10 Kasım 2015 Salı

Bir Türk Dostu Andre

"Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlak da bu işe yardım eder. Zeka ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zeka kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben Sporcunun zeki çevik aynı zamanda ahlaklısını severim."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Tarihi günlere has insan bir iki kelam etmek istiyor. Lakin Gazi Mustafa Kemal Atatürk nice anlamlı sözleriyle tamamlıyor tüm boşlukları. Küçük bir sus işareti ile okuduklarının içinde geçmişten, günümüze ve geleceği kapsayan özdeyişleri tüm açıklığıyla imzasını atıyor. İleri görüşlülüğüyle beden eğitimi dersini ilk olarak müfredata dahil eden devlet büyüğü oldu. Yaptıkları sadece toplum ve siyasi anlamında değil, ülkenin refahı ve gelişimi için kültür ve spor alanında da çalışmalarını sürdürdü. Bunları açık ve net yaşayarak biliyoruz, benimsiyoruz. 
Daha farklı perspektiften bakarsak, Türkiye'ye gelmiş yabancı bir sporcunun amacı oyunu sergileyip belki kupayı hedefleyip adından söz ettirmek. Kimisi kabul görüp takımlardaki sürdürelebilinirliğini devam ettirirken kimisi başka takımlarda deniyor şansını. Fazlasıyla ülkemizi özümseyip, Türk vatandaşlığına geçenler oldu. Gerçi burada ay yıldızlı formayı giyme girişimleri olarak bakılsa da iyi niyetiyle yaklaşanlara haksızlık etmemek gerek. 


Türk futbolseverlerin bu konuda diğer sporculardan sıyrılan Andre Moritz ile bir hayli sıcak ilişkileri bulunuyor. Andre'nin sempatik tavırlarından ziyade Türkçeyi öğrenme çabaları ve bunu gerçekte de konuşarak yansıtması Japonya'da Türk lokantası bulmayla eş değer yapıyor. 
Andre'nin Türkiye tanışıklığı 2007 yılındaki Kasımpaşa transferi ile gerçekleşti. Burada oynadığı futbol Kasımpaşa'nın açığını kapatması bir yana centilmence tavırlarıyla beğeni topladı. Bu performans diğer takımların transfer listesine girmesiyle önce Kayserispor ardından Mersin İdman Yurduyla karşılık buldu. 

Ancak Kasımpaşa günlerini arayan Moritz İngiltere'ye gitme kararı aldı. Asıl vurgulanması gereken taraf ise geçirdiği yıllar için spor televizyonlarına röportaj verirken "eğer Türkiye'de futbol oynuyorsam Türkçe konuşmalıyım ve de bu konuda ilerletmeliyim" diyerek milli formayı giyip de Türkçe konuşamayanlara tokat niteliğinde cümlesini gönderdi. 


İsteyerek değil belki ama bir sporcunun uyum süreci kendi ülkesindeymiş gibi inanılmaz akıcı Türkçesiyle şaşırmak serbest. Dilimizi benimseyen Moritz aynı zamanda Türk topraklarında yaşayan Türkler gibi Atatürk bilgisi ve sevgisine sahip. Mütevazi tavırları, engin dil anlayışı toplanınca nasıl bu kadar sessiz ve fark edilmediğini merak ediyorum. Onun Atatürk sevgisi öteye geçince İngiltere'ye transfer olduğunda Londra'da Atatürk heykeliyle çekildiği fotoğrafı olay etki yaratmıştı. 
Şu an Hindistan'ın Mumbai City takımında oynayan Moritz acaba şimdi de Hintçe'yi mi öğreniyor diye aklına takılıyor. Türk gibi yaşayan, öğrenen Andre emsal teşkil ediyor, sadece yabancı oyunculara değil. 

"Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir."
Mustafa Kemal ATATÜRK

9 Kasım 2015 Pazartesi

Radyonuzun Ayarlarıyla Oynamayın!

Hayatımızın en önemli parçası olacağını kimse bilmiyordu, bilmiyorlardı. Onlar o kadar çok vaktimizi çalıyorlardı ki kendi şekillerini daha estetik hale getirerek vazgeçilmez oluverdiler. Bu konu da bizler de epey yardımcı olmadık değil. Önce gri olan renklerine hayat verdiler, sonra tek başlarına yeterli olamayınca imdadına bilgisayarlar ve cep telefonları koştular. Onlar da kalıplarına sığmadılar, inceldiler, uzadılar, tek bir hareketimize bakar oldular. Bizim ile var olabilmek için kılıktan kılığa girdiler. Fazlasıyla başarılı oldular. Kendi içlerinde rekabete başlayıp sınırlarını zorladılar. 
Evet, biz insanoğlu kendi bedenimize sığamayıp önce yakınımızdakine, sonra şehrimize ve hatta öbür kıtalara sıçradık. Saniyeler içinde dünyanın öbür ucundaki arkadaşımızla sohbet ettik. Dijital sektör her şeyi yapma hakkı tanıdı. Sınırlarımızı bilmeden.

Önceden televizyonla sınırlıydı herhangi bir maçı izlemek, bilgisayarlara, tabletlere ve elimizi hiç bırakamayan cep telefonlara kadar inişimizi gerçekleştirdik. Bir şekilde maçları izleyebildiğimiz kanal vardı, onlarda teknoloji çağıyla birlikte paranın kölesi olanlar furyasına katıldı. Şifreli kanallar derken, maçı televizyondan izleyebilmek için ekstra paralar ödemek zorunda kaldık. Stadyumu evinize getirdik mesajıyla ağzınıza bal çalıyorlar. 



Bundan önce ne yapıyorlardı maçı izlemek isteyenler. Stadyumlar dolup taşıyor muydu? Kısmen evet, bilet bulamayanlar izlemek ne lüks, radyo varken dinleniyordu. Spiker maçın havasına sürükleyip, hayal gücünüzü test eder. "Metin çok şık bir asist yaptı ve goool...." diye bağıran spiker bizi Metin ile baş başa bırakır. Sahanın hangi bölgesinde olduğu ve asisti nasıl yaptığını düşünürken, spikerin tok sesiyle düzelirsiniz. Arada bir yayın cızırtılı sese dönüşür. O zaman da parmaklarınızla narin dokunuşlar eşliğinde maça devam edersiniz. Kulağınız radyoda gözünüz saattedir.
Günümüzde radyoları rafa değil depoya kaldırıyoruz. Onun yerini alan televizyonlarla sevinip üzülüyoruz.

Anımsadığım anlardan biridir. 2010-2011 İspanya Basketbol sezonunda Real Madrid - Malaga maçının son saniyelerinde karşılıklı üçlükler şaşkına uğratırken maçı anlatan spikerin kendinden geçişi ve sevincini, dışa vurumu, konsantremi tamamen spiker odaklı hale getirdi. Maçı kenara bırakıp, yorumlayan kişiyi taramaya başladım. Maç heyecanlı evet, ama kişinin tüm duyguları hissetmesine yardımcı olanda spiker olduğu aşikar.



Moladan sonra herkes kendine çeki düzen vermiş, maçı ne tip taktiklerle kazanacağın hesaplarını 1 dakikalık molaya sığdırılmıştı. Spikerin ses nüanslarıyla kendini tekrar hatırlatması uzun sürmedi. Şimdi gözlerinizi kapayın, maçı görmüyorsunuz ancak sesi gümbür gümbür duyuyorsunuz. Tıpkı radyonun yıllarca bizde bıraktığı etki gibi. Bu noktada spikerin mağfiretini konuşturması ayrı bir konu başlığı .

Çok çabuk unutuyoruz "eski" değerleri, sürekli yenilenen teknolojiyle, az önce güncellenmiş uygulamayı dahi unutmamız an meselesi. Futbolda hayal etmek daha kolay geçmiş yıllardaki tecrübelerle ancak basketbolda hayal gücünüzün renklerini spiker oluşturuyor. Real Madrid-Malaga maçı milat niteliğinde. Maçtan ziyade spikeri. Basketbol maçlarında alışkınız her türlü cümle tasvirlerine ama bu gerçekten farklı. 
Şimdi bu yazdıklarımı unutup gideceğiz. Hatta gözünüz kumandayı arayacak ve başlayacaksınız, maçı izlemeye.  

6 Kasım 2015 Cuma

Vaka-i Mourinho

Bütün gözlerin onun üzerinde olduğunu bilir fakat bu onun için alışılageldik bir durumdur. Ağzından çıkacak cümlelere bakılır, futbol üzerine sohbet edilebilecek biriymiş gibi durur lakin yanılırsınız. İmalı bakışları, kinayeli sözleriyle yerer, sonra da hiç bir şey yokmuş gibi arkasına bakmadan gider. Pozunu iyi keser, şaşkına dönersiniz. Yani her şey ona bağlıdır.
Jose Mourinho yaptıklarından çok söyledikleriyle gündeme gelir. Aman efendim, şampiyonlar ligi kupası almış, kayıpsız lig şampiyonu olmuş hiç o toplara girmeyin kendisi de ilgilenmiyor çünkü. İyi gidişatın sonunda Arsene Wenger'e laf atar. O buna laf atar, Jose, Arsene cevap verir, konu dışına sapılır. Sonra sar başa. Mourinho'nun sivri dili, "acayip bu adam" dedirtse de son derece normal bir adam en azından kendisine göre. 

Bırakın teknik adamlığı konuşsun olmaz, bazı filmlerin net bir sonu yoktur, yorumu seyirciye bırakır. Mourinho'da bu edayla sözlerini "ok yaydan çıkmış bir kere" cümlesindeki rahatlığıyla hiç alakası olmayan spor adamlaına kadar dokunur cümleleri. Mourinho'nun bu asi çıkışına kendi son verecek gibi yakın zamanda. Ardı arkasını düşünmeden oynanan maçlar ve sonrasında alınan mağlubiyetler; çok yakında bu çöküşü birilerinin üstüne atacak kurban bulacaktır. Aksi takdirde ipi boynuna dolayan kendisi olacak. 



Real Madrid'ten istifa ettikten sonra tekrar "evine" Chelsea'ye geri döndü. 2013 yılıyla özlenen hasret bitmişti "Emekliler" de. Üstelik bir umutla beklenen maçları ve kendi has üslubuyla. Bu çıkışı 4 yıllık uzatılan sözleşmeyle ödüllendiren Abramoviç vardı. Kötü başlangıç ve esrarlı mağlubiyetler serisi, daha da Jose'nin başını yakmazsa 3 yıl 7 ay sonra görevini sonlandıracak. Bu son sezonu kelimelerle anlatmak güç. Çok güç! Meşhur uzun Armani paltosunda karizmatik ve alaycı duruşu yüzünü Chelsea atkısıyla örtmeye çalışan Mourinho kaçış planları tasarlıyor. 
Hızını alamayıp cezalı öğrenci gibi tribünlerde ayakta izliyor maçı. Önünde hesap vereceği Abramovic varken. Arka arkaya aldığı mağlubiyetlerle Premier Lig'de zor günler geçiriyor. Bir darbede kendi evinde aldığı Liverpool maçı yenilgisi sonrası "Çanlar kimin için çalıyor?" Mourinho dedirtiyor. Klopp Liverpool'daki kötü gidişata dur dediği maçın Chelsea'ye gelmesi ayrı bir ironi. O gözlüğünün arkasından Jose'ye cevap verirken; Jose ısrarla "söyleyecek hiçbir şeyim yok" diyecek hallere geldi. 



İnanmak çok zor, kale önünde otobüs çeken, röntgencilikle suçlayan Portekizli'nin ne koşulda olursa olsun lafını esirgemez, onu kurtaracak kelimelerden Mourinho stili ortaya çıkardı. Gündem Manchester City galibiyetleri veya Klopp'un Liverpool'a gelişi olarak bir türlü yer bulamıyordu. Esasında sessizliği dahi yankı buluyordu. Peki ya taraftar ne durumda?
Tamamıyla kafası karışmış Mavililerin, bir grup Stamford Bridge'de açtıkları pankartlarla ne olursa olsun kabulümüzsün şeklinde iken, bir kesim kibar ve net ifadeyle istifa etmekte erdemdir mesajı veriyor. 

Mourinho bu başarısızlığıyla Süper Lig ekiplerinden birini yönetseydi, görmediği muameleye tanık olurdu. Chelsea taraftarına boşuna Emekliler denmemiş. Sabır "baş taçları" da nereye kadar. Aynı istikrarsızlık Şampiyonlar Liginde de sürdüren Mourinho'nun acil B planı yapması ya da uygulaması gerekiyor. Kaybettiği her maç özellikle devler liginde Abramovic'in de alacağı yatın da tarihini ertelemekte. 

Şimdi mikrofonu uzatsak "söyleyecek bir şeyim yok deyip" kestirip atabilir. Bence bu Jose'nin yeni taktiği gibi. Onun bu üzülmüş halleri inandırıcılığını kaybetti. Aslında bunu kendi pişirdi ve şu sıralar yiyor. "Lütfen küstah olduğumu düşünmeyin ama ben bir Avrupa şampiyonuyum ve özel biriyim." cümleleri kısa zaman içinde tarih olacak, bu gidişe nokta koymazsa.
Özel biri olduğunu hissettir bize Mourinho, yani en azından Emeklilere! 

5 Kasım 2015 Perşembe

%100 Wilt Chamberlain

Hiç kimse bilemezdi 2 Mart 1962 gününün sıradışı geçeceğini. Ütopik bir yaşam sürdüren, egolarından beslenen, ilgi odak noktası olan bunları da bir arada tutabilmesi için vücut yapısına ayrı bir özen gösteren Wilt Chamberlain, tasvirlerin ucu bucağı olmayacak bir yaşam sürdürdü. Çoğu NBA oyuncusuna göre kendi tasarladığı ve her geçen gün küçük dokunuşlar yaparak kurduğu Jenga'sında nefes alıyordu. Güzel kadınlarla vakit geçirmek, dilediği zaman antrenmanlara katılmak, eksik etmediği gece kulüplerine gitmek, bazı geceler farklı mekanlarda uyanmak ve bu kadar hızlı yaşarken kendine dikkat etmek. 
Gerçekten böyle mi yaşamak istiyordu yoksa NBA tarihinde oynanan en çarpıcı oyuncu profili çizdiği için mi bu yoldaydı? Cevabı öğrenmek için epey geciktik ancak ilki daha olasılıklı gibi. Çünkü o basketbolun George Best'tiydi. 

Bu kadar keşmekeş bir Jenga'yı devirmeden kolon görevi görecek nadide sporculardan. Bunları bir kenara bırakıp 2 Mart gününe dönelim. 
O gün Wilt Chamberlain takımı yani Philadelphia, New York Knicks'le oynayacakları karşılaşma için yola koyulmuştu. Tek bir farkla takım arkadaşları maçın ruhuna girebilecekleri, birbirleri ile moral depolayıp şakalaşırken, Chamberlain her gece yaşadığı rutine farklı bir kızla eğlence tavan yaparken sabahleyin, lüks otomobiliyle yolu yararak geliyordu. Tek bir fark biraz eksik olmuş! 



O gün tam anlamıyla Chamberlain günü olacağının kokusunu almaya başlamıştı. Knicks'in değerli ve ilk 5'de olmazsa olmazı Phill Jordan rahatsızlığından dolayı yatak döşek yatıyordu. Daha sonra oyuna başlamadan hatta Manhattan'ına gelmeden 1 oyuncu eksiltmeyi başarmıştı. Psikolojik olarak moralli başlayan Philadelphia takımı bu ekstra motivasyonu hava atışında adeta havada asılı kalarak gösterdiği güç mücadelesi bugün buradan bir efsane geçecek bakışıyla tamamlıyordu. 

Wilt sadece tek başına normal istatistiklerde bir takım hanesinde yazılacak 41 sayıyı tek başına göğüslemişti. Wilt'i durdurmak aklınızdan bile geçirmeyin yoksa olacaklardan korkun! Knicks antrenörü çaresizce mola alıyor, farklı oyun taktikleri ile sağa sola dönüyordu. Ne yazık ki elinden bir şey gelmiyordu. Bugün onlar için güneşin batıdan doğacaklarını bilseler büyük ihtimalle Wilt'in otomobilinin tekerleğini patlatma planları yapıyor olacaklardı. Çünkü ancak öyle durdurulabilirdi. Chamberlain rekora koşmuyordu, depar atıyordu. 

Maçın bitiş düdüğü çalındığında istatistikler de Wilt'in karşısında 100 yazıyordu. %100 Wilt Chamberlain yapımı. Sanki 2 Mart akşamı yaşanacakları sadece o biliyormuşcasına rahat, özgür ve gece hangi mekanda geçireceğini planlayan biri duruyordu. Hadi ama bu şahane bir rekor. 100 sayı tek başına 100 sayı atmak. Bu rekor için bile ayrı kitaplar yazılır. Keza yazıldı da.



Bu maçı yerinde izleyen az sayıdaki seyircileri çok ama çok değerli maçı, canlı canlı izlediler. O yıllarda kameraların yer paylaşmak için tartışmadığı, ilginin az, ligde 8-9 takımın mücadele ettiği, yaşam telaşındaki insanların yanlarından geçen bir maçtı sadece. Büyüleyici maç, büyülenmiş seyirciler ve büyüleyen Wilt Chamberlain vardı. 2 Mart 1962'de New York'tan sert bir rüzgar geçti., efsane geçti, egoların tavan yaptığı, herkesin Wilt'i konuştuğu rüzgar. 
Bir başka rüzgar var ki Wilt'in yanından esip gürleyen; Bill Russell kasırgası. En büyük rakibi, bitmeyen kapışmalar ve göz dağları. Bill Russell'ın say say bitmeyen şampiyonlukları, yüzükleri kat kat üstünde. Bunlara bakarak karar vermek kahve dükkanında çay içmeye benzer.

Kariyerindeki başarılar taşarken, bastığı smaçlar ve hücumlardan dolayı çoğu NBA kuralını değiştirmiştir. Kapılardan geçemeyen aslında kalıbına sığamayan Wilt "Big Dipper" lakabını da hak ediyordu. Emekli olduktan sonra (1973) koçluk deneyimi olduysa da bu karakterdeki biri için dar geliyordu. Onunla ilgili söyleyecek çokça cümleler sarf edilir, edilir. Hepsi de farklı bir tat bırakır. Geçmişte kırdığı rekorlara bakınca onun 100 sayılık el yapımı rekoruna en yakın Kobe Bryant'ın 80 sayısı tekabül ediyor. 

Ne gündü değil mi ama. Onun için farklı olan gün bu değildi. Bakınız kendi ağzıyla itiraf ediyor. 
"İnsanların benden bahsederken sürekli 100 sayılık maçı hatırlatmaları garip. Sanırım ben o maçı hepinizden daha az düşünüyorum. Aslında 55 ribauntluk rekorumu daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Hem o gün karşımda Bill Russell vardı."
Merak edenler için 100 sayı attığı gece Knicks'i 169-147 yendiler.

4 Kasım 2015 Çarşamba

Hollanda Ekolünden; Edwin van der Sar

Göç etmek veya daha kibar hali taşınmak. Sporculuğun geninde var olan ve olmaya devam edecek duyguların beslendiği kavram. Geride bırakılanlar, zorunluluktan başka takıma transferler, belki biraz pişmanlık veyahut beklentilerin üstünde misafirperverlik. Sürekli kenarda hazır bekleyen valiz ve jet lag bir yaşantı. Arkanıza dönüp baktığınızda kişiyi görememe ihtimalinizin yüksek olduğu bir süreç. 
Sporculuğun ruhunda var göçebe yaşam. Buna bir de ruhani yapınızın üzerinde oynayarak hareket etme hali var. Sporda bu göçün haline transfer adını veriyorlar. 

Bu durumda tek bir kişinin ilgili olduğu durumdan çok, takımların düşüncesinden beslenen ve büyüyen bir olaylar sarmalı. Hava limanlarında coşku silsilesi şeklinde karşılamalar, her an imza atılacak sözleşmelere bir adım daha yaklaşılırken oyuncunun tarafından yani mutfak kısmından da göz atmak gerekir.

Yeni bir oyuncunun doğuşuna ya da memnuniyetsizliği sonucunda bir sporcunun da sonuna da. Daha farklısı zaten çok iyi takımlarda koşturmuş, emekliliğin sonuna yaklaşan bir oyuncunun jübile öncesi son sıçrayışları olabilecek oyuncular. (Drogba, Gerrard, Lampard, Eto'o vb.) Almanya, Hollanda, İngiltere ve İspanya gibi futbolun su gibi içildiği ülkelerde bu göçebe yaşamdan ünlü birçok oyuncu kazandırmıştır.
Ancak son 1 yılda çöküşte olan Hollanda futbolu ya da ekolünde grafik aşağıyı göstermekte. Sürekli eski oyuncuların veya 30'lu yaşlarını geçirmiş oyuncuları örneklendirip "eskiden böyle miydi?" söylemine çıkarıyor. Bir eksik de kaleci, Almanya ve Hollanda gibi kalesinde devleşen oyunculara müthiş yatırımların yapıldığı ülkelere ne oldu?



Edwin Van Der Sar desem. Kariyerine orta saha denemelerine bakarak yol aldıysa da doğru mevkinin kalecilik olduğunu kısa süre sonra bulacaktı. Buna en çok katkıyı başka bir Hollanda ekolü Ajax takımıyla görecekti. Ajax takımıyla bulacağı sadece bu değil, tam 226 maça UEFA Kupası, Süper Kupa, Lig Şampiyonlukları gibi ulusal ve uluslararası başarılarını sığdıracaktı. 
Geçirdiği 9 yıl ona evi gibi etki yaratacaktı. Yanlış yok evindeydi zaten. Sadece birkaç kilometre uzaklıktaki ev. Ajax'ta geçirdiği süreç de sözleşmesi uzatılan Van Der Sar derin bir "oh" çekiyordu. Ancak ayrılık vakti geldiğinde hiç alışık olmadığı futbol stili İtalya'nın dev kulüplerinden Juventus'a geçti. Artık yuvadan uçma vakti geldiğinde içine sinmeyen transfer gerçekleşmişti. 

Juventus'un Sar'dan beklentileri yüksekti. Riski sevmeyen, ağırlıklı savunma oyunu oynayan İtalyanlara ayak uyduramamıştı belki de onlar Van Der Sar tarzına alışamadılar. Bu yolun sonu pek de hayra alamet değildi. 



Ne yazık ki Sar'ın üzerine gül koklayan Juventus Buffon'u transfer ederek yedek kaleciliğe geçiş yaptı. Hazin son gibi yaşananlarda 15 yıldır süren Buffon beraberliği doğacaktı ve keza devam edecekti. Daha fazla yedek olmaya katlanamayan Sar kendi spor anlayışına yakın İngiltere'ye Fulham'a taşınır. Tam da istediği buydu. Bunca olumsuzluk sonunda gri İngiltere havasına güneş gibi doğmuştu.Oradan oraya derken son durak dünya devlerinden Manchester United'a transfer oldu.
İyi performans, mutlu transfer, memnuniyeti takımdaki kaleci açığını kapatmak derken formda ve rahat futbolunu; birincisini gerçekten evi Ajax'ta diğeri ise manevi evi Manchester'da oynadı. Bunlara ilave milli takımdaki başarısından hiç ödün vermeyen, topu oyuna çabuk sokan, soğukkanlı oyunuyla en çok forma giyen futbolcu yaptı.

Basit bir dille transfer deyip geçiştiriliyor ancak hem mental açıdan hem oyuncu açısından ciddi kararlar. Hele ki gittiğiniz yere ısınamazsanız. Çanı kendi elinizle ipini sallarsınız. Göç, taşınma, transfer adına ne derseniz deyin içinde duyguların barındığı unutmayın! Bir oyuncuyu eleştirirken de bir kez daha düşünün.

3 Kasım 2015 Salı

Bisiklet Manifestosu Eddy Merckx

Bin, çevir, in... Bin, çevir, in... Onun gibi olmak için tekrar bin, çevir, in! İdoller insanoğlunun aklını başından alır. Eddy Merckx itirazlara gerek yok bisiklet 1 numarası. Akıllara durgunluk veren rekorlar, sprintler onu idolü Stan Ockers'ın önüne taşımıştır. Basit çözüm yolları, kolaylıkla uygulayabilecek formülü vardır bisikletin. Pes etmemek! Haftalarca plan yapmak, saatlerce bacak antrenmanı, yağmurda sırılsıklam olsanız dahi duramazsınız. Aksi takdirde dön başa. Oysa ne kadar çaba ve emek harcadığınızın bir önemi yoktur. Var mıdır peki?

Yıllarca doping yapmış isimler önünüze geçiyor, üstüne üstlük kupaları, madalyaları elinizden çekip alırken sizin karşınızda şampiyonluk kadehini gözünüzün önünde yudumluyor. Çalkantılar asla peşini bırakmayacak, öyle de olmalı. Gözün göremediği, karanlıkta saklananın ortaya koymak rahat bırakmamalı insanı. Ta ki itiraf edip, af dileyene kadar. 
Bu sahneleri televizyonlarda canlı canlı izlerken kanallar, intikam soğuk yenen bir yemektirin ispatını yapıyordu. Anlata anlata bitirilemeyen bir o kadar bu efsane ismin hakkında pek de detaylı bilgiye sahip değiliz! Kabul edin değiliz!
Belçikalı Eddy Merckx tam 17 yıl (1961-78) bisiklet adına unutulmayacak saatler yaşatan, her gelişinde beklentilerin bir kademe arttıran bir isim. Çok yalın oldu. 5 Fransa Turu, 5 İtalya Turu, 4 Dünya Turu, 2 Belçika ve Lambardiya turu ve de finişi 1 İspanya Turu şampiyonluklarıyla yapan Merckx, Stan Ockers yaşasa idollerin yeri değişirdi muhakkak. 


Tabi ki bütün bir kalemle yazılanlar kolaylıkla elde edilmiyor. Bilakis ilk yarışlarında dereceye girmekte güçlük çeken, acemi sporcuydu. İlk büyük zaferini Milano San Remo için binen, gözü kara ve kazanmak için pedal çeviren Eddy Merckx madalyasını almak için selesinden inmişti. Ve bir daha onu tutabilen olmadı. Bu yolda kazalar, bilinç kayıpları, yaralanmalar geçirmiş bunlara rağmen yarışlara devem ederek bisiklette 1 numara ve efsane olarak anıldığının sadece bir kaç kelimeye sığdırılmış örneği.

Aborjinler veya Kızılderililer denildin mi akla çiğ çiğ yenen insan eti geliyor, daha yumuşak hali "yamyam" deniliyor. Artık bu yargıyı tazeleyecek olan yine Merckx. Rakiplerini aşırı zorlayan, zaferden başka bir şey düşünmeyen, hırslı ve başarıya aç olması sebebiyle masumane lakabı "yamyam" olarak dillendirmeye başlanmış. 
438 birincilik alan birine bakarsak "yamyam" kelimesi bile doldurmuyor. 32 yarış birinciliği, saate karşı yarış dünya rekorunu da yanına ilave edersek hak verilmeyecek gibi değil. 


Eddy Merckx için bisiklet onun hayal gücüydü, durmaya başladığında devrilen hayaller. Onun durmasını engelleyen Uluslararası Bisiklet Birliği (UCI) "20. yüzyılın bisikletçisi" ödülüyle Belçika'da kopan rüzgarlara sebebiyet verdi. O yıllara nazaran en büyük başarılar. Ülkeye kral geliyormuş gibi ağırlanıyordu. Bisikletin Jordan'ı adına basılmış formalar, kitaplar kısacası bisikletin içinden, kelimelerin anlam bulduğu, şarkıların nakaratı olduğu isim. O gerçekten efsane.
En verimli yıllarını ki aynı zamanda rakiplerinden aldığı darbelerin denk geldiği yıllara tekabül ediyor, yavaşça sonuna geliyordu. Vücudundaki hasarın hiç birini ruhunda göremezsiniz. Çünkü bisiklet onun hayal gücü. Tırmanışlarında ki bitmeyen gücü -onu izleyenler düz yolda yürüyor hissine kapılır- zamanla olan yarışı, kimsede asla olamayacak tekniği, sprintleri ona yetişilmesinin imkansıza yakın olduğunu açık bir dille vuruyor. 

Eddy Merckx emekliliğini de başlangıç yaptığı Milano San Remo yarışı için kazandığı zaferdi. Aradan 10 yıl geçti ama o üzerine katarak bin, çevir, in... Bin, çevir, in... mantığıyla idolünü de geride bırakmıştı. Kendi ismini taşıyan bisikletler sayesinde Merckx'i hala yarışlarda görebilirsiniz.

2 Kasım 2015 Pazartesi

Çılgın Eski Toprak Tenisçiler

Siyahla beyaz gibi olmaktır tenis oynamak. Muhteşem performans geçirdiğiniz turnuvada yarı finale, belki de finale kadar yükselir ancak küçücük bir yanlış veya psikolojik düşüş yerle bir edebilir. Sıklıkla karşılaşılan bir durum olmasa da artık dünya birincisi bile bu hatalara sürüklenebiliyor. Bu yıl Wimbledon ve Amerika Açık finallerinde Roger Federer de bunları açık bir dille seyrettirdi. Kendisi de farkında ki her maç sonunda 2016'ya hazırlıklı olun mesajını verdi. 

Günümüzde yaşanan heyecan dorukta maçlarından ziyade sizleri eski topraklara götüreceğim. Önce Avustralya'ya uzun bir yolculuk yapalım, pişman olmayacaksınız. 
Rod Laver tam anlamıyla tenisin eski topraklarından. Laver'ın 1964-70 yıllarındaki tenis dünyasına yaşattıkları "back to the future" sahnesinden bir kesit gibiydi. Onu örnek alarak kendi bileğine ustalık katan geçmiş-gelecek arasında git-gel yaşayan tenisçilere hayat öpücüğü verdi. Aynı yıl içinde iki kere 4 Grand Slam'i kaznarak zafere koşan tek sporcu (1962-1969) olarak rekoru elinde tutuyor. Turnuvalarda gruplarda ilerleyebilmek sancılı bir süreç iken o yıllardaki malzeme ve zemin düşününce apayrı bir başarı. Bunu yapabilen Laver arka arkaya yaşayabilen oyuncu oluyor. 


İnsan bu başarıları, şampiyonlukları anlatmaya nereden başlayacağını bilemiyor. Wimbledon'ı 4 kez, Avustralya Açığı 3 kez, Roland Garros ve Amerika Açığı 2 kez kazanarak bu konuda tek başına mühürü vuracaktı. Rod Laver bu başarılarla özellikle Avustralyalıların beklentisini arttırmış ama cevabını 6 yıla sığdıracağı zaferlere bine bin katarak sunanlardan ziyade oynayarak cevap veriyordu.

Aslında Rod'u farklı kılan oyun stili veya vuruş tekniği yoktu. Savaş dönemlerine gelen bazı durumlar dışında rakip olabilecek dişli oyuncu olmaması da önünü açacaktı. Buradaki tek iş durumu avantaja çevirmekti. Sade oyunuyla olabileceğini gösterdi. "Vav" diyebileceğimiz, sayfa sayfa okuyacağımız oyuncu prototipinde değil o yüzden elit tenis dünyasının bilinen sporcusu da özelliğine de sahip değil, halbuki şampiyonlukları ve tek olması bile yeterken.  


Tenis severlerin daha çok aksiyona hasret kaldığı seyirciler olunca böyle oyuncuyu gördün mü üzerinde didiklemeyi daha çok seviyorlar. En güzel örneklerinden John McEnroe. Tavırlarıyla, komik anlarıyla ve de bir o kadar insanı rayından çıkaran sinirli hareketleriyle tenis dünyasının çılgın çocuğu. O kadar ileri gitti ki sinirli davranışları filmlere replik olmaya, oyuncuların onu canlandıracak cesareti olmaya kadar taşındı.

Bir o kadar hakemlerin karşılaşmak için can attığı oyunculardandı. Hakemlerle tartışmalarında doğan kelimeleri tenise has bir dile çevirmişti. "Ciddi olamazsın!" cümlesiyle kendi halinde bir ironi oluşturuyordu, McEnroe. Şahin gözü çıktığından beri kafalardaki soru işareti bir nebze de olsa dindiriyor ama John McEnroe döneminde olsa makinaya bile takılırdı. 
7 Grand Slam şampiyonluğu olsa da hiç bir zaman Fransa ve Avustralya'da gün yüzü göremedi. Çok da umurunda değil hatta onda değil hakemlerdeydi yanlış. Bir tarafta sessiz sedasız oynayan Rod Laver diğer tarafta tenisin asi çocuklarından McEnroe buyrun size renkler. Çekici kılan da her oyuncunun "elit spor" olmasına rağmen barınıyor olması.