17 Aralık 2019 Salı


Öyle bir atlet düşününki rakipleri sadece meslektaşları olmaya dursun. Hatta aynı zamanda siyasi mücadelenin simgesi olan aborjin atlete dönüşsün. Elbette ki böyle bir isim var. Zira 2000’leri sıcağı sıcağına yaşayan biriyseniz Cathy Freeman adını telaffuz etmemiş olamazsınız. Öncelikle bu siyasi ideolojiden, bu başarılara nasıl geldi ona değinmezsek haksızlık etmiş oluruz.
Tartışmasız dünyanın en önemli spor organizasyonu, Olimpiyat Oyunları. Bu büyük spor organizasyonunun tarihinden tarihe altın harfler ile yazılmış anlara adım atmak için ne tür zorluklara göğüs germek gerek. Şöyle alalım.

Cathy sadece beş yaşındayken atletizme merhaba dedi. Üstelik bu durumu sıra dışı yapan ise; üvey babasının destek vermesi bir yana koçluğunu da üstlenmesi cabası. ilk koçu ve ardından kariyeri boyunca önemli bir etkiye sahip olan üvey babası, Romen Mike Danila tarafından profesyonel olarak koçluk yapmak için kolları sıvamıştı ve ilk işi; sıkı ve donanımlı bir eğitim reformuna gitmek oldu. Tek kelime ile harikulade!

100 m, 200 m koşu ve yüksek atlama dallarında bölgesel ve ulusal şampiyonluklar kazandı ve çığır açan sezonda bende varım dedi. Bunu da taçlandıran ise, Auckland'da yapılan 1990 İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları'nda yarışacak Avustralya 4x100 bayrak takımına seçilmesiydi.
Bayrak takımının altın kazanmasıyla 16 yaşında bu başarıya ulaşan Freeman aynı zamanda İngiliz Milletler Topluluğu Oyunları tarihinde altın madalya kazanan ilk Avustralya Aborjini oldu. Haleti ruhiyesi o denli değişti ki madalyalara, şampiyonluklara alışan ve daha fazlasını isteyen bir atlete dönüşmüştü.




Şimdi hazırlanın çünkü 90’lar turuna başlayacağız. 1996 Atlanta Olimpiyatları'nda 400 m'de 48.63'lük derecesiyle kırdığı Avustralya rekoruna rağmen Fransız Marie-José Pérec'in ardından ikinci olabildi. Ertesi yıl Atina'da yapılan dünya şampiyonasında Pérec'in katılmaması sonucunda 49.77 ile altın madalyaya uzandı. Aynı yıl içinde Oslo'da ayağından sakatlanması nedeniyle yaklaşık 1 yıl pistlerden uzak kalmak zorunda kaldı. 1999 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda tekrar 400 m'de altın madalya kazanarak dünya şampiyonu olacaktı. Bir solukta okumak nasıl kolaysa bu noktaya koşmak tarifsiz.

Zafer serisi 2000 yılında da en büyük rakibi Marie-José Pérec'in geri dönüşüne rağmen devam etti. Freeman'ın, Sydney'de düzenlenen 2000 Yaz Olimpiyatları'nda en büyük rakibi Marie-José Pérec'le karşı karşıya gelmeleri bekleniyordu. Ancak bu karşılaşma, Pérec'in Avustralya basını tarafından sürekli taciz edildiğini ileri sürüp olimpiyatlardan ayrılması nedeniyle gerçekleşmedi. Kendi evinde yarışmasının verdiği avantajla 49.11 saniye ile 400 m'de altın madalya kazandı. Sydney 2000 oyunları bir toplumsal barışmanın da sahnesi olmuştu.

Çok uzun süredir Aborjin toplumunun entegrasyonu konusunda sıkıntılar yaşayan Avustralya, bu oyunlar ile birlikte bir anlamda özür dileyerek toplumsal barışın yolunu açtı. Cathy Freeman da altın madalya alarak Avustralya bayrağını en yükseğe taşıdı. Belki Cathy’nin aklında ideolojik bir atlet olmak yoktu ancak o altınlarını barışçıl bir elçi unvanı ile kapanış çizgisine gelecekti.

12 Aralık 2019 Perşembe

Kadının Gücü Adına

Son zamanlarda geçen gazete manşetlerine, sohbetlerin konu başlıklarına ya da sosyal medya alıntılarını fark ettiniz mi diye bir soru sormamı beklemiyorsunuz. Bilakis konu uluslararası kimlik taşımaya başladı. Kadın şiddeti, cinayeti, istismar ya da kadın kelimesinin önüne gelen her türlü kısıtlama…
Evet, sadece son zamanlarda demek de yanlış keza! Ancak artık sınır tanımama kelimesine sil baştan bir anlam çıkarmaya başlandı. Bakınız, Suudi Arabistan’da yıllardır kadınlara uygulanan ambargo bir nebze de olsa yeni anlamlar kazanmaya başladı.

İstanbul'daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda 2018'de öldürülen Cemal Kaşıkçı cinayeti sonrasında reformlarla uluslararası kamuoyunun gündemine gelen Riyad yönetimi, 'özgürlükler yolunda' bir adım daha attı.
Kime göre neye göre özgürlük tartışmaya son derece açık bir konu. Önce pasaport çıkarma alabilme izni, sonrasında erkek olmadan araç kullanma ve en son olarak lokantalarda kadın ve erkeklerin ayrı kapılardan girmelerini şart koşan kuralın kaldırıldığını duyurdu.

Kadına yapılan zulmün “daha üstü kapalı versiyonunu” yıllardır önümüze sürdüler. Üstelik bile bile. Hakkı olan bu özgürlüklere kavuşan Arap kadınların başarılarını, boy ölçebileceklerini ya da diğer kadınların yapabildiklerini rahatlıkla ispatlamaya geliyorlar. Bunun en güzel örneği de şöyle dursun. Reema Juffali’nin dediğine göre kendisi asla böyle bir şeyi beklemezken, geçtiğimiz sene içerisinde Suudi Arabistan’da kadın sürücülere karşı çıkan yasanın kaldırılmasıyla, kendisini bu tecrübeyi yaşarken buldu.


Erkek dominant bu spor, son yıllarını kadın sporcuların hegomanyası altında ezilirken bulmaya başladılar! Türkiye’deki örnekleri de unutmayalım lütfen! Aşırı tutucu bir İslam krallığı olan Suudi Arabistan’da fazlasıyla adrenalin dolu, hız tutkunu insanların direksiyon başında bulduğu bir o kadar da daha çok taze, çiçeği burnunda Suudi kadınların kazandığı bu hakla başarıya koşacak bir kız Reema Juffali.
“Juffali: Yasa geçen sene kalkana kadar böyle bir düşüncem bile yoktu. Direksiyonun arkasına bile geçme fırsatı yakalayamayan, bu tecrübeyi deneyimleyemeyen milyonlarca kadının varlığını bilmek çok üzücü, yarışırken onların hepsi için bunu yapıyorum.”

Aynı zamanda bir ilk olma özelliği daha var Reema’nın. Cidde’nin batı bölgesinde bir şehirde doğmuş ve Amerika’de eğitim görerek ülkesinde konuk yarışçı olarak dönen Juffali, ilk Suudi kadın yarışçı olarak anılmaya başlandı. Suudi Arabistan Spor Kurumu'nun yetkili sorumlusu olan Prens Abdulaziz bin Turki al-Faisal, bunun krallık için bir dönüm noktası olacağını söylerken, Juffali'nin şimdiden toplumun gözdesi olduğunu da altını çizerek belirtiyor.
Nisan ayında Brands Hatch'teki F4 British Championship'te yapılan bir yarışmada ilk kez katılımcı olan Juffali, aslında kazansa da kaybetse de kendi nazarında çok fazla başarıya imzasını attı.

Hızlı arabalar çocukluğundan beri onun tutkusuydu… Formula 1’i izleyerek büyüdü, birkaç yıl önce okumak için taşındığı Amerika Birleşik Devletleri'nde girdiği sürüş testini başarıyla geçerek, yarışmalara katılabilmek için lisansını aldı. Şimdiki hedefi ise; Fransa'da yapılan ve 24 saat boyunca süren, dünyanın en prestijli ve yorucu yarışlarından biri olan Le Mans’a katılmak. Neden olmasın! Onlar nereden geldiklerini çok iyi biliyorlar. Üstelik kadınların üzerine oynanan bu denli çamurun içinde…

1 Aralık 2019 Pazar

Su ile İmtihan


Asıl işi sade bir yaşam biçimi ve savaşa karşı hayata tutunmak olsa da hayal kurmayı, kendini geliştirmeyi bilen bir insan, Ermeni asıllı Sovyet yüzücü olan kahraman Shavarsh Karapetyan, yaşadıkları onu öyle bir noktaya getiriyorki, onlardan kaçmak yerine savaşmayı tercih ediyor. Bu durumda her şeyden habersizce bir devrimin fitilini ateşliyordu. Suyun devrimi, şampiyonlukların devrimi ya da en iyisi okuduktan sonra adına siz karar verin.

Hikaye biraz karışık, başlaması zor. Yolu buraya düşenleri farklı bir noktaya taşımak için teması fazlasıyla bilindik, dekoru değişik bir yerden giriş yapmak en iyisi. Bazen siz ölümle burun buruna gelmişken her şeyin bittiğini sanırsınız lakin bu yanılgı sizin yaşam biçiminize dönüşmüşse tüm kötü düşüncelerinizi alt üst eder. 
Bir grup holiganla kavga eden Karapetyan, boynuna iple taş bağlayarak suya atmışlar. Karapetyan son anda kurtulmuş ve belki de taş biraz daha ağır olsaydı tüm bu yaşananlardan bi haber olacaktık.

Bu kötü deneyimden sonra yüzme korkusunun üstüne gitmeye karar verir ve yüzme derslerine başlayan Karapetyan profesyonel olduktan sonra Ermenistan yüzme şampiyonu olur. Okulda maruz kaldığı kıskançlıklar yüzünden Sovyet olmak tek alternatifiydi. Sürüklendiği noktaları da hiçbir zaman unutmadan yola devam etti. Shavarsh Karapetyan’ın su ile imtihanı aralıksız sürecekti.
İşte onlardan biri, Kiev Müsabakalarında gerçekleşti. Oksijen deposunun yanlış kullanımı nedeniyle 75 metre suyun altında kalan ve bu yüzünden ölümle burun buruna gelmesi an meselesiydi.



Peşini bırakmayan pesimist düşünce silsilesi yine baş gösterecekti. Çocuk yaşlarında yetmişli yılların tam ortalarında, kuzeyde bir şehirde kendine daha fazla başarı bulabilmek umuduyla, Erivan’a gider. Aslında hikayenin aslı ile ilgili iki rivayet söz konusu. Yüzme okuluna giderken şoförün uçuruma sürdüğü araca son anda müdahele ediyor.
Bir diğer rivayet ise; Karapetyan her zamanki günlük koşusunu yaparken bir otobüsün baraj duvarını yıkarak göle düştüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden göle dalan Karapetyan, ayakları ile otobüsün arka camını kırarak, yaklaşık 20 dakika içerisinde 35-40’ar  saniyelik periyotlarla 10 metreye dalış yapıp 30 kişiye yakın yolcuyu çıkarmış.

Kirli sudan 2 taraflı ağır pnömoni ve kan bulaşması sonucu ölümle burun buruna gelen ve tüm bu yaşadıklarına rağmen kendini ne kadar suçlu hissetse de Karapetyan kendi canını hiçe sayarak 20 can kurtarıyor ve UNESCO tarafından ‘kahramanlık’ madalyası alıyor.
Aslında yakın zamanda kendisini televizyon da görmüşlüğümüz dahi var. Yaptığı kahramanlık hiçbir zaman unutulamayan Karapetyan’a Sochi Olimpiyatlarında olimpiyat meşalesini taşıma onuru verilmişti.

Ülkesinin ilk kişisel “kahramanı” 11 dünya rekoru, 17 dünya, 13 avrupa, 7 Sovyet şampiyonluğunun sahibi, o zamanlar belki de daha adı konulmamış sporculuğun fikriyle, bu şekilde tarihi destanlar yazılmıştı. Asıl işi sade bir yaşam biçimi ve savaşa karşı hayata tutunmak olsa da hayal kurmayı, kendini geliştirmeyi bilen bir insan, Ermeni asıllı Sovyet yüzücü olan kahraman Shavarsh Karapetyan, su ile imtihan devriminin fitilini ateşlemiş oluyordu.

27 Kasım 2019 Çarşamba

Deli Cesareti


“Çok sevdiğim bir fotoğrafım var 2 yaşındayken çektirdiğim. Ayakkabımda kocaman bir delik ve benim kolumun altında çamurlu bir futbol topu. O topu sanki hazinemmiş gibi tutuyordum. Benim için çok duygusal bir fotoğraf çünkü bütün hayat hikayemi temsil ediyor. Hayatım boyunca sonradan olan her şey o topun sayesinde.”
Mauricio Pochettino’nun anlatılmayı bekleyen bir hikayesi var. Diğer sporcuların aksine bildiğimiz hayat değil onun kariyer basamakları… Biz onu antrenörlük zekasıyla tanısak da

Günümüzde dönen futbol dünyasında astronomik rakamların yanından geçemeyen bir kulübün teknik direktörü olmak Mauricio Pochettino için de oldukça zor olacağı su götürmez gerçek. Ancak onun hayat hikayesi, bize zorlu durumlarla nasıl başa çıkabildiğinin bir göstergesi belki de. Tarlada başlayan futbol kariyerinde şu an zirvee çıkan grafiği fazlasıyla şaşırtıcı.
Sondan başlayalım; Tottenham Hotspur’da Kasım ayına kadar işler yolunda gidiyordu. Sonra Mourinho kancasına takıldı. Ya da adını siz koyun.

Avrupa’nın devleri karşısında dimdik ayakta tutan Pochettino, şimdi Şampiyonlar Ligi finaline kadar götürse de bir yerde “dur” dediler. 2014 yılının transfer döneminde ise Tottenham Hotspur, Arjantinli teknik direktör ile sözleşme imzaladı. Mücadele etmeyi seven ve fakat elindeki futbolculara göre sistem kurmakta adeta bir sihirbaz olan Pochettino, farklı dizilişleri de takımına başarılı bir şekilde oynatmayı başarmıştı. Futbola kattığı sıradışı perspektif sayesinde rakip teknik direktörler için her zaman karşılaşılması zor bir figüre dönüşmüştü.



Pochettino’nun futbola ayak uydurmakta üstüne yoktu. Zor gibi görünen tüm unsurları kolay gösterebilme sanatı hafife alınmayacak türdendi. Tıpkı, tarlalarda geçmiş çocukluğunun en küçük değerlerini yitirmeden futbola adapte etmesi gibi. Deli cesaretine sahip bu çocuk şimdilerde yaptığı başarıları birazdan bahsi geçecek konulardan ötürü geliyordu.
Mesela onun farkı “diğer” takımlar milyonlarca euro harcarken onu transfer dahi yapmadan, Şampiyonlar Ligi final biletini cebine koymuştu.

Aslında onun anlık çözüm üretmesi  ve zekası şüphesiz ebeveynlerinden geliyordu. Babası, Hector Pochettino ve annesi Amalia çok çalışkan çiftçilerdi. Üç nesil boyunca ekmeğini topraktan çıkaran bir aileden geliyordu. Mauricio futbol eğitimi almadan önce aile geleneğini sürdürmek için bir tarım okulunda okumuştu ama onun ilk aşkı futboldu.
Oğulları Mauricio da kendilerine benziyordu. Çalışmaktan bıkmıyor, futboldan kalan boş vakitlerinde tarlalarda ailesine yardım ediyordu.

İspanya’nın Espanyol takımında 7 sene forma giydikten sonra PSG ve Bordeaux forması giyerek futbolculuk kariyerini noktaladı. Ancak asıl sırrı da burada başlayacaktı. 2009 yılında Espanyol ile ilk teknik direktörlük kariyerine başlayan Pochettino böylece Premier Lig kapıları ona aralanıyordu.
2013 yılının devre arasında geldiği Southampton’a harikulade bir futbol oynattı. Yarım sezonun ardından, sonraki sezon da harika işlere imza atan Pochettino için bundan sonra sırdaki deli cesaretini bekliyor olacağız.

21 Kasım 2019 Perşembe

Burada Sana da Yer Var!


Bill Bradley’in 1953 yazındaki şehir gezisi esnasında gözüne turuncu bir şey ilişmişti ya da hayatının dönüm noktası olacağını bilmeden basketbol tutkusu olmuştu bile. Fazlasıyla sokakta bisiklet sürdüğü arkadaşlarına nazaran çok avantajı vardı. Her şeyden önce yaşı bu spor için idealdi, boyu uzundu. İşte sadece buraya kadar gelebiliyordu. En küçük bir fikri yoktu, daha iyiye nasıl gidebileceğini.
Ömrünün sonuna dek yalnız bırakmayacak basketbola, sevgilisine tutunmasına gerekiyordu. Ağırdı, hantaldı, sıçrayamıyordu bir de bunlar yetmezmiş gibi yeteneksizdi. Bunları düşünüp, sistematik oluşturması için aslında epey vakti vardı.

Evet, bazı şeyleri kabul etmeliydi! Mesela, oyunun hiçbir yanını çok da kolay kavrayamıyordu. Olumlu tarafı şu ki; öz eleştiri yapabilecek muhakeme yönü çok gelişmişti. Yetersiz gördüğü kısımlarını “özel” bir çalışma altında geliştirmeliydi. Kendini geleceğin “en iyi antrenman programı geliştiren” kişi olarak tanıtırken, Bradley’in dünyanın en güçlü insanı olduğunu hissetmesi için bütün imkânlarını seferber etmişti.
Kendini bu sancılı sürece nasıl bir adapte ve ikna ettiğini biliyordu. Bir o kadar da şanslıydı. Okulunun boş saatlerini araştırıp, anahtarlarını ele geçirmişti.

İlk olarak nevi şahsına münhasır bir program hazırlayarak başlayacaktı. Okul saatleri ve cumartesi olmak üzere (dersleri dışında) sekiz saat çalışmayı kendisine borç bilecekti. Pazar günleri ise;  üç buçuk saat çalışacaktı. Bu tabi kış tarifesiydi. Peki ya insanı dışarıya iten şehvetli günlerde?
Yazın da her gün Pazar görünümlü çalışmasıyla bu sürece ara vermeden mekik dokuyacaktı.
Boşuna inanmak başarmanın yarısı dememişler. Aylarca bilakis yıllarca bu program hiç şaşmayacaktı.



Bu programı farklı kılan neydi ya da antrenmanlarında neler yetersiz geliyordu da ekstraya ihtiyaç duyuyordu? Bacaklarını güçlendirmek ve daha yükseğe sıçramak için ayakkabılarının içine beş kiloluk ağırlıklar yerleştiriyordu. Şunu göz önünde bulundurmak gerek ki; o zamanlar henüz Nike bu denli çığır açmamıştı.
En zayıf noktalarının top sürme ve hantal olduğunu çok iyi anlamıştı. Bu noktalar onun bam teliydi. Bill Bradley’i bir adım öteye taşıyacak püf noktalarına yoğunlaşarak bir nevi telafi etmek için kendini üstün bir pasöre dönüştürecekti.

Peki, bu azim sonuç vermiş miydi? Kesinlikle. Bradley, emin adımlarla kendini basketbolun en büyük yıldızlarından biri konumuna getirdi. Soluğu Princeton Üniversitesi'nde All-American takımına seçilerek aldı, ardından profesyonel olarak New York Knicks takımına katıldı. Dripling ustalığını, inanılmaz dönüş ve fake atma hareketleriyle sahadaki zarafetini de unutmamak gerekiyordu. Kolayca yapıyormuş gibi görünen bu hareketlerin aslında yıllar boyu saatlerce yoğun çalışmanın ürünü olduğunu elbette kimse bilmiyordu.

NBA oyuncuları “burada sana da yer var” diyerek kabul ettiler. Artık Bill Bradley’e geriye dönüp baktığımızda eski New York Knicks oyuncusu ve senatör olarak bahsediyorlar. Emek ve çabanın nelere kadir olduğunu da kanıtlayan bir hikaye. Azim gösteren herkese demek gerek “Burada sana da yer var.”

14 Kasım 2019 Perşembe

Slovence Bir Başarı


Birazdan bahsi geçecek anlatım bir film senaryosu değil, gerçeğin ta kendisi. Hatta Primoz Roglic’in hikâyesi. Hayat bazen acımasız davranır, hayal kırıklıkları biriktirir. Ve bu sizi bir o kadar da güçlü yapar. Roglic’in hikâyesi biraz bizden biraz da “sporcu” kavramına farklı bir perspektiften bakmanızı sağlayacağını düşünüyorum. Spor hayatına kayak atlamacı olarak başlayıp radikal kararla bisiklete bonservisini aldıran çiçeği burnunda bir sporcu.

Primoz Roglic, Avrupa’nın yeni yeni adını duyurduğu Slovenya'nın dağlık bir bölgesinde bulunan Kisovec’te durumun koşullarına ayak uydurarak, şu an olduğu gibi Primoz’un küçüklüğünde de kayakla atlama, ülkenin en popüler sporlarından biriydi.
13 yaşındaki küçük Roglic ülkesinden ilham aldığı bu spor derinden cezbediyordu ve tek hayali başarılı bir kayakla atlamacı olmak, ülkesini temsil etmekti. İlk profesyonel atlayışını henüz 14 yaşındayken gerçekleştirdi. Her yıl düzenlenen Fis Cup’ta 51 sporcu arasından 20’nci oldu. Aynı yıl tam 11 yarışa daha katıldı ve en iyi derecesi İsviçre’deki gençler şampiyonasındaki 6’cılıktı.

İşler pek de yolunda gitmiyordu. Esasında bir çocuk gözüyle bakış fena değildi değil olmasına da onun hayali bu değildi. 2007’de Amerika Continental Cup zaferi ve İtalya’da dünya gençler şampiyonasında şampiyon Slovenya takımında yer alacak ve kayakla atlama kariyerinin son 4 yılında dördüncü bir zafer daha yaşayamayacaktı.
Planica'da, katıldığı zorlu bir mücadelede 17 yaşında ona altın madalya kazandıran tumturaklı atlayışını tekrarlamak istedi, oldukça yükseğe uçtu, havada döndü ve buzlu piste korkunç bir iniş yaptı. Bilincini kaybetmiş bir şekilde hastaneye kaldırıldı. Neyse ki korkulan olmadı. 21 yaşına geldiğinde ise, dünyanın en iyi atlama sporcularının seviyesinde olmadığını ve artık bu sporu yapmak istemediğine karar verdi. Motosikletini sattı ve bir yol bisikleti satın aldı.



Girizgahını, duathlon ve triahlonu deneyerek başladı. Roglic vücudunun dayanıklılık sınırlarını zorlamayı çok seviyor; kas, kalp ve beyin koordinasyonunu bisiklet üzerinde kusursuz bir şekilde yönetebildiğini biliyordu. 23 yaşındayken amatör bir ekiple çalışmalara başlayan ve sonrasında roglic ilk sezonunda İtalya, Avusturya, Slovakya ve Dubai'de yarışlara gitti; daha ilk senesinde Slovenya yol bisikleti şampiyonunu belirleyecek olan yarışta 10'uncu oldu.
Romanya’da gerçekleştirilen Sibiu Bisiklet Turu’nda takım arkadaşı 35 yaşındaki Radoslav Rogina genel klasman şampiyonluğunu kazanırken, Roglic dağların kralı mayosunun sahibi olmuştu. Bir de onu artık klasman şampiyonlukları değil de daha zoru daha büyüğü tatmin edecekti.

Sonsuz güven duyduğu yol bisikletine profesyonel anlamda, Hollandalı Team Lotto NL-Jumbo’dan teklif geldi. Roglic artık bir World Tour takımında pedal çevirecekti. roglic hollanda ekibinde sınırsız potansiyelini keşfetmeye, yeteneklerini geliştirmeye ve güçlenmeye devam ederken değeri paha biçilmez bir silah keşfetti. Zamana karşı…
İlk büyük tur olan İtalya Bisiklet Turu’nda dokuzuncu etaptaki zamana karşı yarışında müthiş bir performans ile ilk sıraya 'Primoz Roglic' ismini yazdırmayı başardı. Ve her şeyin başladığı yerde sadece 25 gün sonra Slovenya zamana karşı şampiyonluğunu yazdıracaktı.

2017 yılında sırada dünyanın en prestijli ve en çok izlenen spor organizasyonlarından olan Fransa Bisiklet Turu; Chris Froome, Romain Bardet ve Warren Barguil’in 1:13 saniye önünde finiş çizgisini ilk geçen isim oldu. Belini düzeltti, objektiflere kendini hazırladı, kollarını havaya kaldırdı ve finişi geçti. Gözlerini kapattı. Tarifi mümkün olmayan bir mutluluk...

5 Kasım 2019 Salı

Çıplak Ayaklı Şampiyon


Savaş ne kadar korkutucu ise, bu durumdan ders almayı da bilen var pek ala! Farklı bir giriş yaparak; kısa bir özet geçmek isterim. Birazdan okuyacaklarınız geç açılan ve keza çabuk kapanan bir perdenin hikayesi. Zamanında Mussolini güçlerine karşı savaşmış, babasına maddi açıdan destek olmak için orduya katılan bir adam, bir gün tören sırasında ülkesinin bayrağını taşıyan insanları görüyor. Ardından da kendini Olimpiyatlar’da buluyor…

Mesele tamamen bundan ibaret! Ya da yokluktan çıkmanın arayışları, kendisinde var olan yeteneğin keşfini –ne acı ki- savaş esnasında bulması vesaire…  Avrupa kıtası diğer kıtalara göre daha şanslı öylesine zenginken, doymak bilmiyor. Hep daha fazlası. Sözüm ona onların “hakkıymış” gibi savaşı kendilerine hak gören, istismar eden toprak bütünlüğü Avrupa! Hoşgeldiniz!
Ondokuzuncu yüzyılda Etiyopya’yı birçok kez işgal etmeye çalışan İtalya her seferinde başarısız olmuştu. 1930’lara gelindiğinde ise Mussolini bu işe bir son vermek için bahaneler arıyordu.

O bahaneler içinde savaşan Etiyopyalılar'dan birinin oğlunun, kendi ülkesinde unutulmaz bir zafere imza atacağını bilmiyordu. Daha ironik hale nasıl gelecekti peki? 20 yaşındayken para kazanıp ailesine destek olmak için orduya katılan Bikila, bir resmi tören sırasında ülkesinin bayrağını taşıyan genç insanlar gördü. Halk hepsini gururla selamlıyordu. Bunların kim olduğunu merak ederken, milli atletler olduğunu öğrenir öğrenmez bir gün aynı formayı kendisinin de giyeceğini o dakikalarda anlamıştı. Aynı yıl içinde de kaderini değiştiren kararı vererek koşmaya başlayacaktı.




Bu arada İkinci Dünya Savaşı sonrası, İtalya baskısından kurtulan ve Yeni Dünya’ya açılmaya karar veren Etiyopya Hükümeti, Norveçli Onni Miskanen ile anlaştı. Norveçli antrenör uzun koşular, sauna, vücut koordinasyonu geliştirmeleri için tenis ve basketbol yüklemeleri yaparak Etiyopyalı atletleri kısa zamanda koşu makinesine dönüştürdü.
Bikila, Miskanen’le çalışmasının ikinci yılında National Armed Forces Championship’e katıldı. Bikila kendisini olimpiyatlara götürecek dereceyi elde etti, hatta hepsini geçerek birinci oldu. Bikila böylece Olimpiyat kafilesine dahil edildi. Hayatındaki ilk maratonunu, 2:39:50 ile tamamlayan Bikila, ertesi ay katıldığı maratonu ise 2:21:23’le tamamladı. Etiyopyalı bu iki yarışta da bitiş çizgisine ilk ulaşan isimdi. Ve herkes şaşkındı. Biri hariç!

Ve daha mühim bir konu, Abebe Bikila’yı ün katma kısmına gelindiğinde bu durumda virgül atmak zorundayız. Olimpiyatların sponsoru Adidas, ayakkabılar için hazırlığa başlamıştı. Son anda katılacağı belli olan bu atlet için ise uygun bir ayakkabı yapılmamıştı. Ülkesinde sürekli çıplak ayakla idman yapan Bikila’nın tabanı nasırdan kabarmış ve her ayakkabıya uyum sağlayamaz hale gelmişti. Abebe Bikila öte yandan Roma sokakları engeline takılıyordu. Ancak Olimpiyat kuralında ayakkabısız koşamazsın diye bir madde olmayınca önü açıldı.
Parkurun bitime yaklaşık bir kilometre kala, birkaç sene önce İtalyanlar’ın Etiyopya’yı yağmalarken aldıkları taşın dikildiğini görmüşlerdi. Kaderin bir cilvesi ya bu taş, İtalyan askerleri tarafından dik bir rampaya yerleştirilmişti.

Yarışın favorilerinin Bikila’ya göre nispeten yaşlı olduğunu bilen antrenörü, bu ana kadar yarıştan kopmadığı takdirde burada atak yaparak liderliği ele geçirebileceğini belirtmişti. İtalyanlar’dan oluşan atletizm meraklıları şaşkınlıkla ufuktan görünen ve o güne dek adını dahi duymadıkları atleti alkışlıyorlardı. Dünya rekorunu 8 dakika gibi inanılmaz bir dereceyle geliştiren Bikila, 42 kilometre 195 metreyi 2 saat 15 dakika ve 16 saniyede tamamlamıştı. Unutmadan, bir de çıplak ayakla! Bikila kariyeri boyunca 13 maraton tamamladı ve bunların 12’sinde birinci oldu, çıplak ayaklı şampiyon!