25 Haziran 2020 Perşembe

Yüksek Atlamanın Portresi


Yıllar yılı efsane rekabetlerin çıktığı, muhteşem hikayelerin yazıldığı ve her daim en heyecanlı, rekortmenlik anlara sahne olan olimpiyatlar, nedendir bilmem hep ikinci planda kalmıştır. Halbuki Avrupa endekslidir olimpiyatlar, bize uzak değildir, vurduludur, kırdılıdır, estetiktir her şeyden önce. Ama basketbol ve futbol etkisi altına almıştır bu kuşatmada. Her dört senede bir yapılsa da yeri yadsınamaz. Alt metni dolduran ama saklı kalmış fevkalade isimler mevcut. Biri var ki şampiyon olduğu alanında mucidi.

Dick Fosbury, lise çağlarında iken; kendi deyimiyle tüm arkadaşları içinde en beceriksizi bendim diyerek öz eleştirisini yapmaktan kaçınmıyordu. Sporu seviyordu ve başka da bir şeyle uğraşmak istemiyordu. Zira istese de beceremiyordu. Futbol takımına girememişti. Boyu uzun olmasına rağmen basketbol takımına da desen hiçbir zaman seçilme başarısını gösteremedi. Atletizme yolu düşünce birkaç disiplin deneyip, son hadde de yüksek atlamada karar kıldı.
Fosbury, yüksek atlama kararını verdikten sonra iki tane atlama stili revaçtaydı. ‘Western roll’ ve makas stili atlama dışında başka seçeneği yoktu.

Western roll stili atlamada 1.63’ü geçebiliyordu ki bu derece dünya rekorunun 60 santimetre altındaydı. Özetlemek gerekirse, sıradan herkesin yapabileceği bir dereceyle yüksek atlama sporu yapan Dick Fosbury, böyle olmayacağını anlayınca koçuyla konuşup makas stiline geçmek istiyordu. Ancak o stilin de genç atlete herhangi bir getirisi olmuyordu. Olanlar da tam bu noktada yaydan çıkacaktı.
Sonrasında ise antrenöründen habersiz çok ilginç bir deneme yapacaktı.. Kariyer rekoru kırmak için atlayışını yapan Fosbury, önce omuzlarını, sonra da kalçasını ve bacaklarını engelden geçirmeyi başaracaktı. Kariyer rekoru da bir anda 14 santimetre gelişecekti.



1968 Mexico City Olimpiyat Oyunları’na gelinirken, Dick Fosbury bilinmezliğin tanımıydı. Olimpiyat öncesi en ilginç tabiri Los Angeles Times Gazetesi kullanacaktı: “Binanın 20. katının penceresinden atılmış da düşüyormuş gibi engel geçmeye çalışan adam.” The Guardian’dan John Rudda onu ‘takımın garipliği’ olarak tanımlıyordu.
Madalya adaylığı ise söz konusu bile değildi. Zaten Fosbury de olayın farkında değildi ta ki 80 bin kişinin doldurduğu Olimpiyat Stadı’na girene kadar. O profesyonel olmanın dışında şaşkınlığı ve yeni tecrübe edindiği bu alanda tıklım tıklım dolmuş tribünlerin yeni stili ile hakkını vermesi gerekiyordu. Fakat, sadece bununla kalmayacaktı. Tarihe adını da olimpiyatlara “mıhlayacaktı.”

Onun “komik” atlayışını gören binlerce taraftar desteğini de Fosbury’ye yöneltecekti. İlk üç atlayışını kayıpsız geçtikten sonra dördüncü atlayışında 2.18’i de geçmeyi başaracak, geriye sadece ve sadece iki kişi kalacaktı. Madalya garantiydi. Üçü de 2.20’yi ilk hakkında geçerken Sovyet Valentin Gavrilov 2.22’de takılacak, artık gümüş madalya da garantiydi. Engel 2.24’e çekilecekti. Bu aynı zamanda Olimpiyat rekoru derecesiydi.
Ah şu profesyoneller, buraya gelene kadar tüm sınavları geçersin de, alkışa nasıl hazırlıksız olursun deyiveriyor. Tam o anda stada maratoncu Mamo Wolde giriyor, taraftar da yoğun alkışlarıyla onu destekliyordu. Konsantrasyonu bozulan ABD’li Ed Caruthers de ilk iki hakkında başarısız olacaktı. Sıra Fosbury’deydi. İki dakikalık hazırlık süresinin tamamını konsantrasyona harcayan Fosbury 2.24’ü geçiyor, Caruthers ise başarısız oluyordu.

Altın madalya o beceriksiz, komik atlayışlı çocuğun oluyordu. Yüksek atlamanın kaderini değiştiren adamın, Dick Fosbury'nin hikayesi… O günden sonra o genç çocuğun adı “Fosbury Flop” olarak mührünü basacaktı. Ve o ilk ve tek olacaktı. Yüksek atlama için, Fosbury için…

17 Haziran 2020 Çarşamba

Özgür Ol Dijk


4 Şubat 1991 yılında, Queen grubu vokalistleri Freddie Mercury ölmeden önceki son albümleri olan Innuendo'yu yayınladı. Takvimler 12 Ağustos 1991’i gösterdiğinde ise; Metallica 5. stüdyo albümü olan The Black Album'u sadece Amerika'da 14 Milyon civarında bir satış rakamına ulaştırmıştı. 24 Eylül 1991 tarihindeyse, NirvanaNevermind albümü ile dünya listelerinde bir numaraya çıktı.
Aynı yıl siyaset anlamında epey çarpıcı dönem yaşanmıştı. SSCB dağılmış, Amerika önderliğindeki Birleşmiş Milletler Irak'a saldırıya geçmişti. Yugoslavya’da iç savaş başlamıştı. Müzik ne kadar ileriye taşınmışsa da adını siyaset olarak adlandırdıkları dünyada tam anlamıyla felaketler yılıydı.

Ve 8 Temmuz 1991 tarihinde ise tüm bu yaşanılanlardan bağımsız Virgil van Dijk gotik ve Rönesans stilinin hakim olduğu Hollanda’nın Breda şehrinde doğacaktı. 1991 yılı hakikaten keşmekeşten kaçınılmadığı ve bol miktarda hasar bırakılan bir yıl olmasından mütevellit, Dijk içinde kötü sürprizleri olacaktı. Doğuştan kanser tanısı konulacaktı. Daha bebek yaşında fazla hayat biçmemişlerdi. Lakin o bu durumun aksini ispatlayacaktı. Cılız ve oldukça kısa boyluydu. Ancak içinde yanıp tutuştuğu futbola da bir yandan bağlanmak istiyordu.

Willem II kulübünde kendine yer bulsa da takımdaki hiç kimse ona şans vermemişti. Parlak bir gelecek onu beklemiyordu, evet ama tutunacak tek dalı küçük şehrindeki çıkış yoluydu. Willem II, yetiştirdiği gençlerle tanınan bir kulüp değil. O yüzden kendine en baştan başlayarak çizelge hazırladı ve bu yolda gözünü kararttı. Martin Koeman, ailesi olarak gördüğü ve kalben bağlı olduğu kulübü Groningen için Van Dijk'ı izledi ve 2010 yılında onun kulübe bedelsiz olarak kazandırılmasını sağladı.
Belki burada da hemen ilk 11’de oynama şansı bulamayacaktı ama Dijk neleri aşmamıştı ki! Bir maç günü tarihler daha yakın bir zamanda bizim nesilden yana gelerek 29 Mayıs 2011'de, 20 yaşındayken, ADO Den Haag karşısında sahaya ilk kez ilk 11'de çıktı. Ve o gün iki gol kaydetti. Bu bir milattı. Ancak kariyerinde daha birçok zorluk olacaktı. 20 yaşında neredeyse ölüyordu! 




Hastalıklar yakasına yapışmıştı adeta. Birkaç gün süren tanı konamaması sürecinin ardından Dijk kendini hastanede buldu ve böbrek zehirlenmesi teşhisi kondu. Ve vücudu ona karşı geliyordu. Çünkü Virgil van Dijk’i yapan ne varsa o günden sonra gelişti. Vücudunu geliştirmesi, boyunun uzaması (tam 18 cm) ve mental yapısının tamamen alaşa etmesi kendisinin başarısı. Bir öz güven hikayesi…
Hollanda ekolünden yetişme olduğunu her fırsatta dile getirmiş olması bir yana bunu izlettiriyor da. İşler yoluna koyuluyordu. Her ne kadar Hollanda’nın medarı iftarı olan Ajax’a gitmek istese de Celtic kapıları aralanacaktı. Burada parlamaya devam eden Dijk, Southampton’ın savunması ona emanet edilecekti. Yavaş yavaş kırmızılılar onu tarafına çekecekti pek ala!

2017 yıllarında tamirat-tadilat gören yeni tribünler, coşkulu taraftarın büyük beklentileri derken  transfer dönemine kavuştuğunda kemerleri sıkma politikası bir yana kabaran scoot listeleri ve gelecek planlaması, kafada deli sorular…
Liverpool o yıllarda inandıkları oyunculara yatırım yaparken çekinmediler ama alınan oyuncu sayısını yükseltmemeye özen gösterdiler. Kuşkusuz en önemli katılım Mohamed Salah. Ve o daha iyiyi yaptıkça gölgede kalan oyuncular oldu. 2018 yılında kadrosuna katılan Virgil van Dijk sadece Hollanda ekolü ile gelmedi, takım ruhu üzerine kitap yazdılar sanırım devam da edecek… Bunun yanında Kloop’un başarısı yadsınamaz. Liverpool’a bir kimlik verme çabası var. Bunu da başarıyla yapıyor.

Dijk, 1991 yılında Queen grubunun Innuendo şarkısındaki sözlerini yerine getirdi. Ancak ne var ki, 1991 yılında Liverpool şampiyonluğu Arsenale kaptırmış olsa da; Liverpool’un kovaladığı başarıları bazen Dijk’in hikayesine çok benzetiyorum. Sanki Dijk’in bu kaotik hayatı ile Liverpool’un yanlış tercihleri bir yerde birbirini tamamlıyor.
“Olmak istediğin herhangi bir şey olabilirsin
Sadece şimdiye dek olabildiğini düşündüğün herhangi bir şeye dönüştür kendini
Temponda özgür ol, özgür ol, özgür ol,
Ego'na teslim ol, özgür ol, kendine karşı özgür ol”

10 Haziran 2020 Çarşamba

Kendi Hikayesinin Kahramanı; Lewis Hamilton

Bir zamanlar abimle beraber ekran başına geçmeyi iple çekerdik. Zira zaten spordan kesitler ekranlarda nadide bir parçaydı, bana seslenmesini beklemeden köşeme kurulurdum. NTVSpor vardı bir dönem. Çok yakın bir dönemdi üstelik. İki seçenek hakkımızdan NTVSpor’u seçmek büyük lükstü. Formula 1 için de tek kişilik bir gösteriydi aslında. Herkesin desteklediği biri vardı pekala! Schumacher'ciydim ben mesela abim daha çok Finlandiyalıları desteklerdi, esasında ben de severdim kuzeylileri ama sanırım abimin tersini desteklemek biraz büyüklük gösterisiymiş. Şimdi ise masa başındayım. Abim yok yanımda ama bana bu fikri veren o olduğundan bu minvalde yanımda sayılmaz mı?

Hepimizin tanıdığı ama bazılarımızın daha çok tanıdığı, kimilerine göre gelmiş geçmiş en büyük F1 pilotu… Büyük Krallık’tan çıkma Lewis Hamilton…
Vücuduna asfalt zehrini almış biri isen, bu oyunun çıkardığı neredeyse tüm başarılı adamların hikayelerini az çok bilirsin. Ve o sese tapma noktasına gelirsin! Bir belgesel, makale, anekdot veya Youtube videosu ile farklı görüşler de edinebilirsin. Ancak her başarı hikayesine karşılık daha az bilinen birer ‘neredeyse’ hikayesi vardır.
2008 yılında aldığı “en genç şampiyon” unvanından sonra başka şampiyonluk kazanamadı ve en yakın takipçilerinden, Sebastian Vettel’in hegemonyasıyla beraber, “bu kadarcıkmış” hikayesine büründü. Ama “aması” var! 2014 yılı ve sonrası var. Telefonları sessize aldıktan sonra mısırlarımızı yemeye başlayabiliriz.

Hikaye şöyle başlıyor, klasiklerden açılış yaparak; futbol. Hamilton'ın motor sporlarındaki kariyeri henüz sekiz yaşındayken başladı. Bununla birlikte Birleşik Krallığın havasından suyundan, futbola da ilgi duyan Britanyalı pilot, okul takımında uzun bir dönem Manchester United’ın kanatlarını havalandıran futbolcularından Ashley Young ile aynı takımda mücadele etmesinden gelir.
Bütün çim saha yeteneklerine rağmen çeşitli nedenlerle son adımı atamaz. Futboldan önce gelen dahiyane yeteneğinin izinden gider.
Tipik bir motor sporcu olarak macerasına kartingle başlar ve ilk karting şampiyonluğunu 10 yaşındayken kazanır. Daha o dönem hakkında o kadar büyük övgüler ve ilginç istatistikler mevcut ki pandemi süresince geçirilen geri sayımını fırsat bilip damarlarında aynı zehir dolaşanlarla paylaşmak istedim.



Sadece Britanya anlamında değil, Formula 1 ve motor sporlarına bakış ilkleri yaşadı, yaşattı. Varan bir, Britanya Formula Renault, Formula 3 Avrupa Serisi ve GP2 şampiyonasında kazandığı birinciliklerin ardından 2007 yılında McLaren için piste çıkmaya başladı. McLaren, Formula 1 tarihinin en genç transferine imzasını attı.
Varan iki, şayet 1986 yılındaki Willy T.Ribbs’in test sürüşlerini saymazsak, Formula 1'de yarışan ilk siyahi sürücü oldu. İlk yarış birinciliğini Haziran 2007'de Kanada'da elde eden Hamilton, Formula 1'deki ilk sezonunu (abime sevgilerimi ileterek) Kimi Raikkonen'in hemen bir puan ardından ikinci sırada tamamladı.

2008 sezonu altın çağıydı adeta. Formula 1'deki en genç şampiyon unvanını kazanarak, 2010 yılında Red Bull'un Alman pilotu Sebastian Vettel'e geçmiş oldu. Hamilton kupayı kaldırdığında 23 yaş 301 günlüktü.
Ve sonrası… Hazin bir çöküş, asfalt zeminin kaldıramayacağı kadar uzun süren ara vermek onu değişimlere itti. 2012 yılı değişim çağına sürükledi. Önce İsviçre’ye sonra sporcuların cenneti Monako’ya taşınarak Mercedes ile nişanlandı. Ve bir virgül atması gerekecekti bu düzensiz yaşamına. Mercedes’teki ilk sezonunda ilk birinciliğini Macaristan Grand Prix’sinde elde etti. En önde başladığı yarışta bitiş çizgisine en yakın Kimi Raikkonen’in 11 saniye önünde ulaştı.

2014 yılından başlayarak sadece 2016 yılı dışından bu zamane dek şampiyonluk basamaklarında şampanyasını patlatmaya devam ediyor. Lewis Hamilton, bir motor sporcu olarak hayatımıza girdi. Formula 1 Dünya Şampiyonu olarak devam ediyor. Bizler bazen ekran başında bazense masa başında izlemekten ve okumaktan keyif alırken, gelecekte Hamilton yüzünden Formula 1 tarihinin anlatılmayan, gözardı edilen hikâyelerinden biri olmayacağını son pol de gösterdi. Her hikâyenin bir kahramanı vardır. Birileri için Finlandiyalılar bazıları içinse efsanevi isimler. Hamilton kendi hikâyesinin kahramanı.

4 Haziran 2020 Perşembe

Siz Ona Mahir Biri Diyebilirsiniz.

Futbolun “ticari” yönüne pek sıcak bakan biri değilim. Ancak, kabul etmek zorundayım. Ve bu konuda başı çekenler menajerler… Tartışmasız “futbol sektörünün” –bir nevi kralının- hayatından ve bu hayatın uğradığı yıldız isimlerden geçen bir yazı.
Mino Raiola, bundan 40 yıl önce hayatının alameti farikası için girişimde bulundu. Ve sadece üniversite sıralarındaydı. Yine de gençlik ömrüne sığdırdıkları, hiç şüphesiz fazlasıyla tecrübeli ve standart birine göre çok daha uzun yıllar hatırlanacak türden akıl doluydu.

Bu yazı hem Mino Raiola’nın hayatına hem de onun Avrupa’da bıraktığı izlere odaklanıyor. Çok daha uzun yıllar hatırlanacağı kesin olan Mino’nun izlerine…
Kendimi Avrupa dışındaki dünya futboluyla ilgili çok bilgi sahibi bir insan olarak tanımlayamam. Bulunduğum ortamlarda “…diye bir futbolcu, masalsı bir takım keşfettim” diyen insan genelde ben olmam. Mino Raiola ile tanışmam da çok geriye gitmiyor. İtalyan futbolu ve esasında daha doğrusu menajerleri denince malum klasikler ve her daim bu sektörün kralı olma savaşının içindeki ilk akla gelen olsa da ülkenin modern zamanlarda bundan daha fazlasını çıkardığını tahmin etmek güç değil.

Bir filme başlamadan hemen önce Imdb puanını baz alırım fakat hepimiz böyle değiliz. 7,3 Imdb puanı olan ve Tom Cruise’a Oscar ödülü kazandırdığı Jerry Maguire filminden esinlenen Raiola, Maguire Tax & Legal şirketini kurar ve malumunuz o ün, kendini beğenmiş ama bir o kadar da hataya tahammülü olmayan bir isim elini masaya koyar.
İtalya’nın Agri şehrinde doğan ama çocukluğu anılarında canlanamayacağı kadar küçükken ailesiyle birlikte Hollanda’ya, Haarlem şehrine göç ederler. Mino Raiola, futboldaki en etkili kişilerden biri olma yolundaki ilk adımları da burada atar aslında.



Standarttın altında bir futbol oynadığını kabul ettiği zaman henüz 18 yaşındaydı ve bu onun tutkusu olduğu spora veda mektubuydu. Bu tutkuyu bastıracak hukuk eğitimine başlasa da futboldan vazgeçemedi. Belki de futbolda ondan! Madem oynamaya yeteneğim yok neden yönetiminde olamıyorum diyerek yola çıktı ve buyurunuz!
Haarlem genç takımının yönetimine seçilen menajerimiz, babasının işlettiği lokanta sayesinde organizasyon, ekonomik hesaplamalar ve liderlik vasfını öngörme konusunda hiç de fena sayılmazdı. Ve otorite nedir genlerinde vardı. Babası dışında kimseyi pek önemsemezdi. Onu “o” yapan kendisi ve yine kendisi iş başındaydı.

Kısa süre sonunda bir “gerçekle” tanıştı. Finansal yetersizlikler, kaynak engeli vesaire… Yine de 1980’lerin ortasında büyük süksesi olan Hollandalı futbolcuları, İtalya’ya pazarlayabilirse yapmak için bir sebebim daha var dedi. Hatırlar mısınız? Bir döneme damgasını vurmuştu İtalya futbolu. E şimdiler de pek esamesi okunmasa da dünya futbolunun merkeziydi.
Raiola, arabuluculuk yeteneği ile muhasebe şirketini de birleştirince, üzerine tatlı olarak, İtalya ile ticari çıkarları olan bu şirket sayesinde, Hollanda'daki oyuncu birliği ile anlaşacaktı. Gönlünden geçen Spritz içkisiyle, incecik pizzası ve fazla sıcak kanlı Napoli’ydi. Onlara, Dennis Bergkamp'ı önermişti fakat Napoli, sürklase ettiğini sanmıştı. Bergkamp transferinin ardından, Wim Jonk'un Ajax'tan Nerazzurri'ye geçmesiyle, Raiola Serie A üzerinde bir ağ kurmaya başlamıştı.

Manu Raiola, seksenlerin sonunda, Portekiz'in gediklilerinden Sporting Lizbon'da oynayan Hollandalı Frank Rijkaard'tan çok etkilenmiş ve İtalyan devi Milan’a satarak ilk haklı kazancını sağlamıştı. Doksanların ortasında ise, Sparta Prag’ın medar-ı iftiharı Pavel Nedved’i keşfedip, bir diğer İtalyan hatırası olarak buzdolabına magnet olarak konduracaktı.
Henrikh Mkhitaryan ve Zlatan Ibrahimovic'in Manchester United sözleşmeleri yine onun kaleminden. Ve en güzeli en sona mı? Ya da en kazançlı? Şimdilik! Pogba 105 milyon Euro gibi rekor bir ücret karşılığında Old Trafford'un spot ışıklarını tekrar kendi üzerilerine döndürmeyi başardılar.
Kabul edelim ki Manu, pazarlama stratejisi, takipçilik ve egosu ile beraber, Avrupalı çağdaşlarından daha farklı bir kulvarda koşmak durumunda. Eldeki malzemelerle pişirilmiş basit ama lezzetli bir yemekten farksız. Hem de Manu Raiola gibi oldukça mahir bir menajerin elinden çıkmış bir kazanç…

26 Mayıs 2020 Salı

Tüytopu Iskalamadan


Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke nasıl oluyor da üst düzey yüzücü çıkaramıyor, münazaralarının start verilmesi veya asker doğmamıza dem vurup ama bir atıcılık madalyamızın olmayışı… Hadi bunları da kabul etmediğimizi varsayarsak, dağlarla çevrili bir ülkede kış sporları gelişmemesini açıklama konusunda versiyonlar da üretilebilir elbette. Neyse ki yalnız değiliz. “Futbolun Beşiği” İngiltere'nin kazandığı tek Dünya Kupası var, Almanlar senkronize yüzmede başarısızlar gibi varyasyonlar oluşturmak pek tabi ki mümkün. Yandaş bulmak da keza!

Taksimetreyi çalıştırdım ve yola koyuldum. Tanıdık ve her metre karesini bir fotoğraf karesine sığdırabileceğim güzide memleketim Bursa’da buldum kendimi. Çocukluğumdan beri kulağımıza küpe yapılan sporcu şehriyiz, gurur duymalıyız. Ancak hepsi bu olamaz değil mi? Olmamalı! Ben de bu sporcu şehrin parkelerinden nemalandım. Okul sıralarını paylaştığım arkadaşlarımın, Bursaspor’un altyapı takımı olan Merinosspor’dan yetişen sporcuların, Avrupa’ya gittiklerine şahit oldum. Gıpta ettim. Ben basketbolda üçlük çalışırken şimdilerde Amerika'da oynayan arkadaşım voleyboldan transferini istedi.

Bursaspor, şimdilerde esamesi okunmayan Intertoto Kupasında çeyrek finalleri aşındırıyordu. Ya Basketbol! Dünyaca ünlü basketbolcular yetiştiren Tofaşspor, Koraç Kupası’nda final oynama başarısını gösterse de, onlara değerinin altında hissettirdik. Devamını getiremedik. En büyük sorunumuz da sürdürebilirlik! Sonrası mı tıkanıp kalıyorum. Bunlar “bilindik” sporlar kisvesi adı altında yanaşsa da daha spesifik spor branşlarına merak sarmamak elde değil.
“Ti Jian Zi” yani badmintonun atası sayılan oyun. Zira adından belli olacağı gibi Çinlilerin monarşisini kurduğu oyunda artık bizim söz hakkımız var. Üstelik Bursa’dan bir el uzanıyor, bu Olimpik spora.



Neslihan Yiğit, badmintonda Olimpiyatlara katılan ilk Türk oyuncu oldu. Onu ilk olarak 2012 Yaz Olimpiyatlarında sahnelerde gördük. Adını kimse pek bilmez ama başarıları ülkeleri aşmış durumda. 2013 yazına gelindiğinde ise, Mersin’in ev sahipliği yaptığı Yaz Olimpiyatlarında hem teklerde hem de çiftler ilk Olimpiyat madalyasını göğüsledi.
2015’te Bakü’de ve sonrasında 2018 yılında İspanya'nın Tarragona kentinde aldığı madalyalar kendine olan güvenini tazeledi. Yani sözüm ona yeniden canlanıyor Bursa şehri. Umarım öyledir. Öyle olmak zorunda.

Avrupa’da sadece biz de değil elbette. Bu anlamda İngiltere ve Danimarka hegomanyasını da unutmadan ilerleme yolunda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak tüm bunlar bir kenara Neslihan Yiğit’in yaptıklarını görmemezlikten gelmek ilerlememize set çekmekten başka bir şey olamaz. Badmintonun vermiş olduğu yalnızlık ve çocukluk sevdasıyla tüytopa tutkuyla sarılan, bir yeteneğe sahip olması, bu sporun peşinden azimle giden, Türk sporunun en devrimsel başarılarından birkaçını veren bir sporcu. Olimpiyat birinciliği, Wikipedia sayfanızda nasıl afili durmasın ki. Sadece daha önce karşılaşmadığımız bir sporcu ile karşı karşıyayız.

Daha önceki bilindik hikayelere benzememe umuduyla Neslihan Yiğit'e şans verelim. Hatta onun gibi az tanınmış çok başarılı sporculara da!
Şu bir gerçek ki emek verildiği ve devamlılığı geldiği sürece bu ve bunun gibi sporcuları daha çok parlatacağız. Ama asıl sorun sürdürülebilirlik olduğunu unutmadan. Dünyada hoş şeyler de var. Hakikaten hoş şeyler yani. Hepsini birden ıskalamadığımız sürece badmintona, Neslihanlara, dahasına ve memleketime selam olsun.

21 Mayıs 2020 Perşembe

Dört Silahşörler

İlk tanışmamız kısa ve olaysızdı. Ve dolaysızdı. Herhalde 2005-2008 aralığındaki Roland Garros şampiyonluklarından birinde, hakkında yazılan tumturaklı cümlelere rastlamıştım. Beni çarpan ya da oyunu yorumlama konusunda yol gösterici olabileceğini düşündüren yazılar değildi bunlar. Bir daha da okumadım, okuduysam da tanımadım, tanıdıysam da tanımazdan geldim. Rafael Nadal’ı ilk tanımam toprağa koyduğu hegemonya ile başlayacaktı. Ama siz buna aldanmayın. Daha eskiye dayanan güç gösterileri de yok değil. Sonra dedim ki bu toğrağın cazibesi, popülaritesi nereden geliyor derken kendimi Google’a tıklarken buldum.

Tenis henüz halka inememiş, Wingfield setleri Fransa’ya ulaşmış, bazı küçük kulüpler kurulmaya başlamış ama genelde elitlerin oynadığı bir spor dalına evrilmişti.
Fransızlar hâlâ “Jeu de Paume” (Fransa kökenli bir top ve mahkeme oyunu) köklerine dayansa ve birçok spor dalı gibi tenisin de kendilerine ait olduğunu tekrarlasa da artık bu yeni spor Britanya’dan yükselip Yeni Dünyayı da etkisi altına almaktaydı. Tabii konu İngiltere ile Fransa arasında tenis kapışması değil, ne yazık ki sömürgecilik faaliyeti minvalinde bir önemdi.
Kim hangi sporu icat etti tartışmaları ve sporun emperyalist faaliyetlerin bir aracı olması devam ederken Fransa bir atak yaptı.

1913 yılında Paris’te bugünkü adı ITF (Uluslararası Tenis Federasyonu) kuruluşu ile başlayacaktı tozlu yollar. Avrupa’da o esnada kendi içinde karışmaktaydı ve birçok uluslararası federasyon Paris’e yerleşmekteydi, I. Dünya Savaşı’na bir yıl vardı. Bu olanların senaryosunu da savaş çizecekti.
Savaştan sonra tenisi Fransa’da yükselten bir sporcu grubu 1920 ortalarından 1930 ortalarına kadar fırtına gibi estirecekti. Onları "Dört Silahşörler" olarak tanısak da çok daha fazlasıydılar. Şöhret, spor ve Fransız kültürünü damarlarında görmemek işten bile değil.


Henry Cochet, Jacques Brugnon, Rene Lacoste, Jean Borotra bu harikulade muhteşem dörtlü on yıl kadar Avrupa’da Fransa tenisinin zirveye oturmasını sağladı fakat çok daha önemlisi 80 yıl boyunca Fransa tenisine rol modellik yaptılar, bir derinlik oluşturdular ve yeni nesillere yön verdiler.
Fransa Davis Cup takımının temelini attılar; 1927 yılında kendi ülkesinde ABD takımını mağlup edip şampiyonluğu Fransa’ya getirdiler. Bu müthiş başarı Fransa’ya tenis adına önemli kararlar aldırdı ve sonuçta 1928’de Stade Roland Garros inşa edildi. Dört Silahşörler 1933 yılına kadar Fransa’ya Davis Cup şampiyonluğu kazandırmayı borç bilmişlerdi.

Ve kaçıncı yüzyıla gelirsek gelelim hiç bitmeyen sömürgecilik anlayışı; Fransa, İngiltere ve ABD’nin kendi sömürgelerini elde tutma ve ekonomik olarak güç savaşı verdiği yıllarda Dört Silahşörler de göreve çıkacaktı. Bir nevi bu dört sporcunun popülaritesini kullanmaya başlayacaklardı.
1928 yılında Borotra ve Brugnon Güney Amerika, ABD, Tahiti, Yeni Zelanda, Avustralya ve İngiltere; 1930 yılında Cochet ve Brugnon Japonya, Çin, Hindistan ve Mısır’da tura çıkacaklardı.
Dört Silahşörler, Fransız kültürünü yeni bölgelerde tanıtmak amacıyla yola çıksalar da, elbette bireysel hikâyeleri de ilgi çekiciydi.

Orta sınıf ailelerin çocukları olarak Fransa elitlerinin tekelinde olan bir sporda 1920’lerde yükselip söz sahibi olma başarısı göstermişlerdi.
Aristokrat üye profilinde yarışmacı karakter görülmediği halde orta ve alt sınıf ailelerin çocukları teniste bir gelecek ve kurtuluş görmüş, federasyonun da bu sosyal yapıyı iyi kullanması ve desteklemesiyle yarışmacı sporcu patlaması yaşanmıştı. Teniste dünyada söz sahibi olmasını sağlamış ve şimdilerde tenisin mabedi dediğimiz Roland Garros turnuvasıyla Stade Roland Garros’u spor dünyasına kazandıracaklardı.
Özetle; Roland Garros tıkır tıkır ve seyirci sessiz. Teşekkürler, Dört Silahşörler…


14 Mayıs 2020 Perşembe

Paha Biçilemez

Basketbolun hikayesi… Belki de daha gerçek ve samimi olduğu yılların ikonik simgelerinden ayakkabının hikayesi…
1925 yılında Ohio'da doğan Frank Rudy, uçak mühendisiydi. Yaşanan ekonomik ve sektörel sıkıntılarla beraber işinden ayrılmak zorunda kaldı. Fakat bu onun zorunluluğundan çıkıp, yıllardır emek harcamak istediği işe, icatlar üzerinde çalışmaya başlaması demekti. Hayatındaki en büyük tutkularından birisi kayaktı. Hiç olmadığı kadar kayak tutkusunu hayata geçirebilecek hadde de zengin olmayı umuyordu. Ve yola koyuldu, bir kayak ayakkabısı tasarlayacaktı. Arkadaşı Bob Bogert'la beraber kolları sıvadılar.

İkinci yılın sonunda istedikleri gibi bir ayakkabı tasarlamayı başardılar. Ya da öyle zannettiler. Head Skis şirketinin sahibi Howard Head'e götürerek, ayakkabının patentini aldı ve seri üretime geçmek için hazırlıklarını tamamladı. Ne var ki şirket başka firma tarafından satın alınınca ilk deneme başarısız olacaklardı. 
Bu iki sıkı dost aralıksız tekrar çalışmaya ant içmişlerdi. İçinde hava keseleri olan yeni bir ayakkabının üretimi için Beta firmasıyla konuşup anlaşmaya vardılar. İlk etapta 50 çift ayakkabı üretilmişti lakin işler bir kaosa dönmüştü. 1974 yılında çıkan petrol kriziyle beraber ayakkabıları üreten şirket içinde daha az petrol bulunan yeni bir karışımı denemeye karar vermişti. Ancak bunu gizlediler ve sonuç tam bir felaket oldu.

Bu yaşanılanlara anlam veremeyen ama işin peşini de bırakmaya niyeti olmayan Frank Rudy ilk önce Fransa'ya giderek, Adidas'la görüşecekti. Ne yazık ki, görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yılmıyordu. Yılmak onun lugatında asla olamazdı. Tutunacağı en güçlü hayalinin peşinden yeni bir kapı aralanacaktı. Kapanan yeni kapı onu zaferiyle tanıştıracaktı. Hem de ne zafer! Nike Hoşgeldiniz!
Nike yetkililerinden Phil Knight ile telefonla da olsa görüşmeyi başarmıştı. Knight firmayı kuralı kısa süre de olsa, büyümek istiyordu. Rudy'nin ayakkabılarını bizzat kendisi giyerek test edecekti ve Rudy'den 6 aylık bir deneme süresi istedi. Evet mükemmel değildi hem de hiç. Ayakkabıda bazı problemler olduğunu gördü. Koştukça ayakkabının tabanındaki hava azalıyordu.


Hava keseleri hiç de pratik değildi, zeminin oluşturduğu dalgaları emmesine rağmen koşu sırasındaki sürtünme içindeki havayı ısıtıp genişletiyor, bu da ayakta su toplanmasına neden oluyordu. Topukla taban arasında elastik bir ara taban koymaya karar verdiler. Ve üretime geçtiler.
“Tailwind” adı altında piyasaya sürüldü. Biraz pahalıydı. Üstelik ayakkabılarda üretim hatası da yapılmıştı.
Bir ihtimal daha vardı! Tailwind’i profesyonel sporcular tarafından denenmeye başlamasıyla grafik farklı tablo sunacaktı. Bu pek maceralı ayakkabı yer sarsıntısını yüzde 10 enerji tüketimini ise yüzde 2.8 oranında azalttığını ortaya koyuyordu. Bu da sporcuların memnuniyetini arttırmıştı.

Gelelim reklama! Nasıl daha fazla tanınacaktı? Bir reklam yüzü hiç fena olmazdı. Daha önce de NBA'deki oyuncularla çalışmışlardı.
Bu ayakkabı için geleceği parlak bir çaylakla anlaşma yolundaydılar. Çaylak kariyerinde yükselişe geçtikçe ayakkabının da aynı şekilde yükseleceğini düşünüyorlardı. Birkaç seçenek vardı. Ve onlardan 21 yaşındaki Michael Jordan adlı çaylakla anlaşmaya karar verdiler.

Nike, Jordan'a 5 sene için 2.5 milyon dolar önerdi ve her satılan Air Jordan ayakkabısı için prim alacaktı. Ancak pürüzler hep vardı, Michael Jordan'ın ayakkabıları beğenmemiş olmasıydı ve de o Adidas'ı seviyordu. Fakat Adidas, Jordan’ı umursamadı ve böylece pek gönüllü olmasa da Nike'ın teklifini kabul etti.
1984 yılından itibaren Jordan maçlara kırmızı siyah tasarımlı özel bir ayakkabıyla çıkmaya başladı. Bu o kadar dikkat çekici bir ayakkabıydı ki, NBA forma standardını ihlal ettiği gerekçesiyle 1000 dolarlık  cezayı yemişti. Bu ceza ünlerine ün katmıştı. Böyle bir reklam fırsatı kırk yılda bir gelirdi. Ne ceza ki o ayakkabı paha biçilemez statü de!