Basketbolun hikayesi… Belki de daha gerçek ve samimi
olduğu yılların ikonik simgelerinden ayakkabının hikayesi…
1925 yılında Ohio'da doğan Frank Rudy, uçak mühendisiydi.
Yaşanan ekonomik ve sektörel sıkıntılarla beraber işinden ayrılmak zorunda kaldı.
Fakat bu onun zorunluluğundan çıkıp, yıllardır emek harcamak istediği işe,
icatlar üzerinde çalışmaya başlaması demekti. Hayatındaki en büyük tutkularından
birisi kayaktı. Hiç olmadığı kadar kayak tutkusunu hayata geçirebilecek hadde
de zengin olmayı umuyordu. Ve yola koyuldu, bir kayak ayakkabısı tasarlayacaktı.
Arkadaşı Bob Bogert'la beraber kolları sıvadılar.
İkinci yılın sonunda istedikleri gibi bir ayakkabı tasarlamayı başardılar. Ya da öyle zannettiler. Head Skis şirketinin sahibi Howard Head'e götürerek, ayakkabının patentini aldı ve seri üretime geçmek için hazırlıklarını tamamladı. Ne var ki şirket başka firma tarafından satın alınınca ilk deneme başarısız olacaklardı.
Bu iki sıkı dost aralıksız tekrar çalışmaya ant
içmişlerdi. İçinde hava keseleri olan yeni bir ayakkabının üretimi için Beta
firmasıyla konuşup anlaşmaya vardılar. İlk etapta 50 çift ayakkabı üretilmişti
lakin işler bir kaosa dönmüştü. 1974 yılında çıkan petrol kriziyle beraber
ayakkabıları üreten şirket içinde daha az petrol bulunan yeni bir karışımı
denemeye karar vermişti. Ancak bunu gizlediler ve sonuç tam bir felaket oldu.
Bu yaşanılanlara anlam veremeyen ama işin peşini de
bırakmaya niyeti olmayan Frank Rudy ilk önce Fransa'ya giderek, Adidas'la görüşecekti.
Ne yazık ki, görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yılmıyordu. Yılmak onun lugatında
asla olamazdı. Tutunacağı en güçlü hayalinin peşinden yeni bir kapı
aralanacaktı. Kapanan yeni kapı onu zaferiyle tanıştıracaktı. Hem de ne zafer!
Nike Hoşgeldiniz!
Nike yetkililerinden Phil Knight ile telefonla da olsa görüşmeyi başarmıştı. Knight firmayı kuralı kısa süre de olsa, büyümek istiyordu. Rudy'nin ayakkabılarını bizzat kendisi giyerek test edecekti ve Rudy'den 6 aylık bir deneme süresi istedi. Evet mükemmel değildi hem de hiç. Ayakkabıda bazı problemler olduğunu gördü. Koştukça ayakkabının tabanındaki hava azalıyordu.
Hava keseleri hiç de pratik değildi, zeminin oluşturduğu
dalgaları emmesine rağmen koşu sırasındaki sürtünme içindeki havayı ısıtıp
genişletiyor, bu da ayakta su toplanmasına neden oluyordu. Topukla taban
arasında elastik bir ara taban koymaya karar verdiler. Ve üretime geçtiler.
“Tailwind” adı altında piyasaya sürüldü. Biraz pahalıydı.
Üstelik ayakkabılarda üretim hatası da yapılmıştı.
Bir ihtimal daha vardı! Tailwind’i profesyonel sporcular
tarafından denenmeye başlamasıyla grafik farklı tablo sunacaktı. Bu pek
maceralı ayakkabı yer sarsıntısını yüzde 10 enerji tüketimini ise yüzde 2.8
oranında azalttığını ortaya koyuyordu. Bu da sporcuların memnuniyetini
arttırmıştı.
Gelelim reklama! Nasıl daha fazla tanınacaktı? Bir reklam
yüzü hiç fena olmazdı. Daha önce de NBA'deki oyuncularla çalışmışlardı.
Bu ayakkabı için geleceği parlak bir çaylakla anlaşma
yolundaydılar. Çaylak kariyerinde yükselişe geçtikçe ayakkabının da aynı
şekilde yükseleceğini düşünüyorlardı. Birkaç seçenek vardı. Ve onlardan 21
yaşındaki Michael Jordan adlı çaylakla anlaşmaya karar verdiler.
Nike, Jordan'a 5 sene için 2.5 milyon dolar önerdi ve her satılan Air Jordan ayakkabısı için prim alacaktı. Ancak pürüzler hep vardı, Michael Jordan'ın
ayakkabıları beğenmemiş olmasıydı ve de o Adidas'ı seviyordu. Fakat Adidas, Jordan’ı umursamadı ve böylece pek gönüllü olmasa da Nike'ın teklifini kabul
etti.
1984 yılından itibaren Jordan maçlara kırmızı siyah
tasarımlı özel bir ayakkabıyla çıkmaya başladı. Bu o kadar dikkat çekici
bir ayakkabıydı ki, NBA forma standardını ihlal ettiği gerekçesiyle 1000 dolarlık
cezayı yemişti. Bu ceza ünlerine ün
katmıştı. Böyle bir reklam fırsatı kırk yılda bir gelirdi. Ne ceza ki o
ayakkabı paha biçilemez statü de!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.