29 Temmuz 2021 Perşembe

Göklerde Yaşayan Jorginho

Tanıdık bir hikaye kalıbıyla başlayalım. Futbolda en son aynı yıl hem birlikte Şampiyonlar Ligini, hem de yerel lig ve kupayı kazanan takım kupa kaldırdığında henüz Jorginho doğmamıştı. Futbol tarihinde bunu başaran ilk takım, 1966-1967 sezonunda Celtic oldu. İskoç ekibi aslında o sezonu 4 kupa ile tamamladı. Jorginho’nun ailesi bu kupayı görmek için bundan bir on sene daha beklemesi gerekiyordu.
Eşi görülmemiş zamanlarda yaşıyoruz ya da öyle olduğu söyleniyor. Diğer yandan geride kalan on yıllık süreçte bu tarz alışılmadık şampiyonlukların bazen geri dönüşler bazense büyük hezimetler biçiminde daha sık yaşanmaya başladığından ve iyiden iyiye normalleştiğinden söz edilebilir. Bu durum bir kez tanımlandıktan veya yeni bir mesele olarak ortaya atıldıktan sonra da açıklama arayışları doğuyor elbette.

Yeni bir cümle daha kazanımı oldu bu vesile ile… Aynı yıl hem Şampiyonlar Liginde hem de Avrupa Kupasında kupa kaldıran bir kişi tanıyoruz. Adı her ne kadar Euro 2020 olsa da İtalya ile Avrupa'nın en büyüğü, Şampiyonlar Ligi’nde Chelsea ile takım olarak zoru başaran Jorginho adı sıradışı olarak 2021 yılına damgasını vuracaktı. Lakin muzaffer olmadan önce mutfağına bakmaya ne dersiniz?
Peki bu arka plan hikayesinin ne önemi var? Chelsea’nin son yıllarda inişli çıkışlı kariyerinin tarihsel bir yaklaşım içinde değerlendirmek şöyle dursun, çalkantılı ve de hiç şans vermeyen rakiplerine rağmen teknik direktör değişikliğiyle kupayı kaldırmak sanıldığı kadar kolay olmadı.

Lampard’ın büyük beklentiler içerisinde kurduğu takımın br türlü istediği oyunu sahaya yansıtamaması sonucu bileti kesildi. Fakat transferler içerisinde iyi yaptığı işlerden biri de genç oyunculara, gelecek vaat edenlere yer ayırmasıydı. Onlarda biri de Jorge Luiz Frello Filho ya da kısaca Jorginho... Lampard’ın son dönemlerinde çok daha az risk alan, az gol atan bir takıma evrildiğinden söz edersek ve iki yaklaşımdan birinin diğerinden üstün olmadığı şerhini de düşerek eski Chelsea oyuncusu Lampard’ın o dönemlere ait olan futbol felsefesi ile teknik adamlık arasındaki farkın futbolun ne yöne doğru gittiğinin bir göstergesi olduğu tespitinde bulunmak mümkün.



Chelsea’nin seneler içinde Premier League’in en güçlü takımlarından biri haline dönüşmesi de aslında sözünü ettiğimiz dağınık anları törpülemesi ve başlangıçtaki eğlenceli oyundan sıkıcı bir oyuna geçmesi ile mümkün oldu. Bu noktada tartışılacak konular çoğalır. Ancak parantezi oyunculara açmak da yarar var.
İşte onlarda biri Jorginho, 2018 yılında geldiği Londra devine fazlasıyla adapte olmuş takımın ilk 11 parçalarından birine dönüşecekti. Öncesinde annesinden öğrenecekleri vardı. Mesela; futbol oynamanın incelikleri! Jorginho, kendisi de bir futbolcu olan annesi Maria Tereza Freitas’tan çok şey öğrenmiş. Brezilya'nın güneyindeki sahil kasabası Imbutiba, artık sadece harika manzarasıyla değil, aynı zamanda Jorginho’nun büyüdüğü yer olarak da tanınıyor. Çünkü küçük annesi ile beraber sahile giderken yanına bir top alır ve hava kararıncaya kadar kum üzerinde top tekniğini çalışmaktan kendilerini alamazlardı.

Jorginho altı yaşındayken eşinden boşanan Maria, oğlunun hayattaki her şeyi haline gelmiş. Geçimlerini sağlamak için temizlik işleri yapan Maria, bir yandan Jorginho’yu futbol oynadığı yerel kulüp Bruscao’nun antrenmanlarına götürmeye devam etmiş. Jorginho, İtalyan girişimciler tarafından Brezilyalı yetenekleri keşfetmek için kurulan Guabiruba projesine seçilmiş ve zorlu şartlara göğüs gerip Verona’dan bir sözleşme kapmayı başarmış.
Transferi ayarlayan menajer 27,000 sterlini cebe indirirken, Jorginho haftada 18 sterlinle hayatını idame ettirmek zorunda kalmış. Bir buçuk yıl süren bu durum Jorginho’yu bırakmanın eşiğine getirse de, annesi hayalinin peşinden gitmesi için onu yüreklendirmiş.

2014 yılında Verona’dan ayrılıp Napoli’ye geçtiğinde daha gözü kara hale gelecekti. Napoli’de geçirdiği dört yılda elit orta saha oyuncuları arasındaki yerini iyice perçinleyen Jorginho, 2018’de Chelsea’ye imza atarak yeteneklerinin alameti farikasınıı Premier Lig’e taşıdı. Son üç yıldır Londra’daki futbol hayatını, milli takımlar düzeyinde de ileriye götürecekti. Onu da aynı yıl hem Şampiyonlar Ligi hem de Euro 2020’yi göklere taşıyarak annesine armağan etmesi işten bile değildi.

16 Temmuz 2021 Cuma

Oyun, Set ve Hakem

En iyi olmak en güçlü olmak demek midir? Fiziksel olarak dev olmak, zihnen narin olmaya engel mi? O an çok şeyi anlatıyor. Kariyerinde çoğu maçı yönetmesi bir kenara, o yıllarını vermiş olduğı hakemlik deneyimlerine, seneler boyunca attığı her adımı yüzlerce kişi tarafından izlenen bir “kadın” figürü dışında aslında bizlerin tanımladığı veya tanıdığımızı sandığımız ve kafamızda belli kalıplara gömdüğümüz halinden çok farklı bir resimdi o. Sadece tenis değil, tüm spor, hatta tüm popüler olmuş hakemler arasında en önlerdeki bir figürden bahsediyoruz. Meğer biz onu hiç tanımamışız. Ama Marija Cicak kendini anlatmaya gelmiş.

Novak Djokovic ve Matteo Berrettini arasında oynanan finali yöneten Marija Cicak, Wimbledon tarihinde tek erkekler finalini yöneten ilk kadın hakem olarak parafını atacaktı.
Tenis sezonunun hatta Grand Slam’lerin içinde en prestijli turnuvalarından biri olan Wimbledon’ın tek erkekler finalinde Novak Djokovic, İtalyan rakibi Matteo Berretini’yi mağlup ederek 20. grand slam şampiyonluğunu kazandı.
Evet bu manşet şaşıracağımız türdendi değil. Belki 20. Grand Slam şampiyonluğunu alarak tarihe damgasını vuracaktı. Sırp raket, ilk seti kaybetmesine rağmen geriden gelerek arka arkaya 3 set kazandı ve Wimbledon’daki 6. şampiyonluğuna ulaştı. Djokovic, kazandığı şampiyonlukla en çok grand slam kazanan erkek tenisçi rekorunda Roger Federer ve Rafael Nadal’ı yakaladı.

Hırvat hakem, son 15 yıldaki bütün Wimbledon turnuvalarında maç yönetti. Cicak, 2014 yılında Petra Kvitova ve Eugenie Bouchard arasında oynanan Wimbledon finalinde ve 2018'de John Isner ve Kevin Anderson arasındaki Wimbledon tek erkekler yarı finalinde görev almıştı.
Yükseltilmiş ünlü sandalyede oturan Cicak, 1877'deki Grand Slam etkinliğinin başlangıcından bu yana Wimbledon tek erkekler finalinde hakemlik yapan ilk kadın olarak tarihe geçti. 43 yaşındaki Cicak'ın bir hakem olarak dikkat çekici görevinde, Petra Kvitova ile Eugenie Bouchard arasında oynanan 2014 Wimbledon bayanlar finalini yönetti. Hırvat, Ekaterina Makarova ve Elena Vesnina'nın Chan Hao-ching ve Monica Niculescu'yu mağlup ettiği 2017 çift bayanlar finalinin de hakemliğini yaptı.



Zagrebli Cicak, 15 kez art arda Wimbledon çimlerinde “oyun-set-maç” sesleri ile yankılandı. Ve ayrıca 2016'da Atina, Londra ve Rio'daki Olimpiyatlarda aynı şerefi gösterme fırsatı yakalamıştı. Olimpiyatlarda Cicak, tek bayanlar finalinde de hakemlik yaparak iyiden iyiye egemenliiğni eline almaya başlayacaktı. Altın rozetli sandalye hakemi aynı zamanda WTA Elite Takımının bir üyesidir. Cicak, son dokuz yıldır WTA Elite Team'in bir üyesi olarak harikulade işlere imzasını attı.
Ve elbette her bir maç, her bir sezon yeni bir savaş, hakem olarak her bir out düşen veya çizgi romanındaki yeni bir dergi olduğu için daha da fazla bir şeyler ortaya koymasını bekliyor izleyenler. Bu tip bir yetenek havuzuna sahip olmanın laneti işte. Herkes o yeteneklere gıpta ile bakar ama hakkını vermesini de ister bir taraftan. Gıpta etmek iki tarafı keskin bıçaktır.

Bu yılki Wimbledon diğer iki Grand Slam’e istinaden çok daha fazla seyircili ve de hareketli geçti. 39 yaşındaki Roger Federer , modern çağda Wimbledon çeyrek finallerine çıkan en yaşlı erkek oldu . Ken Rosewall, rekoru 1974'ten beri elinde tutuyordu. Federer, bu durumu şöyle özetliyor; "Gençken soruyu kendinize sormuyorsunuz. Ama kendiniz olduğunuzda, geçirdiğim yıllarla birlikte her yerde soru işaretleri var. Gerçekten yapabileceğinizi kendinize bir kez daha kanıtlamalısınız. Bir diğer, kortta namı yürüyen, Serena Williams bir ay öncesinde bacak yaralanması geçirdikten sonra Wimbledon ilk turda çekilmek zorunda kaldı. Lakin bu isimler ve daha fazlası olmaz denilen yapan cinsten. Zira, kadınların hegomanyası takdire şayan.

Cicak’a dönecek olursak, 6 yaşından beri çoğu sporu hevesle yapan sporcuydu sonrasında tenise evrildi ve bu sporda erken yaşta hakemlik kariyeriyle evlilik yapacaktı. Henüz 15 yaşında iken, ulusal turnuvalarda hakemlik yaparak ilkleri yaşayacaktı.
Sahip olamadığımız, kimsenin sahip olmadığı o yeteneklerin uygulamada neler yapabileceğini görmek isteriz de tam kullanılamazsa, bu ilahi lütufu israf edilmiş olarak görürüz, o yeteneklerin nasıl beceriye dönüştürüldüğü görünce dünyanın sizi nasıl manşetlere taşıdığını izlemek kalır geriye.

9 Temmuz 2021 Cuma

Danimarka Farkı

Euro 2020’yi taze taze izlerken, Danimarka’nın başarıya giden temel taşlarında, 29 yıl önceye gitmemek mümkün değil. Richard Möller Nielsen’le destansı bir Avrupa şampiyonluğu yaşayan Danimarka, o yıllardan bu yana aradığı yeni kahramanını buldu diyebilir miyiz? Bunun cevabını verecek bir kişi son bir aydır dillerden düşmeyen bir isim: Kasper Hjulmand.
İskandinav ekibi Danimarka, Euro 92’yi gidebilmek için çetrefilli yollardan geçmiş, eleme gruplarında Yugoslavya’nın arkasında kalarak turnuva biletini kaçırmıştı. Rakibinin şampiyonadan men edilmesiyle yalnızca bir hafta kala davet almış ve pek de hazırlık yapma fırsatı bulamamıştı.

Evet, Danimarka, hatta Dünya futbolunun en iyi futbolcularından biri olan Michael Laudrup, 1992 Haziranı’nı plajda, elinde birası ile deniz kenarındaki şezlongunda geçiriyordu. Sanılanın aksine diğer Danimarkalı futbolcular Laudrup’un yanında değildi. Danimarka takımı, Avrupa Futbol Şampiyonası’na iki hafta kala sıkı bir kamp dönemindeydi ve Bağımsız Devletler Topluluğu ile oynayacağı maç için hazırlanırken kulaktan kulağa yayılan “Yugoslavya turnuvadan ihraç edilirse Danimarka İsveç’e gidecek” haberinin doğrulanmasını bekliyorlardı. Nitekim öyle de oldu.
Esasında insanlara etkileyici gelen plaj hikâyesi kadar olmasa da daha önemlisi Danimarka’nın turnuvaya katılımı başlı başına bir film senaryosuydu.

Danimarka takımı eleme gruplarının ikinci maçında Kuzey İrlanda ile berabere kalıp üçüncü maçta evinde Yugoslavya’ya 2-0 kaybetmişti. Başta takımın en iyi oyuncusu Barcelonalı Michael Laudrup ve kardeşi Brian Laudrup, Liverpool’un yıldızı Jan Molby ile birkaç futbolcu daha milli takımı bırakmış, tüm Danimarka basını ve taraftarı teknik direktör Richard Moller Nielsen’i istifaya davet etmesine rağmen Nielsen bunlara kulak asmayıp, yola devam etti. Hemen sonraki ilk maçta evinde kaybettiği Yugoslavya’ya karşı Belgrad’ın kulakları sağır eden ortamında 2-1’lik bir galibiyet alan Danimarka kalan dört maçını da kazanmış, en sonunda da bekledikleri kararla İsveç’te yapılan Avrupa Şampiyonasına katılmışlardı. Turnuva aynı film senaryosunun devamı niteliğinde başlamıştı.



Önce İngiltere ile 0-0 berabere kalan Danimarka, ikinci maçta ev sahibi İsveç’e 1-0 kaybetmiş ama son maçta turnuvanın mutlak favorilerinden Fransa’yı 2-1 yenerek gruptan çıkmıştı. 2-2 biten Hollanda yarı finalindeki penaltı vuruşlarında Marco Van Basten’in penaltısını Schmeichel çıkarmış, bu inanılmaz filmin mutlu sonla bitmesi için kalan son 90 dakikada Danimarka, Almanya’ya karşı neredeyse tüm dünyanın desteğini alıp şampiyonluğa ulaşmıştı. Muhtemelen o gün Danimarka futbol tarihinin en iyisi Michael Laudrup plajda yeni bir bira siparişi vermek için birileriyle göz göze gelmeye çalışıyordu.
Maç sonu finalin kahramanlarından Peter Schmeichel’ın zaferin sarhoşluğuyla söylediği o tek cümle aslında Danimarka için bu masalın özetiydi; ”Hâlâ ne yaptığımızı anlamış değiliz.”

Danimarka 1982 Dünya Kupası elemelerini geçememesine rağmen turnuvada şampiyon olacak İtalya’yı elemelerde 3-1 yenerek dikkat çekmişti. EURO 84’e gelindiğinde Danimarka turnuvaya katılmış ancak yarı finalde normal süresi ve uzatmaları 1-1 biten maçta penaltılar sonunda İspanya’ya yenilerek evine dönmüştü. 1986 Dünya Kupası gruplarından 3’te 3’le çıkıp son 16’ya kaldılar. Gruptaki son maçlarında Dünya Kupalarının gediklisi Uruguay’ı 6-1 yenerek adeta gövde gösterisi yapmışlardı. Son 16 turunda yine İspanya’ya yenilerek turnuvadan elenmişlerdi. EURO 84 ve 1986 Dünya Kupası’nda yaptıklarıyla kendi çapında zirveyi görmüştü Danimarka. Ancak EURO 88’e katılıp grupta 3 maçta puan alamayan ve 1990 Dünya Kupası’na katılamayan Danimarka birkaç sene içerisinde de dibi görmüştü.

Şimdi ise bu grafiği oynadığı futbol ile yukarıya taşıma zamanıydı. Bundan çok da uzak olmayan yıllarda Danimarka’da zamanın durduğu yıllarda nasıl domine ettiyse, EURO 2020, hiç kuşku yok ki Danimarka futbol tarihinin unutulmaz turnuvaları arasında yer alacak. İskandinav ekibi şimdilik yarı finalde. Rakipleri, turnuvada hiç gol yemeyen İngiltere. ‘Mucizelerin ülkesi’, Hjulmand önderliğinde bu yürüyüşü de kupayla kapatabilecek mi? Keyifle seyrediyor olacağız.

1 Temmuz 2021 Perşembe

Savaşan Kadın

Ara verenler diyarından, yani ölü sezondan sıyrılıp çiçek açan tenis sezonuna girmişken, Wimbledon ile hasret gidermeye ne dersiniz? Üstelik Roger Federer’de aramıza katılmışken. Tadı damaklarımızda kalan 2019 sezonundan sonra üvey kalmış Grand Slamler 2021 yılı ile hayat buluyor.
Bu gezegende anlamadığım işler var, oynanmayan grand slam olmaz mesela, Wimbledon’da tam da oyunlar başlamışken yağmurun egemenlik kurması olmaz. Şunu 24 derece sıcaklık, %40 nem ve hafif bulutlu gökyüzüne sabitlesek artık diyorum. Ha bir de bir yıl boyunca hiç oynanmayan Wimbledon işi içine girince iple çekiyor insan. Mayıs sonunda başlayıp, Eylül başı biten Amerika Açık ile beraber iştah kabarıyor.

İşte o beş aylık periyodun vahası, her an yağmur yağdı yağacak tedirginliği, pandemiden yine etkilenir mi korkusu, ismini duymak isteyeceğiniz “yıldız” isim çekilecek mi endişesi ile geçirdiğiniz bir kaç saatlik Z raporuna takriben, o masum kaçamak tadındaki Wimbledon geldi çattı.
Üstelik Nadal ve Osaka olmadan lakin Federer sürprizi ile tadından yenmez kıvamda. Bu yıl erkeklerden ziyade kadınlar tarafında daha fazla heyecana tanıklık edeceğiz. Katılamayanlar bir kenara, Wimbledon’da fazlasıyla tecrübeli isimlerden biri diğerlerinden sıyrılıyor.

Top spinli forehand’i Nadal'ın forehand’ine benziyor, tek el backhand’i ise Kuerten'in ve Henin'in backhand’lerinin bir karışımı gibi. İnanılmaz vuruşlar yapabiliyor ama maç boyu istikrarını koruyamıyor.
Carla Suarez, Eylül 1988'in başında İspanya'nın Las Palmas de Gran Canaria kasabasında doğdu. Peder Jose Luis - profesyonel olarak hentbol oynadı, anne Lali bir jimnastikçiydi ve ağabeyi Carla Jose'nin doğumuyla, beraber spor ile harmanlanmış aileye büründüler. Karı koca Navarro gerçek bir spor ailesi yarattı. Erken çocukluktan itibaren, çocukları çeşitli sporlarla uğraştılar, ancak sonuç olarak hem Jose hem de Carla tenis seçti.



Abi Carla, dokuz yaşında oynamaya başladı ve 2007'de tenis Pro-Ab Akademisi'nde antrenman yapmak için Kanarya Adaları'ndan Barselona'ya taşındı. Carla Suarez ise adeta onu takip etti. İspanya'daki birçok genç yarışmalarda adını konuşturan “yetişkin” profesyonel tenis ligine geçiş için dikkatli bir şekilde hazırlandı. Carla'nın en büyük başarısı, ünlü Avrupa Korne ve Kirstu'yu yendiği 2006 Avrupa Şampiyonası U18'de bir zaferdi.
İspanyollar 2002 yılında yetişkin turnuvalarına katılmaya başladı, 2004'te tekler kategorisine girdi ve kısa sürede iyi bir deneyim kazandı, 2006'da dünyanın 45. raketi Lourdes Dominguez Lino'yu yendi. 2009 yılında, hırslı bir sporcunun başarılarını gören Carla Suarez, Federasyon Kupası takımı için sahne aldı. Aynı yıl, Suarez ünlü Venüs Williams'ı yendi ve Grand Slam'ın çeyrek finale yükseldi.

2012 Carla için bir krizdi belki ama rakiplerine diş göstererek kaybetti, ancak olağanüstü sonuçlar göstermedi. Ancak 2013, bir tenis oyuncusu için çok daha başarılı oldu. İlk yaz ayının sonunda, aynı anda dünyanın dokuzuncu raketini kaybederek ilk 20'ye girdi ve sonra Carla’nın sonuçları gelişmeye başladı ve 2016'da kariyerinde en önemli WTA Premier 5 unvanını kazandı. 2019 yılına kadar Carla, geçen sezon aldığı yaralanma nedeniyle hazır değildi. ABD Açık’ta, ilk turda kaybetti ve ondan sonra hayatında dönüm noktası olarak gidecekti. Lenf kanserine yakalandığını duyurdu.

Tam bir savaşçı olduğunu fazlasıyla ispat etmiş, sempatik ve başarılı Carla Suarez Navarro, 2021 Wimbledon’da kanseri yenmiş ve tenise geri döndüğünü Londra merkez kortta çılgın alkışlarla duyurdu. Son kez de yenilsen de yensen de vamos carlita! İyi ki bu spora renk verdin Carla. Ve orada alkışlayan, izleyen herkese nasıl ayakta kalabildiğini bizlere gösterdiğin için hemcinsim olarak onore duydum.

24 Haziran 2021 Perşembe

Ramos'tan Veda

Barcelona denilince akıllara hemen Messi geliyorsa Real Madrid içinde Cristiano Ronaldo odur. Lakin bir fark var, takımın gerçek sahibi ve ruhu, bambaşka bir oyuncu; Sergio Ramos!
Real Madrid'in kaptanı, efsanesi olduğu takımda geçirdiği 16 yılın ardından, bu yaz belki de kulübün modern zamanlardaki en büyük ikonu olarak ayrılacak. Santiago Bernabeu'den ayrılıyor olabilir ancak burada geçirdiği süre içerisinde elde ettiği başarı kulübün tarihine silinmez bir şekilde yazıldı. Oyunun en büyük karakterlerinden biri olan, ego ile dolup taşan ancak bunu fazlasıyla hak eden Ramos, Real Madrid dönemi sona erdirecek.

16 sezon boyunca Real Madrid forması giyen Ramos toplamda 671 maçta forma giyip 101 gol kaydederken, 22 kez kupa kaldırdı. Real Madrid tarihinde sadece 1950'lerde ve 60'larda oynayan Paco Gento daha fazla kupa sevinci yaşamıştı. Gento'nun kazandığı altı Avrupa kupası da, modern zamanlarda çok daha büyük bir rekabet ortamında dört Şampiyonlar Ligi zaferi yaşayan Ramos'un başarısıyla kıyaslanamaz.
Avrupa'nın en büyük kupası 1992'de Şampiyonlar Ligi adını aldığından bu yana üst üste iki defa kazanan hiçbir takım olmazken, Ramos'un formasını giydiği Real Madrid 2016-2018 arasında bunu üst üste üç defa tekrarlamıştı.

Ramos'un kaosu ve nevi şahsına münhasır savunma tarzı özlenecek. Bazıları onun mücadeleci doğasına en azından biraz ışık tutabilmek için kariyeri boyunca gördüğü 26 kırmızı karta işaret edecek. Kulüpteki ilk yıllarında sağ bek olan ve savunmanın merkezine geçmek için oldukça mücadele eden Ramos, buraya geçtikten sonra ise vazgeçilmez bir oyuncuya dönüştü.
İyi bir savunmacı ve daha iyi bir lider olan Ramos'un hikayesi gol yemeden tamamlanan maçlarla değil, Panenka penaltıları ve ceza sahasında yapılan hamlelerle anlatılacak. Evet Sergio Ramos'tan daha iyi birkaç defans oyuncusu olmuştu. Yeteneğine gelince Cristiano Ronaldo, Alfredo di Stefano ve Zidane onun üstündeydi.



Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası, Şampiyonlar Ligi, Süper Kupa, La Liga… Real Madrid formasıyla kazanılan kupalar, Ramos’un kulüp tarihine geçmesi için yeterliydi. Fakat onun ‘savunma’ meziyetlerinin dışında, öne çıkan bir özelliği daha vardı.
Futbolcu olarak sınıfı geçmesinin hemen ardından bayrak adamlığa soyunacak işlere imza atmaya başladı. Önceleri bunu 20’li yaşların getirdiği heyecan ve adrenalinle, tribünlerin hoşuna gidecek şekilde gerçekleştirdi. Barcelona maçlarında çıkardığı kavgalar bu listeye girebilirdi. O kavgalar bazen başına iş açsa da çoğu kez bir direniş sembolü olarak yansımasını sağladı. Ramos; tarihin en iyi takımlarından biri olan Barcelona karşısında ayakta kalan, teknik özellikleri ile dünyayı mest eden oyuncuların karşısında duvar gibi duran, sağlam bir stoperdi. Gerçekten de ‘durmaya’ devam etti.

Yabancı oyuncuların liglerdeki varlıkları ve sayıları, futbolun küreselleşmesiyle paralel büyüyen bir mevzu oldu. Avrupa çapında başarılı takımların iskeletlerinde yerli futbolcuların olması, hâlâ bu tartışmanın güçlü bir argümanı olarak gösteriliyor. 
Kulüplere ruh katanların yerli oyuncular olduğu, somutlaşmayan bir gerçek gibi duruyor. Manchester United, Barcelona ve Milan gibi kulüpler, en iyi dönemlerini yerli oyuncularının ağırlıkta olduğu kadrolarla yaşadı. Hatta oynadığı futbolla devamlı takdir gören Arsenal’in kupa hasreti İngiliz oyunculara fazla şans vermemesine bağlanabilir. Durumun Real Madrid’de de farklı olması düşünülmezdi. Iker Casillas ve Sergio Ramos, Raul ve Guti gibi efsanelerin ardından Real Madrid’de bayrağı devralan isimlerdi.

Her sene takımın baştan aşağı yenilendiği Real Madrid’de Sergio Ramos’a dokunulmadı. O, yıldızlar topluluğu bir takımın en göz alıcı oyuncusu değildi belki ama en güçlü ve kıdemli figürü olmuştu.
Ancak 21. yüzyılın Real Madrid'inde Sergio Ramos'tan daha görkemli bir figür olmadı.
Ronaldo sadece Real Madrid'e değil aynı zamanda Manchester United'a da aitken, Ramos da Sevilla altyapısından yetişmesine rağmen bir sonraki durağı neresi olursa olsun sadece Real Madrid'e ait. Paris Saint Germain ise dedikoduların ayyuka çıkmış hali... Kibar ve en yalın hali ile Ramos'tan veda...

18 Haziran 2021 Cuma

Çekya'nın Şampiyonu Krejcikova

Mevzubahis Grand Slam olunca, üzerine yazılacak, tekrar tekrar izlencek sanat eseri tadında alınan sayılar ve isimlerinden bahsedip bıkmayacağımız “şampiyonlar” vesaire… Bir de ilk defa şampiyon olup bundan sonra var olmaya ve daha da duyurmaya çalışanlar…
Esasında, Grans Slam’in medharı iftar-ı toprak zemin namı diğer Roland Garros epey çalkantılı giriş yaptı 2021 sezonuna. Naomi Osaka'nın depresyon, Federer'in ise yorgunluk sebebiyle turnuvadan çekilmesiyle biraz beklentiler aşağıda kaldı. Elbette ki tek başına bunlardan dem vurmayacaktık. Dünyayı saran pandemi, tenisi de kuralların dışına zorlayacaktı. En başından seyirci, havlu taşıyan çocuklar ve neredeyse bir yıldan fazla korta inmeyen oyuncular…

Bir diğer “şok” etkisi erken vedalardan oluşacaktı. Venüs Williams ilk tur maçında Ekaterina Alexandrova`ya 2-0 yenilerek elendi. İlk tur maçını kazanan Petra Kvitova ise bileğini inciterek turnuvadan çekildiğini açıkladı. Erkeklerde ise 4 numaralı seribaşı Dominic Thiem, ilk turda dünya 68`incisi Pablo Andujar`a 3-2 mağlup olarak turnuvaya veda etti. Zira herkesin Nadal üzerinden fazla beklentileri erkekler minvalinde çok etkilemedi. Nasıl olsa Nadal toprağı süpürür görüşleri de yerini dolduramayacaktı.
Lakin, Barbora Krejcikova bu alışılmışın dışına çıkmayı başarıp, ilklere imza atanlar listesinde olacaktı. 40 yıl sonra bir Çek oyuncu “Duble” yaparak Roland Garros’ta hem teklerde hem de çiftlerde şampiyonluk kupasını kaldıracaktı.

Krejcikova’nın Paris yolculuğu çetrefilli geçecekti, amiyane tabirle artık kimse kolay lokma değildi. Pliskova, Svitolina, Gauff ve Sakkari gibi oyuncuları eleyerek şampiyonluğu kutlayacaktı. Üstelik bir defada değil.
Fransa Açık`ın tek kadınlar finalinde Anastasia Pavlyuchenkova`yı 2-1 (6-1, 2-6, 6-4) yenerek şampiyon oldu. Hem de sessiz sedasız. Belki Çekya’da biraz daha ses getirmiştir. Krejcikova, 1981`de mutlu sona ulaşan Hana Mandlikova`nın ardından Fransa Açık`ta tek kadınlarda 40 yıl sonra zafere ulaşan ilk Çek tenisçi olarak tarihe geçti. Tek kadınlarda yaşadığı şampiyonluğun ardından aynı başarıyı çift kadınlar kategorisinde de tekrarlayan 25 yaşındaki Barbora Krejcikova, Mary Pierce`ın ardından bu turnuvada çift kupaya uzanan ikinci kadın tenisçi oldu. Bu duble başarıları daimi yapmak hedeflerinden biri ama daha çok toprak zeminde.


Kadınlar ne yapsa yaranamıyor. Krejcikova şampiyonluk kazanmış, üstelik Grand Slam’lerin en zorlularından birini ancak yine de medya ve seyirciler bir sonraki gün oynanacak Djokovic-Tsitsipas maçına konsantre olmuş durumdaydı. Kadınlar finalinde ismi duyulmuş biri kazanmıyorsa kutla ve geç modlarını açıyorlar. Nitekim yine onlardan birini yaşadık.
Evet, Krejcikova’nın daha önce teklerde büyük bir başarısı olmadı. Olamadı. Ancak çiftlerde hiç de fena sayılmaz. 2018 yılında Wimbledon ve yine Roland Garros olmak üzere iki başarısı daha vardı. Bununla birlikte karışık çiftlerde de adından söz ettirmeyi başarmıştı. Üç yıl (2019-2020-2021) arka arkaya Avustralya Açık’ta şampiyonluğun tadına bakacaktı.

Ne var ki; Djokovic veya erkekler hegomanyası etrafımızı sarmıştı. Bir krallığın içindeyiz. Biliyoruz, kazanacak. Bunun gölgesinde, farklı duygularla, heyecanla, televizyonun önündeyiz maç başlıyor, ancak temel Djokovic tenisi bu sefer adeta iliklerimize kadar heyecanı yaşatıyordu. Tam maç Tsitsipas’a gidiyor derken 2-0 geriden maçı çevirecekti. Şu coşkuyu, bu isteği kadınlara evrilemiyordu. Bu düzende yavaş yavaş kendine yer bulmaya başlamadı değil. Ne kadar zaman böyle gider onlarda bize kalmış!

Her birimizin kendine ait bir yaşam hikayesi, içselleştirdiği bir anlatısı var. Bu anlatının sürekliliği ve anlamlılığı, aslında yaşam dediğimiz şeyin ta kendisi. Öyle denebilir ki her birimiz kendi anlatısını inşa ediyor ve bu anlatıyı yaşıyor.
Krejcikova bu durumun vücut bulmuş hali. Gizli kalmış Orta Avrupa ülkelerinden Çekya’nın bize anlatacakları var. Henüz yeni başlıyor. İstikrar ve azim bu denli sakin gittiği sürece Krejcikova daha çok Williams’a evrilecek türden. Neden olmasın ki!

10 Haziran 2021 Perşembe

Hiç Bu Kadar Güzel Olmamıştı!

Gecikmeli de olsa Fransa Açık ya da namı diğer Roland Garros “yeni normal” ve alışık olmadığımız sakinliğiyle toprağa dokundu.
Neredeyse tam kadro Paris’e adım atmışken, şüphesiz tüm gözler yaklaşık 1 yıldır korttan yoksun Roger Federer’de olacaktı. Evet, izlerken halen daha yüzde yüzünü vermiş olmadığını bilakis eski Federer oyunu ile bağ kurmak güç. Rakipleri de bu durumun farkında ki, derslerine çalışıp gelmişler. Kök söktüren cinsten Dominic Koepfer, sadece tarzı ile değil oyuna tutunuşu ayakta alkışlatan türdendi. Beraberinde epeydir klasik isimlerin dışında toprak zeminde şampiyonluğu görememesine kadar götürdü.
Sonra haksızlık ettiğimi fark ettim; tenis tarihinin en yetenekli ve başarılı isimlerinden biri de hiç kuşkusuz Justine Henin’di. 

İlk grand slam finali olan 2006 Avustralya Açık’ta herkese kötü bir sürpriz yapmıştı. Bir tarafta o, diğer tarafta ilk grand slam finalindeki Amelie Mauresmo. Henin’in kaybettiği önemli hiçbir maçı izlememek için geçerli sebepler var. Mauresmo’nun sinir bozucu ama bir o kadar da etkili bir oyun planıyla maça girdiğini ve Henin’i altüst ettiğini gösterdi. Gösterişli şeyler yapmaya çalışmıyor, topu geri çizgiye yakın şekilde şişirerek 1.67’lik Henin’in boy dezavantajından istifade ediyordu. Ve sonrasında çekilme kararı ile sinir, şaşkınlık tüm ünlemleri yüzünüzde hissettirdi.
Tenisin yazılı olmayan kaidelerinden pek çoğunu delik deşik etti o gece Henin. Eğer ayakta durmanızı dahi engelleyecek kadar ciddi bir akut sakatlık yaşamadıysanız, rakibinizin finişe ulaşmasına az kalmışken maçı bırakmak kabul edilemez!

2003 Roland Garros yarı finalinde Serena Williams’a karşı oynadığı maçta yaşanan ve kariyeri boyunca peşini bırakmayacak olan bir ayıbı vardı. Maç esnasında hazır olmadığını söyleyerek maç duraksadı. Serena sonraki dört puanı ve ardından da maçı kaybetti. Henin finalde vatandaşı Clijsters’ı mağlup ederek şampiyon oldu.
2004’te olimpiyat şampiyonu olduktan sonra ülkesine dönüşünde havalimanı mahşer yeriydi. Herkes bilir ki Belçika her dakika olimpiyat altını kazanan bir ülke değildir. Binlerce insan bu coşkuyu onunla beraber yaşayabilmek için toplanmıştı o gün. Lakin onun umurunda değildi. Ve halkla arasındaki bağ giderek koptu.


2003 Roland Garros yarı finalinde Serena Williams’a karşı oynadığı maçta yaşanan ve kariyeri boyunca peşini bırakmayacak olan bir ayıbı vardı. Maç esnasında hazır olmadığını söyleyerek maç duraksadı. Serena sonraki dört puanı ve ardından da maçı kaybetti. Henin finalde vatandaşı Clijsters’ı mağlup ederek şampiyon oldu.
2004’te olimpiyat şampiyonu olduktan sonra ülkesine dönüşünde havalimanı mahşer yeriydi. Herkes bilir ki Belçika her dakika olimpiyat altını kazanan bir ülke değildir. Binlerce insan bu coşkuyu onunla beraber yaşayabilmek için toplanmıştı o gün. Lakin onun umurunda değildi. Ve halkla arasındaki bağ giderek koptu.

Göz önündeki sporcular, yazılı kurallardan ‘eğlendirici’ diye kayıtlı oldukları için, bu anlamda üzerlerindeki yük de esnafa, bakkala göre daha fazla elbette. Pesimist, sessiz, utangaç olmak, hem oyun alanında rakibe üstünlük kurmayı hem de süper kahraman sevdalısı kitlelere kendini kabul ettirmeyi zorlaştırıyor.
Henüz 12 yaşında annesini kaybetti Justine Henin. Güzel bir kız değildi, çevresinde çok sayıda erkeğin olduğu yegâne dönem 4-5 yaşlarında Rochefort’ta futbol oynadığı günlerdi. 2001’de, 19 yaşında Wimbledon finaline çıktı. Üç sette kaybettikten hemen sonra, büyükbabasının vefat haberini aldı soyunma odasında. Babasıyla ilişkisini tamamen koparmak pahasına, kendisine ilgi gösteren boş gezenin boş kalfası Pierre-Yves Hardenne ile evlendi. Sonra mı? Yemediği “pislik” kalmadığı için tek celsede boşanacaktı.

Yaşadıkları okunduğu kadar basite indirgenemeyecekti. Müthiş yeteneğiyle basamakları hızlıca tırmanırken kalabalıklar içinde yalnızlığı iliklerine kadar hisseden yirmili yaşlarında genç bir kadından bahsediyoruz. 
Gelgelelim Henin gibi oynayan bir kadını, bırakın kendi jenerasyonunda, tarihin herhangi bir diliminde bulmak imkânsıza yakın.
Emekli olduğunda henüz 29 yaşındaydı, 12 slam finali oynamış, bunlardan yedisini kazanmış, araya bir de olimpiyat tekler altını sıkıştırmıştı. İki kez final oynayıp kazanamadığı Wimbledon ve bunun sonucu olarak tamamlayamadığı kariyer grand slam’i var. Henin ne yaşarsa yaşasın, yaşattıkları hiç bu kadar güzel olmamıştı.