16 Eylül 2020 Çarşamba

Mürekkebi Kurumadan

Üzerinden daha fazla zaman geçtiğine yemin edebilirim. Ama hayır, 2019’un Aralık ayının son günleriydi. Bir zamanlar yaşadığı şehre beklenmedik bir ziyaret yapan bir virüsle buluşmak… Ülkenin yedikleri yemeklerden başlayarak ilerledik fakat o da ilerledi.
Gelgeç bir durumdur demeye kalamadık. İnsanoğlu karar süreçlerine ihtiyaç duymazdı, hevesler çoğu zaman tek başına yeterliydi. O heveslerden birinin bir sonucu olarak, işte buradaydım, spesifik olmak gerekirse, virüsten korunmak adına dört duvar arasına kısılmış durumdayız. Bir başka sonuç olarak, o sıralarda dünyanın kalanının bundan bir haber olmasıydı!

Elimizde kalan tek şey ise, spordu. Ona dokunmazlardı. Orada da umduğumuzu bulamadık derken, Amerika’dan gelen net ses, yıllardır değişmeyen tarih düzenini Amerika Açık bozmamıştı, iyi bir final görme hevesiyle.
Seyircisiz oynansa da o denli hasret kalmıştık ki, turnuvaya konsantre olmuştuk. Tek erkekler de başı çeken Novak Djokovic’ti, Nadal ya da Federer olmadan keyfi olur mu tartışmaları gırla giderken daha büyük sürprizler kutusundan henüz açılmamıştı.
Turnuva, Amerikalılara tek bir şeyi öğretmişti; yolun sonunda Federer varsa boşuna hayal kurmamayı… 2003’teki kupa yalnız kaldıkça, otoriteler de eleştirilerinin tonunu yükseltmek için güç buluyordu. İşte eksantrik bir yıl daha.

Varan bir, ABD Açık Tenis Turnuvası 4. turunda Novak Djokovic, sinirlenerek vurduğu topun çizgi hakeminin boğazına gelmesi üzerine diskalifiye edildi.
Grand slam turnuvasının 4. tur karşılaşması oynanırken, kariyerinin 18. grand slam şampiyonluğuna ulaşmayı hedefleyen dünya 1 numarası Novak Djokovic, Pablo Carreno Busta ile korta çıktı.
Karşılaşmanın ilk setinde rakibine 6-5 yenik durumda olan Djokovic'in sinirlenip vurduğu top çizgi hakeminin boğazına isabet etti. Ender görülen diskalifiye olaylarına bir yenisi daha eklendi ve adeta yeni bir şampiyonun çıkacağını resmileştirdi.


Varan iki, 5 numaralı seribaşı Alexander Zverev ile sahne de Djokovic’e zor anlar yaşatan 20 numaralı seribaşı Pablo Carreno Busta arasındaki yarı final karşılaşması da hop oturup hop kaldırdı.
Zverev, basit hatalar yaparak setlerde 2-0 geriye düştüğü mücadelede önemli bir geri dönüşe imza attı ve 3 saat 23 dakika süren karşılaşmayı 3-6, 2-6, 6-3, 6-4 ve 6-3'lük setlerle 3-2 kazandı. Alman tenisçi, bu galibiyetiyle kariyerinde ilk kez bir grand slam turnuvasında adını finale yazdırdı. Adını finale yazdıranlar da sadece erkekler de değil kadınlar finalinde de über efsane anlar yaşandı.

Varan üç, turnuva boyunca maçlardan önce ABD'de polis şiddeti sonucu hayatını kaybeden siyahilerin isimlerinin yazılı olduğu yüz maskesi takan Osaka, bu sefer de üzerinde "Tamir Rice" yazılı bir maskeyle final maçına çıktı.
Kariyerinde birer Avustralya Açık ve ABD Açık şampiyonluğu bulunan Osaka, daha önce Avustralya Açık'ta 2 kez şampiyonluğa ulaşan, ABD Açık'ta ise 3. kez finale kalan dünya 27 numarası Belaruslu Azarenka'yı 1-6, 6-3 ve 6-3'lük setlerle yenerek turnuvanın galibi oldu.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında boş tribünler önünde oynanan maçın ilk setini kaybeden Osaka boş tribünlerin ekran başında amansızca doldurduğunu bilerek hepimizi ayağa kaldırdı.

Varan son, Dominic Thiem, ABD Açık'ta 71 yıl sonra ilk 2 seti kaybettikten sonra maçı kazanmayı başaran ilk tenisçi olarak tarihe geçti. Lakin bu geçiş hiç kolay olmayacaktı.
Oldukça çekişmeli geçen maçta Zverev'i 3-2 yenerek şampiyon oldu. Kariyerinde ilk kez bir grand slam turnuvasını kazanan Thiem, Zverev karşısında ilk iki seti 2-6 ve 4-6 kaybetmesine karşın, sonraki setleri 6-4, 6-3 ve tie-break'e giden son seti de 7-6 kazanarak önemli bir başarıya imza attı.
4 saatten uzun süren ve son ana kadar büyük bir çekişmeye sahne olan maçı kazanan Thiem, böylece ABD Açık'ta 71 yıl sonra ilk 2 seti kaybettikten sonra maçı kazanmayı başaran ilk tenisçi olarak tarihe geçti.

10 Eylül 2020 Perşembe

Hangi Bianchi

İlkokula başladığımda ailemin yardımları ve spor kültür kapitalizminin tüm şiddetiyle kendisini hissettirdiği büyük şehirde yaşamanın da etkisiyle bisiklet konusunda hiçbir problem çekmemiştim. Ortada iki teker ve aşılması belirsiz, eğlenceli yollardan ortaya çıkabilecek semantik bağlantıları çözebileceğime dair çocukça bir öz güvene sahiptim. Bisikletimin çalınma meselesi ise büyük kaygıları beraberinde getiriyordu. Haftanın yedi gününü yaşıtlarımla birlikte pedal üstünde geçirecektim. Ancak kısa sürdü. Çalınmıştı. Zalimsin dünya dedim, biraz küstüm ama ilerleyen yıllarda sonunda benim de bir ‘şehirli’ Bianchi’m oldu.

Yazı ile kuracağım ilk teması sorunsuzca atlatıp, insanlık tarihine bir noktadan dahil olup bu noktadan fikirler üretmeyi deneyeceğim bisiklet yılları… Dünya’nın halen var olan en eski bisiklet üreticisi bu marka, birçok icadın da sahibi.. Ancak spor tarihine adını yazdıran Bianchi, Formula 1 takipçileri için kötü bir çağrışım da yapmakta…
Formula 1 ile bisikletin ne alakası var şimdi dediğinizi duyar gibiyim.. Ama kahramanımız olan Bianchi bisikletin birçok bileşeninin mucidi ve markanın kurucusu olan İtalyan Edoardo Bianchi değil, Fransız Jules Bianchi.
Edaoardo ne kadar geçmişi sağlam ve köklü ise, Jules ise henüz anısı taze ve izleyicilerde geleceğin aranan Fransız F1 şampiyonu olarak gelişimi yakından takip edilmekte yeni podyum adayıydı. Geçmiş zamanda konuşuyorum çünkü bir yarış sırasında geçirdiği kaza nedeniyle henüz 25 yaşında iken ve ondan beklenen başarılara kavuşamadan hayata gözlerini yumdu. 

Jules da belki benim gibi ‘iki teker’ hayal etmişti daha gençken ama kaderi dört tekerleğin üzerinde yazılmıştı. Dört tekerin ilk adımı olan Karting ile pistlere çıkmış ve Fransız pilot eksikliği çeken Renault Formula 1 (F1) Takımı, bu genci hazırlamak için Formula Renault 3.5 ile profesyonel olarak pistlerde yarıştırmış ve hemen şampiyon olan bu genç 20 yaşında Formula 3’e terfi etmişti. Ve Ferrari takımının radarına girmişti bile. Ferrari Sürüş Akademisi’nde yıldızı parlayan gence büyük beklentiler bağlanmıştı.



Hindistan’ın milli bir F1 takımı olmasını gerektiğini düşünen Hintliler, genç yeteneklerle şansını denemek istedi ve 2012 yılında Ferrari Akademi’nin genç yıldızı Bianchi’yi kiralık olarak transfer ettiler. Ancak Bianchi burada hiç podyum ve puan göremeyince beklentileri boşa çıkarmıştı ve test pilotu olarak tutan Hintliler umudunu kesmişti.
F1 ‘e Hintliler gibi yine yıkım satın alarak, yeni giren Rus’ların takımı Marussia F1 2013 yılında Bianchi’yi ana pilot olarak kadrosuna kattı. Beklentiyi tam karşılamayan Bianchi, Marussia F1’in Luiz Razia ile sözleşme yenilemeyecek olması ile onun şansı olmuştu. 2013 yılında yarışlarda bir kez 15. olma başarısı göstermesine rağmen kendisi ve takımı hiç puan kazanamamıştır.
2014 yılında Marussia F1 kendisi ile devam etme kararı aldı. Bu inadı gösteren takıma Bianchi de kendi evi diyebileceğimiz Monaco Grand Prix’sinde, vatandaşlarının önünde 9. Olma başarısını göstererek ilk puanları kazandırdı. Kendisinin de ilk puanları olan bu yarış özgüveni yerine getirmişti.

5 Ekim 2014 tarihi ise spot tarihine geçecek kara günlerden biri olacaktı. Japonya Suzuka’da yapılacak Grand Prix öncesi Phanfone Tayfunu nedeniyle pist ıslanmış ve yarışın zorlu geçeceği belli olmuştu. Yarışın 43. turunda daha önce kaza yapıp pistin dışına çıkıp kaza yapan Sauber aracını çekmekte olan vince, aracın kontrolünü kaybedip çok hızlı bir şekilde arkadan çarpmıştı.
Olay yerine ilk gelen sağlık görevlileri Bianchi’yi bilinci kapalı halde bulmuş ancak hava şartlarının da çok kötü olması sebebiyle en yakın hastaneye hava ambulansla 32 dakikada ulaştırabilmişlerdi. Omur ilik ve kafatası yaralanması olan Bianchi 1 aya yakın solunum cihazına bağlı olarak Japonya’da hastanede kalmış durumu stabil ancak iyileşme göstermeyen Bianchi ailesi tarafından tedavisinin devam etmesi için Fransa Nice şehrindeki hastaneye nakledildi. 

Bir diğer F1 efsanesi Schumacher’in kaderini paylaşan Bianchi aylarca yoğun bakımda, bilinci kapalı ve komada kaldı ancak 17 Haziran 2015’de hastanede hayatını kaybetti.
1994 yılında F1 efsanesi Ayrton Senna’dan sonra pist kazası nedeniyle hayatını kaybeden ilk sürücü olan Bianchi’nin cenazesine neredeyse tüm F1 camiası ve pilot arkadaşları katılmış ve genç yaşında hayata, hedeflerine veda eden arkadaşlarına son görevlerini yerine getirmişlerdi.
Temelde Formula 1 tutkusunu sorguya çeken yazıyı bitirdikten sonra ilk iş, Jules Bianchi’nin o son kabul edilemez kazasının videosu ile yüz yüze kalıyorsunuz. Bianchi’in yolculuğuna eşlik ettiğimiz beş dakikalık okuma süreci, F1’in motor homurtusu ile olağan dışı ilişkisini betimleyen o anlar bir kez daha aklıma düştü.

2 Eylül 2020 Çarşamba

Bir Panini Geleneği

Son günlerde süpermarkette benzer bir karşılama seromonisi yaşıyorum. Çocukluğumu, gençliğimi birlikte geçirdiğim şey, orada duruyor. Görmezden gelmek istiyorum, bunu yapmak için yolumu değiştiriyorum. Biliyorum, o da orada, o da durduğu rafta beni bekliyor. Süpermarket arabasını daha hızlı sürüyorum yanından geçerken. Renkli paketler, küçük çıkartmalar ve 10'lu yaşlardan beri değişmeyen bir heyecan. Gerçekten değişmedi mi?
Evet, iki yılda bir, büyük futbol turnuvaları oynanır. Ve o turnuvanın en heyecan verici tarafı öncesidir. Kuraların çekilmesi, gruplardan çıkacak takımların tahmin edilmesi, kadroların açıklanması, maç saatlerine bakıp onu günün hangi vaktinde izleneceğinin planlanması ve çıkartma albümü.

Evet, Panini çıkartma albümleri Dünya Kupasına ve Avrupa Futbol Şampiyonlarına dair en güzel şeylerden birisi.
Çoğunun Dünya Kupasından ziyade, Avrupa Şampiyonasıyla başlamıştır bu sevda. Pek çoklarının efsane olarak hatırladığı, aslında sadece bizim kuşağın Panini’yle ilk teması olduğu için efsane sayılan, yoksa herhangi bir albümden farkı olmayan o albüm… Kapağında Alessandro Del Piero’nun Matthias Sammer’e çalım atmaya çalıştığı bir karenin bulunduğu, içinde Türkiye’nin de bulunduğu ilk çıkartma albümü. 1996 Avrupa Şampiyonası…

Panini resmi olarak 1961’de kurulmuş bir şirket. Modena’da Panini Kardeşler tarafından kurulan ve ilk koleksiyonu İtalya Ligi, Calciatore olan bir şirket. Ancak Panini kardeşlerin daha önceden bir deneyimleri var ve bu 1930’larda yaşanan bir hikayeye dayanıyor. Modena’da yaşayan Panini ailesinin 8 çocuğu var dördü kız dördü erkek. Ekonomik buhran sonrası zor zamanlar yaşayan bir aile. Çocuklar da çalışarak aile bütçesine katkıda bulunuyorlar.
İtalya Bisiklet Turu her sene Modena’dan geçiyor ve ailenin bir fotoğraf makinesi var. Çocuklar bu makineyle geçen bisiklet yarışçılarının fotoğraflarını çekiyorlar ve daha sonra yarışı canlı takip eden insanlara satarak para kazanıyorlar.


Bir yıl çok yağmur yağıyor ve kimse yarışları izlemeye gelmiyor. Dolayısıyla elde kalan fotoları Milano’da bir gazeteye satıyorlar. Gazete de bu fotoğrafları zarflayarak okurlarına hediye ediyor. Gazeteyle birlikte bir zarf alan okurlar ne olduğunu bilmeden zarfı açıyorlar ve hoş bir sürpriz oluyor. Bir anda fotoğraflar koleksiyon ürünü mertebesine erişiyor.
O zamanlardan deneyimleri var aslında ve büyüdüklerinde bisiklet yarışçılarıyla değil, futbolcularla bu işi yapmay gelenek haline getiriyorlar. Tabi o zaman sadece İtalya’dalar.
1970’e kadar İtalya’da devam eden ve 1970’de ilk kez uluslararası bir turnuvayla dünyaya açılan bu ileri görüşlü İtalyanların işi, 1970’de Meksika’da düzenlenen FIFA Dünya Kupası için bir albüm yayınlamayı ihmal etmiyorlar. Bu hızlı bir büyümeye yol açınca, 1974’te Almanya’da bir alt şirket kuruluyor. Panini Almanya. Zamanla İspanya, Fransa ve İngiltere ofisleri kuruluyor.

Bu süreç koleksiyoncu bir sürü çocuğu beraberinde doğurduklarından habersizce… Panini bir dünya devi oluveriyor. 13 ayrı ülkede ofisleri olan ve Avrupa’nın nadide parçalarından çok büyük bir marka! Pek tabi ki Güney Amerika’yı yabana atmıyorlar. Brezilya, Meksika, Şili de de ofisleri var. Ve bizler için büyük şölen epey gecikmeli de olsa 2007 yılında Panini Türkiye olarak şampanya patlıyor.
Bu ülkeler dışında Panini dünyada 100’den fazla ülkede yerel şirketler tarafından pazarlanmakta. Hiç tahmin etmedikleri bir marka kurmaya çalışan İtalyan kardeşler, dünyada yılda 1 milyar doların üzerinde ciro yapıyor yanına promosyn olarak, her yıl dünyada 400’ten fazla koleksiyon üretiyorlar. Çılgınca. Kabul edelim über çılgınca.

Futbol menşeli olsalar da yalnız değiller, basketbol, Olimpiyat Oyunları, Rugby, Buz Hokeyi gibi sporları da himeyeleri altında.
Bizim nesil, bir şeyi güzel bitirmeye hep özen göstermiştir. Bir de gaza gelmek ruhumuzda var. Müptela olmuş bu koleksiyon sevdasına kanımca bu sefer defteri kapattık. Sadece süpermarkette köşe bucak kaçtığım (bizim nesle sözümona), bence biz bu geleneğe, tutkuya, bağlılığa sahip olan son kuşak olacağız. Çünkü biz futbola doygunluğuyla büyümüş bir kuşak değiliz. Bizim için futbol haftada tek gündü, geri kalan günlerde futbolcular sürekli demeç veren, sakat olup olmamasını bırakın, ne müzik dinlediğini bile bildiğimiz adamlar değillerdi, büyülü kahramanlardı. Football Manager ve FIFA yoktu, ya da bu kadar baskın değildi. Ama bizim için bir gelenek!




27 Ağustos 2020 Perşembe

Finalde İz Bırakanlar

Salgın nedeniyle yarıda kalan, bitirilip bitirilemeyeceği uzun süre muallakta olan ve nihayet yepyeni bir formatla Köln ve Lizbon'da oynanan finaller, çeterefilli bir sezonun ardından belki de hiç beklenmedik takımların kupayı kaldırışını izledik. Bir tarafta UEFA Avrupa kupasını domine edip Endülüs’e götüren Sevilla bir taraftan da Bavyera biralarıyla kutlama yapan Bayern Münih. Çeyrek finalden itibaren tek maç eliminasyon sistemiyle oynanan ve beklentilerin üzerinde bir heyecana sahne olan finaller tadı damaklarımızda kaldı! Seyircisiz oynanmasından mütevellit, tam randıman alamadığımız 2019-2020 sezonu şöyle dursa, 90’lı yıllara göz kırpsa nasıl olurdu?

Yasal uyarı: Bu yazıda bahsi geçen yerler, kurumlar, olaylar ve kişiler gerçektir. Yazıda herhangi bir komplo teorisi yoktur. Ama bu anlatılanlara benzer olayların sizin yaşadığınız yerlerde de olması olasılığı üzerine teori üretmek kendi inisiyatifinizdedir. Bir sonraki finalin İstanbul’da gerçekleştirileceğini unutmadan…
Gelgelelim 1994 yılı Atina’sına… Milan-Barcelona maçı için tüm hazırlıklar tamam. Skor olarak tahminler yapılmış, Barcelona şampiyonluk için tişörtlerini bastırmış fakat henüz maç oynanmamıştı.

Johan Cruyff'un Rüya Takım'ı Milan karşısında net favoriydi. Finalden önce, Serie A'da çıktığı son altı maçta galibiyet dahi alamayan Milan'da Van Basten ve Lentini sakattı, Costacurta ve Baresi ise cezalıydı. Dahası, Fabio Capello, üç yabancı kuralı nedeniyle Raducioiu, Papin ve Brian Laudrup'u kadroya alamamıştı. Fotoğrafa bu açıdan bakınca kupa Barcelona için bağırıyordu. İstisnalar kaide-i bozar!
Tüm bunlara rağmen maçı kazanan takım İtalyan ekibi oldu. Hem de ne galibiyet! Cruyff, maçın ardından ''Kötü oynadık diyemem, çünkü oynamadık bile'' diyerek, memnuniyetsizliğini net bir şekilde ortaya koydu. Futbol tarihinin en şok skorlarından birini 1994 yılında Barcelona için kâbus, Milan içinse 4-0’lık skorla rüya gibi bir gün olacaktı.


Bavyera ekibini son aylarda oynadığı performansını kimse inkâr edemez lakin yine 90’lara geçiş yaptığımız da sürprizle karşılaşmak mümkün.
Yer Katalonya’nın kalbi Barcelona tarihler ise; 1999 yılını gösteriyordu. Manchester United Birleşik Krallıkta ligine kök söktürürken, Avrupa’da da boş durmayacaktı. Camp Nou'daki finalde Bayern Münih tam 84 dakika boyunca üstündü. Artık duraklama dakikaları oynanıyordu. Alex Ferguson, kalecisi Schmeichel'ı da köşe atışında rakip ceza sahasına gönderdi. Danimarkalı kalecinin de katkısıyla yaşanan karambolde Sheringham golü attı ve skor 1-1 oldu.
Bayern şoku atlatamamışken, kornerden bir gol daha yedi. Bu defa Solskjaer altıpas içinde yaptığı dokunuşla topu filelere yolladı. Bir mucize, Almanların çaresiz bakışları arasında gerçekleşmişti.
O maçtan geriye, Bayern'in savunma oyuncusu Kuffour'un sahayı yumruklaması kaldı.

Unutulmayan finaller kervanına fazlasıyla maçı dâhil edebiliriz. Ancak daha derinlerde yara bırakanlar acımasız bir şekilde unutulmuyor. Belki bu sene PSG-Bayern Münih finalinden ziyade öncesi iz bırakanlardan olacak.
Nevi şahsına münhasır tavrıyla dünyayı mest eden Şampiyonlar Ligi finali bu sene de hem pandemisiyle hem de Münih’in bu yol uğruna sergilediği inanılmaz futbolu ile iz bırakanlardan biri olmayı sonuna kadar hak etti.

Süperstar antrenörlerin geri dönüşü, yeni şampiyonluklar, eski iz bırakanlar... Geldiğimiz noktada, koronavirüs günlerinde bu yazıyı yazmak istedim. Yılların getirdiği şampiyonluk özlemini bitirmeyi hayal eden takımlar... Sanırım herkes bu özlemin artık bittiğini kabul ediyor. Yazmamı tetikleyen sebeplerden biri de buydu. Defalarca hevesimiz kursağımızda kalmıştı. Belki coşkulu kutlamalar yapamayacağız ama görev tamamlandı. 

20 Ağustos 2020 Perşembe

Babalarının Gölgesi ya da Işığı

 Union Berlin'e attığı gol sonrası George Floyd için diz çöken Borussia Monchengladbach'ın yıldızı Marcus Thuram babasının izinden gidiyor. Klasikleşmiş cümle, “devir değişti.” Pek tabi ki babalarının dönemine göre futbol çok değişti. Eskiden daha yavaş oynanan bir oyundu. Artık çok daha hızlı oynanıyor.

Ancak babası Lilian Thuram, çok hızlı oynayan ve saha içinde çok hızlı düşünüp hareket eden bir oyuncuydu. Şu  anda oynuyor olsaydı bu özelliklerinden ötürü pek bir fark olmazdı ve muhtemelen yine dünyanın en iyilerinden biri olurdu. Kesin! Peki ya oğlu babasının izinden mi gidiyordu? Kesinlikle!

Futbolcu babanın futbolcu oğlu durumu çok nadir rastladığımız bir şey değil. Futbol dünyasında çeşitli dönemlerde bu tip hikâyelerle karşılaşıyoruz. Ancak günümüzde şöyle bir durum var: Normalde Jordi Cruyff – Johann Cruyff örneğinde olduğu gibi, taraflardan biri epey gölgede kalıyordu ama bugünlerde bazı efsane futbolcuların gerçek anlamda wonderkid'ler yetiştirdiğini görüyoruz.

Lilian Thuram, ‘90’lar sonu ve 2000’ler başındaki “Efsane Fransa”nın en önemli isimlerinden biriydi. Stoper ve sağ bek bölgelerinde rol alan oyuncu, Juventus ve Barcelona formalarını giyerek büyük bir kariyere imza atmıştı. Oğlu Marcus Thuram ise babasından farklı olarak bir hücum oyuncusu ama gerçek bir potansiyel.

Boynuz kulağı geçmiş durumda; aslen santrfor olmasına ve 1.92’lik boyuna rağmen, kenar forvette rol alabilecek kadar topla etkili bir oyuncu. Böylesi bir fizik gücünü tekniğiyle süsleyen oyuncuların gelecekte milyon dolarların üstüne çıkması çok doğal.

Thuram profesyonel kariyerine Sochaux-Montbeliard'da başladı. Fransızların altyapısında başlayan, Ligue 2 liginde gelişen, Almanlar ile Bundesliga’da devam etmiş bir futbolculuk kariyeri… Dünyanın en büyük futbol figürlerinden biri olan Fransa efsanesi Lilian Thuram oğlunun başarılı olduğu kadar tersi durumlarda yok değil.



Patrick Kluivert, Ajax’ta çok genç yaşta forma giymeye başlamış, 19 yaşında Şampiyonlar Ligi Finali’nde Milan’a attığı golle takımına kupayı getirmiş, yıllarca Barcelona 9 numarasında harikalar yaratmış gerçek bir efsane. Özellikle de havada asılı kalıp vurduğu kafa şutları hala ikonik sahneler olarak zihnimizde yer ediyor.
Patrick Kluivert’ın oğlu Justin Kluivert ise oyunculuk tarzı bakımından babasından bir hayli uzakta. Oğul Kluivert hızıyla fark yaratan, potansiyel bir kenar oyuncusu. Ancak Roma’da forma şansı oldukça azalmış görünüyor. El Shaarawy ve Cengiz, ondan önde gibi Neyse ki henüz 20 yaşında ve hala gelişime çok açık.

Futbol tek bir ismin başarısından değil elbet. Ancak takımın marka gücünü ve kendi değerini yükselten ikonlar haline evrildi.Yaşanan onca mücadelenin zor yılların ardından bugün dünyanın en büyük futbol ekonomisi olan ve bir çok devi barındıran bu liglerin kasalarına uzanan bir peri masalıdır aslında. Kulüpler, taraftarları sporcuları ve yöneticileri ile camia oluştururlar ama asıl önemli konu her kulübün bugün kendine ait bir kişiliğinin olmasıdır. Kulüplere kişiliklerini kazandıran en önemlisi de gençlere ya da bir nevi alt yapılara yaptığı yatırımlardan ibaret.

Bu tip gençlerin performansına dair merakım dışında, babalarının maçlarını izleyememenin vermiş olduğu buruklukla, eskiye dönmeyi iple çekmediğimi itiraf etmeliyim. Yine de unvanını korumak için buraya gelen, herkesin hedefindeki öncelikli isim olmayı ve de babalarıının gölgesinde değil de, onların gösterdikleri yolda ışık olmaları, burada ve başka ortamlarda ziyadesiyle futbol yazısı yazmış bendenizin yegane isteği olacak.


13 Ağustos 2020 Perşembe

Altın Harfler; Arvydas Sabonis

Yeni sezon Euroleague kapımıza gelip çatmışken heyecana kayıtsız kalmak olmazdı. Güncel rekabetler, şampiyonlar, favoriler, sürprizlerle uğraşırken bir yandan da eskilere dalıp gitmenin güzelliğini keşfetmeye bıraktım kendimi. Basketbolun görkemli geçmişine dönerken, tarih yapraklarında o büyük anları ararken, kendi hikâyelerimizi bulduk. Heyecan başlamadan, kendimi bilindik sokaklarda Kaunas’ta bulmamak imkânsızdı.  

6 Mart 1964 Cassius Clay, resmi olarak Muhammed Ali adını aldı. 3 Haziran 1964 Futbolun "Ordinaryüs"ü Lefter Küçükandonyadis, Fenerbahçe-Beşiktaş arasında oynanan jübile maçıyla futbola veda etti.

19 Aralık 1964’ün buz gibi havasında o zaman adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olan ülkenin Litvanya’nın Kaunas şehrinde dünyaya gelen çocuğun adını dünya basketboluna altın harfler ile yazdıracağını kendi ailesi dâhil kimse bilmiyordu.

Dünya basketbol ekolünün en üstlerinde yer alan bir ülkede doğmuş olması ve daha sonra boyunun bir dev boyutlarına ulaşması onu basketbol için en elverişli koşullarını sunacaktı. 13 yaşına kadar eline basketbol topu bile almamış olan Arvydas Sabonis, daha sonrasında boyunun çok hızlı uzaması ile 15 yaşında tüm ülkenin gözünü diktiği bir süper yetenek haline gelmişti bile. Onu ileriki yıllarında seyreden birçok kişi onun için “2.21 boyuna gizlenmiş bir oyun kurucu “diye söylemesinin nedeni, basketbola başladığı ilk yıllarda uzun boyu ile oyunun merkezinde durup oyunu yönetmesiydi. 

17 yaşında profesyonel ilk sözleşmesini kimsenin hayret etmeyeceği Zalgiris Kaunas takımı ile yapan genç çocuk, 18’inde Dünya kupası kazanan takımın bir parçası olmayı başaracaktı.

NBA’in henüz kapılarını yabancılara açmakta fazlasıyla çekingen davrandığı yıllarda, 1985 yılında NBA Draft’ına girer 77. sıradan Atlanta Hawks tarafından seçilir fakat yaşı 21‘in altında olduğundan dolayı NBA yönetimi oynamasına izin vermez. 1986 yılında ciddi bir sakatlık geçirir, tüm uzun oyuncuların belası olan aşil tendonundan sakatlanan Sabonis neredeyse basketbolu bırakma noktasına gelmiştir, tedaviler sayesinde parkeye geri dönmeyi yapsa da ne eski hareketliliği ne de eski hızından eser yoktur artık.

1986 yılında bu sefer geçerli olacağını bildiği Draft’a bir kez daha girer 24. sıradan Portland Trail Blazers tarafından seçilir fakat zamanın S.S.C.B. yönetimi onun NBA’de oynamasına müsaade etmez ve Arvydas Sabonis NBA’e kavuşmak için 9 yıl bekleyecektir. 1989’da NBA de oynama izni çıkmasına rağmen o Avrupa’da efsane olmayı seçer.

Kariyerinin ilk 8 sezonunda Zalgiris Kaunas’ta kazanılmadık ödül, kazanılmadık kupa bırakmadı neredeyse. O yıllara sığan ödüller…

Euroscar Yılın Oyuncusu (1984, 1985, 1988), Mr. Europa Yılın Oyuncusu (1985, 1997), SSCB Lig Şampiyonluğu (1985–1987), Dünya Kupası Şampiyonluğu (1986), Litvanya Yılın Sporcusu (1984–1986, daha sonra 1996’da tekrar), Eurobasket Şampiyonluğu (1985), Eurobasket En Değerli Oyuncu (1985)

O dönemde Drazen Petrovic ile Arvydas Sabonis arasında muazzam bir rekabet vardı. Karşılaşacakları maçların heyecanı günler önceden başlardı. Asıl önemli olan ise Avrupa’da kimin daha iyi oyuncu olduğunu göstermekti…

1989 yılında Sovyet oyunculara transfer serbest bırakılınca sürpriz bir şekilde CB Valladolid takımına transfer olan Arvydas orada huzurlu ve sessiz bir 3 yıl geçirir. Kimilerine göre bu 3 yıl onun kendini asıl patlamaya hazırladığı 3 yıl olarak görülmektedir, zaten 1992 yılında Real Madrid’e transferi ile beraber bu düşüncenin doğruluğu da kanıtlanmaya başlamış olacaktı.

1992-1995 yılları arası Avrupa’da tüm kupa ve ödülleri silip süpürme zamanıydı. Lega Basket All Star maçı En Değerli Oyuncu (1992), İspanya Kupası Şampiyonu (1993), İspanya ACB Ligi Şampiyonluğu (1993, 1994), İspanya Ligi Final En Değerli Oyuncu (1993, 1994), İspanya Ligi En Değerli Oyuncu (1994, 1995), EuroLeague Şampiyon (1995), EuroLeague Final Four En Değerli Oyuncu (1995)

Avrupa basketbolunu resmen domine eden Arvydas Sabonis için nihayet NBA zamanı gelmişti. Artık Avrupa Basketbolunun bildiğini tüm dünyanın en büyük basketbol organizasyonunda göstermek Sabonis için en büyük hedefti. Ve Portland Trail Blazers ile masaya oturan Sabonis, 6 yıl sürecek bir maceraya çıkmaya hazırdı. Daha sonra bir gidiş dönüş ile beraber toplamda 7 sezon sürecek bu birliktelikte en büyük problem Sabonis‘in sakatlıkları oldu. Kariyerini 40 yaşında basketbola başladığı yer olan Zalgiris’te bıraktı. 2011 yılında Litvanya Basketbol Federasyonu Başkanlığına seçildi ve hâlen bu görevi devam ettiriyor.

Basketbol tarihinin en büyük sürprizleri listesinde daima tepelerde yer alacak, gözüyle görmeyenin inanmayacağı cinsten bir adam Sabonis. Kimisini bitiş çizgisine götüren oyuncu, kimisini başlangıca getiren bir öğretmen gibi; bu satırların yazarı da canlı izleyemeyen bir kaybeden olarak, tam da o günlerde ilk kez büyümeye başlıyor…

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Güney Amerikalı Zarafet


Güney Amerika Ligi’nin çok sevdiğim bir yanı var. Açılışa üç-beş ay kala Avrupa liglerinin tahmini olarak zirve yapan, kapanıştan bir-iki ay sonrasına kadar da devam eden bir “katıksız insan hikayesi” döngüsü ortaya çıkıyor zira futbolun acı çektiği şu dönemlerde yeni yeni arayışlara sürüklenmiyor da değiliz. Bilhassa internet ve sosyal medyanın dünyayı böylesine küçülttüğü, bilgi akışını bluetooth kulaklıklarla oynanan global bir kulaktan kulağa oyununa dönüştürdüğü bu çağda bu döngünün kendini çok daha fazla hissettirmeye başladığını söylemek mümkün.

Futbolu en başta neden bu kadar sevdiğimizi, onun aslında ne demek olduğunu unutmak, oyunun sonuca endekslendiği, her şeyin cayır cayır endüstriyelleştiği şu günümüz dünyasında maalesef hepimizin, bağışıklık sistemi en güçlü sporseverin dahi ara ara yakalandığı bir maraz. Bereket, Güney Amerika ülkeleri güçlü antioksidan gelip bünyeleri şöyle bir iç-dış yıkamadan geçiriyor da kendimize geliyoruz. Bu mefhuma en güzel ve en taze örneklerden biri hatırlatmayı kendime borç bilirim. Esasında pek taze sayılmaz ama şimdi bile o etkiyi verebiliyor.

Boca Juniors 3 Nisan 1905’te 1 İrlandalı, 2 İtalyan ve 3 Arjantinli genç tarafından Buenos Aires’in La Boca semtinde kurulur. Bu 6 genç o zamanlar İngiliz demir yolları tarafından Arjantin’de inşa edilmekte olan istasyonda çalışan işçilerdir. Birçok kulüp hala bu geleneğini devam ettirmekle beraber bazı kulüpler endüstriyel futbola ayak uydurmuş halde.
Takımın ilk renkleri pembe, siyah ve beyazdır. Ancak 1906 yılında Boca, aynı renklere sahip bir başka takımla karşılaşınca, takımın renklerinin değişmesine karar verilir. Ülkedeki krallık rejimine karşı veya iki işçi sınıfı arasındaki çatışmadan kurulan ya da seslerini daha iyi duyurmak isteyenlerin kurduğu takımlardan misal halen daha ayakta kalmayı başaran Boca Juniors idealist bir yaklaşımla günümüzde de seslerini duyuranlardan!




Genç patronlar uzlaşmacı tavır sergileyerek, kulübün yeni renklerini belirlemek konusunda anlaşamayınca La Boca limanına yanaşacak ilk geminin üzerinde bulunan renkleri kullanmaya karar verirler. Yanaşan ilk gemi bir İsveç gemisidir ve kulübün renkleri de dolayısıyla sarı ve mavi olarak belirlenir.
Bir şekilde karşılaştıkları güçlükleri de bertaraf eden o dönemlerin sürreel, gelecek yılların bileği bükülmeyen takımı haline evrilen Boca, Güney Amerika’da varlığını hissetirdi. Bu his diğer kıtalarada taşacaktı. Zorluklarla mücedele Güney’in fıtratının olmazsa olmazıydı. Şampiyonluklar mesela; işkence gibi geçen yılların ardından bunun muhteşem olduğu kesin. Fakat bu kez de işin maddi boyutu karşılarına dikilmiş olacaktı.

Maddi boyut ve bilinirlik…. Çoğu kişinin dahi bugüne kadar neden sözlükte böyle bi başlık, takımın daha fazla haberinin olmadığının kanıtı belki de, Brezilyadan bir futbol kulübü sandığımız Arjantin futbol kulübü... Malumunuz bir de Maradona’nın eski takımlarından...
1981-1982 sezonunda 40 maçta 28 gol atarak sıradan istatistiğini gerçekleştirmedi sadece ilk kez lig şampiyonluğu başarısı ile Avrupa’ya açılan kapısı olacaktı. Boca hem takımının hem de altyapının önüne açmayı “zorunlu” bir ders olarak belirleyecekti.

Kazanmak ve başarmak algısının kupalara, madalyalara, galibiyetlere tekabül etmesinin gerekmediğini hepimize bir kez daha gösterip “kabımızı” almaya şimdiden başlıyor işte Güney Amerikalı zarafet.
Eh, son yıllarda futbol menşeli yaşanan zihinsel korozyon sonrası bizlere de böyle bir bahar temizliği gerekiyordu zaten… Sezarın hakkı Sezara!