda merak eder durumdayken, en iyi bildiği yerden vuracaktı. Öngörülemeyen oyun taktikleri ve elindeki iyi kumaşlarla oyunu nasıl karşı takıma yedireceğini iyi bilir. Peki Jose Mourinho, oyuncularının üzerine tam oturacak bir takım dikebilecek mi? Bilakis, takıma mentorluk edecek iki oyuncusuna sahipken, şimdi onlar düşünecekti.

Premier Lig tarihinin en üretken ikililerinden biri olarak kendilerini kanıtlayan Harry Kane ve Heung-Min Son'un kurduğu muazzam ortaklığı mercek altına almış. Biz değil Mourinho. Adeta takımın mücadelesini, ataklarını bu ikilinin akıl dolu asistleri ve izlemeye doyamadığımız sanat eseri gollerinin üzerine kurdu. Takım da ayak uydurmayı çok sevdi. Biz değil onu da Portekizli teknik adam söylüyor.
Çok daha yıllarını veren Harry Kane’e hakkını vermek gerekiyor. Çilesini de meyvesini de yiyen belki oydu lakin bu takım da adından söz ettirebilmek için kendinden ödün verdi. Kiralık gitti, tutunamadı. Beklenti çoktu, veremedi. Zira doğru kişiydi ama doğru yerlerde değildi.

Artık 2013 yılı ile beraber kiralık olma tabelasını indirip takım olma yoluna gitti, her şeyden önce 2015 yılından beri bu takımla göbek bağı olan Heung-Min Son takıma dahil olacaktı. Kane-Son birlikteliği ile iki oyun tarzını oynaması mümkün: Topa daha fazla hakim olarak oyuna hükmetmeyi de başarabilir bu kadro, önde basıp kazanacağı toplarla rakibi hazırlıksız yakalayarak hızlı hücumla skora da gidebilir ya da maç içerisinde bunların ikisini de uygulayabilir. Keza bu zamana dek Mourinho ile sıklıkla gördük. İşler yolunda da gidiyor.
Ağırlıklı Kane-Son desek de ada havasını solumuş, her daim yağmur yağdı yağacak havasında çamura bulanmış bir çocuklukla bu atmosfere çok tanıdıktı Harry Kane.



Kane, 8 yaşında Arsenal alt yapısında kendini denemeye karar verse de kuzey Londra ışık görmediğini iddia ederek o şansı da elinden aldı. Çocuk yaşta nasıl tepki vereceğini bilmeden babasının desteğiyle bölgesel takımlarda meşin yuvarlağa dokunmaya devam edecekti.
Watford scout ekipleri Kane’i gözüne kestirmişlerdi ve denemeye çağırdıkları ilk maç ise, şaşırtmayabilir. Watford - Tottenham maçıydı... Bu maç ile beraber, Tottenham alt yapısına katılmak Kane’in bir nevi alın yazısı olacaktı. Öyle ki Kane her Arsenal mçı öncesi şu cümlelerinden güç alarak maça çıkacaktı. “Arsenal'e karşı oynadığım ilk maçı hatırlıyorum. 8 yaşındayken beni kovmuşlardı. Saçma gelebilir ama Arsenal'e karşı ne zaman oynasam ''Hadi bakalım kim haklı, kim yanıldı''”

Tottenham, Kane’nin daha fazla sahada kalması ve kendini yetiştirmesi için, iki yıl boyunca kiralık olarak gittiği takımlarda ağları havalandıracaktı. Ada futbolunun tedrisatından geçtiğini 2012 yılında kiralık gittiği ve küme düşme hattında gelgitler yaşayan Millwall forması ile başka bir seviye olduğunu idrak edecekti. Bu macera sonunda Tottenham’a geri döneceğini sansa da Leicester takımına kiralandığını öğrenmesiyle büyük boşluğa düşecekti. Çıkmaza sürüklenmişti. 'Championship takımı Leicester City'de bile oynayamıyorken Premier Lig takımı Tottenham'da nasıl oynayacağım' düşünceleri ile yiyip bitiriyordu. O dönem bu stresin çıkış noktası olarak YouTube’daki NFL videolarını izleyerek kendine terapi yapacaktı. İyi ki de!

Tom Brady'nin hayatını kendine benzeterek ilacını bulacaktı. Brady, NFL draftında 199. sıradan seçilmişti. Kane, çektiği zorlukları, Brady'nin de çektiğini görmesi ve -elbette ki başka kritik isimlerinde keza- ”sıradan çocuk” -anlayışından sıyrılıp ilk 11’de yer almanın dersini verecekti. Lakin önce kendine! Hayallerine bu kadar yakın olması için; “Hayat size fırsatları sunmaz. Siz, o fırsatları alırsınız.” mottosuyla yol aldı. Bizzat izliyoruz. Muhteşem takım, muazzam uyumlu bir ikili ve akıl dolu oyun formatıyla Jose olduğu sürece fırsatları lehine çevirmesi hiç zor olmayacak. Değil mi Kane?

6 Aralık 2020 Pazar

Futbolun İlahı; Maradona

Yazıma başlamadan önce Maradona futbolunu “canlı” izleyen herkesin affını rica ediyorum. Zira ben yaş engeline takıldım. Ne yazık ki!
Yeryüzünün gördüğü en büyük solak o. Yeşil sahalarda döktürmüş bir “tanrının” alameti farikasıydı. Bir nevi topa vurduğu her hamlenin sanatçısıydı. Kimilerine göre ilah, bazılarına göre aşk. Gözünden yaş döküldüğünde Boca Juniors, Napoli, Arjantin ağlamıştı; güldüğünde bir çocuk daha posterleriyle ayaktaydı. Ayağının yaptıkları sadece bir insanoğlu ile karşılaştırılabilen, eliyse Tanrı’ya atfedilen Diego Armando Maradona, 30 Ekim 1960’da doğmuştu. Kim bilir belki de gerçekten bir Tanrı vardı… Ve onu özene bezene yaratmıştı…

Argentinos Juniors aktarmalı geldiği Boca’da henüz adı sanı bilinmeyen bir Tanrı’ydı, 1984’te adımını attığı Napoli’de gelecek vaad eden Barcenolalı olarak gelmişti İtalya’ya. O kadar ki 1990 İtalya Dünya Kupası’nın yarı finalinde Arjantin ile İtalya kozlarını onun topraklarında paylaştığından sahadaki İtalyanlar Tangocular’ı desteklemişti.
Fakat insandı o. Yaşamı boyunca devam eden uyuşturucuyla olan ikili mücadelesi, skandalları… 1997’de sanatını icra etmeyi bırakan Diego’nun teknik direktörlüğü hiç başarılı olamasa da, yeryüzünün büyük bir bölümünün kalbi hâlâ onun için çarpıyordu. Çünkü o kadar gerçekti ki…

Ve ayaklarıyla çizdiği tablolar… Elbette ki, Boca ve şüphesiz Napoli’de yaşattıkları, yaptıkları, havalandırdığı ağlar ve taraftar… Ancak arada hep es geçilen bir Barcelona gerçeği de var. Nou Camp'taki ilk maçını 1982 Dünya Kupası açılışında Belçika’ya karşı oynayan Maradona beklenmedik şekilde kötü bir başlangıç yaparak karşılaşmayı izleyen Barca taraftarlarını hayal kırıklığına uğratmıştı. 2 sezon Barca forması giyen Maradona hastalık ve sakatlıklar dolayısıyla bekleneni tam anlamıyla veremedi. Maradona, kendisini 1978 Dünya Kupası kadrosuna almayan Menotti’nin takımın başına gelmesiyle Barcelona’dan ayrıldı.


…Ve malumunuz Napoli takımı ile yaptığı sözleşme hayatının ikinci dönüm noktasıydı. 188 maçta 81 gol! Gerisi tüm dünyanın tanık olduğu repeartuar. Ya da İtalya’da hep ikinci planda kalmış Napoli’ye iki lig şampiyonluğu kazandırmasını.
Onun yaşamını zirveye büyük bir tırmanışın ve ardından tepetaklak olmakla beraber ”Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu o muydu, yoksa Pele mi?” sorusu futbolseverlerin merak konusuyken, girdiği uyuşturucu batağından çıkıp çıkamayacağı tartışılmaya başlandı. Ama o pes etmedi, yavaşladı, bildiği işi yapmaya devam etti ve böylece Diego Armando Maradona doğdu.

Futbolu 1997’de bırakmasına karşın ismi hálá dünyanın her köşesinde biliniyordu. Maradona son bir buçuk yılda çok uzun yol katetti. Uzun süre komada kaldı, psikiyatri kliniğinde yattı, abartılı bir kilo fazlası sorunuyla karşı karşıya kaldı. O aslında hep ölüme kafa tutuyordu. Zor günleri geride bıraktı. Uzun bir tedavi sürecinde tam 50 kilo verdi, hayatını toparladı ve tekrar göz önüne çıktı. Ve herkesin tam sağlığına kavuştu en azından ekran başına gelecek beklentileri yerine ölümüyle kötü bir çalım attı.

Yazımı bitirmeden hemen önce Maradona futbolunu kısmen “canlı” izleyen herkes gibi tarifsiz huzurum var. Tam 26 yıl önceydi. İstanbul’da oynanacak bir hazırlık karşılaşması memleketin gündemine oturmuştu. Nasıl olmasın, dünya futbolunun ilahı Maradona Türkiye’ye geliyordu. O zamanlar Sevilla’da top koşturan Tangocu, turistik gezinin tadını çıkarmış, 2 Mart’ta da İnönü’nün çimlerine ayak basmıştı.
“Önemli olan hedefe varmak değil, yolda olmaktır” diye güzel bir söz vardır. Evet, 60’lar 70’ler jenerasyonu kadar şanslı değildim lakin Maradona’nın futboluna “uzak ya da yakın” adını siz koyun tanık olduk. Onunla çim sahalar da yolda olduk… Çünkü o kadar gerçekti ki!

2 Aralık 2020 Çarşamba

Kokoskov'un Oyunu

Bu sene Obradovic’in ismini diğerleri kadar fazla duymayabilirsiniz. Ama bu kadar ilgi odağı bir takım sakin bir sezon geçirirse, bilin ki Obra’da gözle görülmeyen hamleler yapıyor.
2020 Temmuz ayında söylentiler gırla giderken, bu söylentiler yerini bir kağıt ve kaleme bırakacaktı. Obradovic yerine gelecek ismi yönetime sunarken, çok da uzaklara gitmeden, yakinen tanıdığı bir isme emanet edecekti takımı. Fenerbahçe Beko’nun yeni baş antrenörü Igor Kokoskov, arama motorlarında en çok aratılan isimlerden olmuştu bile. Evet, muhakkak ki, Obradovic’in yeri dolmayacaktı lakin alelade birine de bırakmıyordu.

Aslında Igor Kokoskov’un hikayesi epey trajik. Geçirdiği trafik kazası ile basketbolculuk kariyeri erken yaşta biten Kokoskov, 24 yaşında başladığı antrenörlük kariyeriyle Yugoslavya basketbol tarihinin en genç antrenörü olmayı başarmıştı.
NBA’de 17 yıl geçiren ve 2000 yılında Alvin Gentry’nin yardımcısı olarak Los Angeles Clippers teknik ekibine katıldı. 2004 yılında Detroit Pistons ile şampiyonluk sevincini yaşadı. 2008’de Phoenix Suns teknik ekibine katıldığında bugünlerin temellerini atmaya başlamıştı. Çünkü dahil olduğu Suns, 2008-09 sezonu öncesi genç Sloven Goran Dragic’i kadrosuna kattı. Steve Nash’in de yer aldığı kadroda Kokoskov, genç Dragic’in gelişiminde önemli rol oynayacaktı. Üstelik bunlarla yetinmeyecekti.

Cleveland Cavaliers ve Orlando Magic teknik ekiplerinde görev yapan Kokoskov, 2015 yılları ile başlayan birliktelikle Quin Snyder’ın yardımcılığına kadar uzanacaktı.
Quin Snyder’ın CSKA Moskova, teknik kadrosunda Avrupa’da yardımcı antrenör olarak görev yaparak deneyim kazanmış bir isim ve Avrupa basketboluna genel anlamda bir yakınlık söz konusu. Bu iki ismin güçleri birleşince farklı düzeyde bir parke savaşları görmemiz an meselesiydi.
Onun yaşadıkları o denli zorlu ve güç işlerdi ki sadece bench’in kenarında oturup talimat vermediği gerçeğini yansıtıyordu.



2015-2018 yılları arasında Utah Jazz‘de yardımcı antrenör olarak görev yapan Kokoskov, 2 Mayıs 2018 günü Phoenix Suns‘ın baş antrenörlük görevine getirildi ve bu unvana erişen ilk Avrupalı koç olmayı başardı. 22 Nisan 2019’da Suns tarafından görevine son verilse de, iki ay geçmeden Sacramento Kings‘de yardımcı antrenör olarak yeni bir göreve başlayacaktı.
NBA’de geçen 17 yıl dışında Avrupa’da da efsane koç Zeljko Obradovic ile çalışma fırsatı yakalayan Kokoskov, 2004 ve 2005 yıllarında Sıbistan-Karadağ milli takımı ile Obradovic’in yardımcılığını yapması kariyerinde başka bir yol ayrımına girmiş olacaktı.

2008 yılına gelindiğinde Gürcistan milli takımının başına geçen ve Gürcistan’ı tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonası’na götüren, 2017 yılına gelindiğinde ise Slovenya milli takımının başında Avrupa Şampiyonası’nda yenilgisiz şekilde şampiyonluğa ulaştıran yine Kokoskov’dan başkası olamazdı. Bu şampiyonluk, Kokoskov’un antrenörlük kariyerinin en büyük başarısı oldu. Diğer koçlara göre sessiz, sakin ve duruşu net olan bir koçtan kariyerine 40’lı yaşlarında başlamış olmanın avantajını bugünlerde çok net görüyor. Bilhassa, 17 yıllık NBA’de koçluk deneyimi dile kolay!
Son takımı Fenerbahçe Beko’da ise işler pek yolunda gidiyor mu soruları daha çok yankılanmaya başladı.

Euroleague'in üçte birlik bölümü tamamlanırken sezona ilk sekize girme hesaplarıyla bench koltuklarını tekmeliyor. Lig’de işler hiç fena sayılmaz. Lakin, bu daha çok iki şampiyonluğun yarattığı doygunluk ve mental yorgunlukla ilgili söylenen bir şeydir ama takım da eski takım mı? Bütün oyuncuları motive olsalar dahi, bu defa çok daha zor bir yolu aşmaları gerekecek.
Ve eğer şu anki takım, sürekli kıyaslandığı 2020 takımı gibi dramayla dolu, sonu hüsran bir hikayeye sürüklenmeyecekse bu, sıradan insan egosuyla süperyıldız yeteneklerini birleştirmeyi becermiş, bu yönden ayrıca “özel” adamların varlığı sayesinde olacak. Sezon içerisinde Jan Vesly’nin her zamanki işlerinden, Ali Muhammed’ın savunmaya yaptığı etkiden, Nando de Colo’un organizatörlüğünden bahsedilirken Kokoskov’un ismini diğerleri kadar fazla duymayabilirsiniz. Sadece biraz zaman.