Kadın, hanım, bayan... Mevzubahis, hata aslında sıradan. Spor dünyasında kadınların karşılaştığı engeller, maruz kaldıkları baskılar ve boğuşmak zorunda oldukları önyargılar hesaba katıldığında bu gerçekten önemsiz bir örnek. Ama yine de bir değeri var. Lakin bazen iyi niyetle yola çıktığınızda bile bilinçaltınızdan kaçamazsınız. Bir fazla söz sizi ele verir. Ya da basit bir benzetme...
Ama her şey yolunda değil. Ve bunun köküne indiğimizde sebeplerini de çok iyi biliyoruz. Yine de bir adım geriye çekilip, manzaraya farklı bir açıdan bakmaya çalışalım. Birazdan okuyacaklarınız, adını dünya kupası tarihinin en golcü kadınlarından alan Marta ona şaşkınlıkla bakan gözlere inat harika bir iş çıkartıyor. Kadın futbolu deyince akla gelen ilk isimlerden biri şüphesiz Marta’dır. Brezilyalı Marta Vieira da Silva, kadın futbolunun gelmiş geçmiş en iyi ismi kabul edilir. Zaten bu durum yakın zamanda ona verilen "tüm zamanların en iyi kadın futbolcusu" ödülü ile tescil edildi.
Brezilya’da şimdiden adını yaşayan efsaneler arasına yazdıran Marta, hâlihazırda ABD’de devam ettiği kariyerinde sayısız başarılar elde etti. Geçtiğimiz yıl Luka Modric’in ‘Yılın En iyi Erkek Futbolcusu’ seçildiği FIFA ödüllerinde, Marta ‘Yılın En İyi Kadın Futbolcusu’ ödülünü kazanmıştı. Onun dışında eski adıyla ‘FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu’ ödülünü de 5 kez kazanan 32 yaşındaki Marta, Sports Illustrated tarafından belirlenen 2000-2009 yılları dönemini kapsayan ‘Son 10 yılın En İyi 20 Kadın Sporcusu’ listesinde yer alacaktı.
Brezilyalı oluşu itibarıyla yüksek top tekniğiyle klas gollere ve asistlere imza atan Marta, tüm dünyada futbol oynamak isteyen genç kızların idol olarak gördüğü isimlerden biri. Marta’da, diğer emsal taşıyan kadın futbolcular gibi, geçtiğimiz yıllarda futbolcuların kendi hikâyelerini anlattığı ‘The Players Tribune’ adlı oluşumda bugünlere nasıl geldiğini bir mektup ile kaleme aldı. ‘Gençliğime mektup’ adlı yazıda Marta, hayatının kırılma noktalarından biri olan 14 yaşındaki haline öğütlerde bulunuyor.
Aslında onun bu kelimelere girizgahı, hırsını, özverisini ve ileri görüşlülüğünü oratya koyacaktı.
“Sevgili 14 yaşındaki Marta,
Otobüse bin.
Ne düşündüğünü ve hissettiğini biliyorum.
Ne kadar korktuğunu, ne kadar endişeli olduğunu… İnsanların sana ‘yapamazsın’ dediğini… Aslında yapmamanı istediklerini… Bunların hiçbirini düşünme.
Sadece otobüse bin.
Bu otobüs, seni 3 günlük yolculuk sonrası Rio de Janeiro’ya götürecek.
Bu otobüs, seni, aileni ve Dois Riachos’da (doğduğu kasaba) yaşayan 11 bin insanı arkanda bırakmanı sağlayacak. Bu otobüs, toprak yolların yeşil alanlara dönüştüğü, dağların şehirlere dönüştüğü yere gidecek.
Bu otobüs, seni hayallerine taşıyıp, senin profesyonel bir futbolcu olmanı sağlayacak”
“Biliyorum. 14 yaşında yapmak istediğin tek şey Dois Riachos’tan uzakta olmak. Söylemesi çılgınca gelebilir. Ama kariyerinin en önemli günlerini orada yaşadın Marta. Dünyanın her yerinde futbol oynadın ama Dois Riachos, seni bugünlere getiren yerdir.
Eve döneceksin. 2006 yılında, FIFA’da Dünyada Yılın Futbolcusu seçildikten sonra. Bu ödülü ilk kez alıyorsun. Eve döndüğünde seni bekleyen kalabalık bir grup olacak. Herkese, eve dönen kahramanı görmek isteyecek. İnanmayacaksın ama etrafında kornalar çalan arabalar bile olacak.
Bu kez evinde reddedilmeyeceksin. Sana dik dik bakan o insanlar, senin futbol oynayamayacağını söyleyen insanlar, bu kez elleri patlayana kadar seni alkışlamak için orada olacaklar.” Bu mektup sayfalarca uzuyor, ancak anlatılar net ve açık! İyi ki varsın Marta!
21 Haziran 2019 Cuma
14 Haziran 2019 Cuma
Teşekkürler Melike
Bazen bir fotoğraf çok şey ifade eder, bazen de hiçbir şey ifade etmez. Kimi zaman da bu iki uç arasında kalırız. Futbol tam olarak bu fotoğraf karesinin ortasında. Daha temiz ifadeyle erkek futboluna uygulanan imtiyazın aksine kadın futbolunun esamesi okunmuyormuşcasına davranılıyor. Buna izin vermeyenleri tenzih ederek giriyorum cümleye.
Kadınların özgürlük mücadelesi, her yerde, her alanda direnenlere ilham vermeye devam ediyor. Çim sahadaki mücadeleleri de öyle.
Bu yazıyı okuyacaklar için baştan belirteyim. Konu Melike Pekelin ama ben bir hayranı değilim. Hatta kendisinden ne yazık ki yeni yeni haberler alıyorum, bir nebze de olsa kadın futbolunundan haberdar olsak da erkek ligi gibi değil şüphesiz! Ama Pekelin bunlardan daha büyük bir şeyin parçası ve futbolu seven herkesten bir saygı duruşunu hak ediyor.
Bu sezon başında Pekelin’in kulüpteki geleceği hakkında söylentiler vardı hatta birkaç yazar, futbolun saha içinde oynanan, spor olan kısmını analiz ederek, Melike’nin artık Metz’den ayrılması gerektiğini, bu sefer mantığın duyguların önüne geçeceğini söylüyordu. Ya sonra?
Metz’de daha zor şartlarda bir şeyler kazanmaya çalışmak, kolay yolu seçip şampiyonluklar yaşamaktan daha değerliydi.
Melike'nin Metz'e gelişiyle Fransız ekip çıkış ivmesi yakalayacaktı. Melike, yeşil sahalarda futbolunu Metz formasıyla 11 maçta 8 gol atınca bir anda tüm Fransa onu konuşmaya başlayıp, transfer dedikodularına karışacaktı bile. PSG'nin kapısını çalmasıyla gazete başlıklarının puntosu büyüdü. PSG ile birlikte adeta hayalini yaşadı.
Kadınların özgürlük mücadelesi, her yerde, her alanda direnenlere ilham vermeye devam ediyor. Çim sahadaki mücadeleleri de öyle.
Bu yazıyı okuyacaklar için baştan belirteyim. Konu Melike Pekelin ama ben bir hayranı değilim. Hatta kendisinden ne yazık ki yeni yeni haberler alıyorum, bir nebze de olsa kadın futbolunundan haberdar olsak da erkek ligi gibi değil şüphesiz! Ama Pekelin bunlardan daha büyük bir şeyin parçası ve futbolu seven herkesten bir saygı duruşunu hak ediyor.
Bu sezon başında Pekelin’in kulüpteki geleceği hakkında söylentiler vardı hatta birkaç yazar, futbolun saha içinde oynanan, spor olan kısmını analiz ederek, Melike’nin artık Metz’den ayrılması gerektiğini, bu sefer mantığın duyguların önüne geçeceğini söylüyordu. Ya sonra?
Metz’de daha zor şartlarda bir şeyler kazanmaya çalışmak, kolay yolu seçip şampiyonluklar yaşamaktan daha değerliydi.
Melike'nin Metz'e gelişiyle Fransız ekip çıkış ivmesi yakalayacaktı. Melike, yeşil sahalarda futbolunu Metz formasıyla 11 maçta 8 gol atınca bir anda tüm Fransa onu konuşmaya başlayıp, transfer dedikodularına karışacaktı bile. PSG'nin kapısını çalmasıyla gazete başlıklarının puntosu büyüdü. PSG ile birlikte adeta hayalini yaşadı.
Klasik bir türk insanın sınırları doğrultusunda, tek kale maçlarda aranan bir yüzdü. Mahallesindeki erkeklerle futbol oynamaktan çekinmeyen hatta gösterisini yapan Melike'nin, şu an bu yazıyı okuyor olmanıza neden olan hayat yolu…
Aslında hayatı da Almanya’da bir ilanı görmesiyle değişti. 6 yaşındayken okulunda 'yeni futbolcular arıyoruz' ilanı gören Pekel, durumu hemen ailesine anlatır ve onların onayını alarak seçmelere katılır. Tabii ki seçmeleri kazanır.
Melike'ye futbol konusunda en büyük destek de annesinden gelecekti, idmanlara annesi götürüp getirdi. 14 yaşına kadar sürekli erkek futbol takımıyla oynayan bizim kız, nihayet Augsburg takımının dikkatini çekti ve annesinin ona olan inancı karşılıksız kalmadı. A takıma kadar yükseldi. Artık sahnedeydi ve çok zaman geçmeden Alman devi Bayern Münih'in radarına girdi ve Bavyera ekibine transfer oldu. İşte o hayat yolu ve ismi yıldızlaşan Melike gurur olmaya başladı.
Ama o daha büyük bir şeyin, bir çok hayatın bir parçası. Bu yüzden sadece Paris şehri için değil, belki de hayatında hiç karşılaşmayacağı, varlığından bile habersiz olduğu insanlar için bile bir futbolcudan daha fazlası. Biz kadınlar olarak; bir çekilirseniz, maç izleyeceğiz. Teşekkürler Melike…
30 Mayıs 2019 Perşembe
Foro Italico
Roma; tarih, sanat, aşk, spor… Bir dakika ilk üçüne çok
aşinayız da sondakine ne oluyor! İtalya denildi mi olmazsa olmaz. Elbette ki
temelde beslendiği futbol lakin çim sahalar tek başına yeterli değil. Buraya
birazcık toprak kokusu, ekstra bireysellik gerek. Çok da can çekişmeden Foro
Italico nam-ı diğer İtalya Açık Tenis Turnuvası huzurlarımızda. Üstelik 76.
düzenlenen ve bol miktarda sahne ışığının bol miktarda ünlü isimlere çevrildiği
özel bir yılsa…
Neden diyorum; sporcuların giderek cyborg’a dönüştüğü bir
zamanda yaşıyoruz. Özellikle tenis gibi, bırakın ilk 10’u, ilk 50’ye
girdiğinizde dolar milyoneri olduğunuz bir sporda artık herkes biraz daha
fazlası için kendini parçalıyor. Glütensiz diyetler, hiperbarik basınç odaları,
fitness hocalarına binlerce papel uçlanmak… Aklınıza gelecek ya da gelmeyecek
türlü türlü şey.
Novak Djokovic’in şu ana kadar yazdığı ilk ve tek kitap
“Serve to Win”in alt başlığı “Fiziksel ve zihinsel mükemmellik için Novak
Djokovic ile 14 günlük glütensiz diyet”. Kısacası, 2000’lerin başıyla birlikte
teniste mesele ağır biçimde fiziksel hale gelmiş durumda ve bunun doğal sonucu
olarak artık daha en başta gürbüz, güçlü ve uzun çocuklar seçiliyor. Onlar burs
alıyor, onlar sponsor buluyor, haliyle onlar başarılı oluyor. Şu anda WTA Tur’da
çok büyük oranda “Çağla Şikel tarzı, böyle at… Yani böyle vücut olarak… Yapısı
olarak… Upuzun bacaklar, dipdiri…” oyuncuların olması tesadüf değil.
İşte konu bunlar olunca İtalya şıklığı ile birleşen tenis
Roma’da buluşuyor. Dünyanın en ünlü tenis yıldızlarının yarıştığı BNL
Uluslararası Tenis Turnuvası 6 Mayıs’ta başlayıp 18 Mayıs’ta şampiyona şapka
çıkardık. Dünyanın en ünlü tenis yıldızlarının mücadele ettiği İtalya Açık
Tenis Turnuvası.
Bu seneki organizasyonda 9. kez şampiyon olarak rekor
hedefleyen Rafael Nadal ve
daha önce Foro Italico’da
dört kez zafere uzanan Novak
Djokovic korta çıktı. 23
Grand Slam şampiyonluğu bulunan Serena Williams ve İtalyan tenisçi Sara Errani gibi tenisçiler de
turnuvada boy gösterdi.
Hadi biraz temele inelim. İtalya tenis şampiyonası ilk
kez 1930'da Milano'da Tenis Kulübü'nde yapıldı ve Kont Alberto
Bonacossa tarafından başlatıldı. Turnuvayı ilk kez Bill Tilden ve Lilí de Álvarez kazandı. Bundan 5 yıl
sonrada, 1935’de, Roma'daki Foro Italico'ya taşındı ve ne olduysa bu
15 yıllık zamanda turnuva ara verdi. 1950'de yeniden başlamış oldu.
İtalyan Açık 1969'da profesyonel
oyunculara " açık " unvanı altında
oynatılarak devam dedi. 1970 ve 1989 yılları arasında Grand Prix Tenis Turu'nun önde gelen
bir turnuvasıydı ve Grand Prix Süper Serisi'nin en üst
düzey etkinliklerinin bir parçası olmayı başardı.
Ama en başında demiştim tarih, sanat, aşk ve spor bir
araya gelince ortaya muazzam bir Roma turnuvası çıkıyor. Ee bir de Nadal gibi
isimler toprak zeminde esiyorsa, Roma’da daha çok bahsi geçilecek gibi duruyor.
22 Mayıs 2019 Çarşamba
Sen Neymişsin Be Kawhi!
Konu NBA, konuk Kawhi Leonard, takım Toronto Raptors…
hadi koltuklarınıza rahat bir şekilde yaslanın ve şu adama farklı bir gözle
bakmanın garantisi içinde okuyun.
2017-18 sezonunun tamamını sakatlıklarla geçirdi, Kawhi’nin
devri bitti mi acaba derken öyle bir pro performansı gösteriyor ki alkışlamak
gerekiyor. 2 uzatmaya giden maçın son uzatmasında sakat sakat öyle bir
performans gösteriyor ki ağzım açık şekilde izliyorum kendisini. Bir de şansı
vardı aslında, Giannis’in 2. uzatmanın ilk dakikasında faul sebebiyle oyun dışı
kalması da maçı ve maçın adamını Toronto’ya kaydıran bir diğer etken.
Sadece şu playofflar boyunca yaptıklarından iki tane film,
sayısız da belgesel çekilir. Şu meşhur maç… yedinci maçın son saniyesinde maç
kazandıran şut, sakat ayağıyla 52 dakika oynadığı maçın ikinci uzatmasında maçı
tek başına kazandırması...
“İnan Özdemir kawhi için, basketbol en fazla bu seviyede
oynanabilir, dedi. Kaan Kural ben katılmıyorum, dedi. İnan Özdemir de ''sen
daha fazlası olabilir mi diyorsun?'' diye sordu. Kaan kural'ın cevabı; ''ben bu
kadar olmamalı diyorum.''
Kawhi Leonard
göründüğünden çok daha farklı biri. Hayat hikayesi ise yürekleri burkan
cinsten.
18 Ocak 2008 tarihinde, Leonard’ın babası, Mark Leonard, sahibi olduğu Compton oto yıkamacısında kimliği belli olmayan kişiler tarafından silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Babası öldürüldüğünde henüz 16 yaşındaydı. Yaşanan bu acı olayın ardından saldırıyı düzenleyenler bulunamadı ve faili mechul bir cinayet olarak konu kapandı.
Babasının ölümünden bir gün sonra lise maçında 17 sayı 4
asist ve 2 ribaunt ile mücadele eden Leonard, maç sonu verdiği demeçte; ” Basketbol benim hayatım. Sahaya çıkıp bu
trajediyi unutmak istiyorum. Çok üzücü, babam eğer yaşasaydı burada beni
izleyenler arasında olacaktı ” demişti. Hayatında duygusallığa yer
bulundurmayan Leonard’ın tek hedefi daha güçlü ve başarılı olmak.
Lisedeyken koçları onu geceleri bile şut atarken sık sık gördüklerini
söylüyorlar. Eksik olduğu yönlerini görüp ekstra antremanlarla sıkı çalışan ve
oyunun her iki yönünde de etkili olmak için elinden geleni yapan Kawhi, tarflı
tarafsız herkesi hayran bırakıyordu.
Leonard 2011 NBA Draft’ında 10. sıradan Indiana Pacers tarafından seçildi, fakat o
gece San Antonio Spurs takımına George Hill karşılığında takas edildi ve NBA En İyi Çaylak Beşine girdi.
Spurs, 2012-2013 sezonunda
finallere çıkmayı başarıp, Miami Heat ile karşılaşmıştı. Heat’in 4-3
kazandığı final serisinde “en değerli oyuncusu” seçilecekti.
Leonard, Magic Johnson ve Tim Duncan’dan sonra bu ödülü kazanan en genç üçüncü oyuncu olmacaktı.
Toronto o olmasa elenmişti orası kesin. Normal sezon ve
playoff sezonu bu kadar farklı takım az bulunur. Muhtemelen Kawhi'ı bu
seneye kadar izlemeyen insanları toplamış superstar… Sıradaki parça Toronto Raptors taraftarından
kendisine gelsin; sen neymişsin be Kawhi!
16 Mayıs 2019 Perşembe
Futbolun Katedrali olarak adlandırılan San Mames
Stadyumu’nun isminin, bir zamanlar Türkiye’de yaşamış bir azizden
esinlenildiğini biliyor muydunuz? Cevap, elbette ki kişisel… O zaman söz
mecliste.
“Athletic Bilbao bir futbol kulübünden fazlası. Tarif
edilemez, mantıklı bir açıklaması bulunamaz bir duygu gibi.” Bu sözler, kulübün
10’uncu başkanı Jose Maria Arrate tarafından kulübün anı defterine yazılmış
sözlerinden bir küçük alıntı.
İspanya’nın dünya futbolunu domine ettiği ve yalnızca
Real Madrid ve Barcelona’nın adının anıldığı bu dönemde, Athletic Bilbao gibi
köklü bir kulübün varlığı göz ardı edilmeye devam ediliyor. Şu sıralar La
Liga’da eski günlerini arayan orta sıradaki “herhangi bir takım gibi” bulunan
ve kötü bir gidişat sergileyen Bask takımı, yakın geçmişe kadar hatrısayılır
başarılara imza atmış ve tarihinde de büyük başarılar yakalamıştı. Yalnızca
Bask Bölgesi’nden çıkan oyuncuları renklerine bağlamasıyla nâm salmış Athletic
Bilbao, belki de bu prensibi sayesinde Real Madrid ve Barcelona dışında La
Liga’dan düşmeyen tek takım olmayı başardı.
Bilbao şehrinde 1903 yılında kurulan Athletic Club, hem
tarihi, hem coğrafyası ve taraftarlarıyla olan bağı hem de stadyumu ile oldukça
ünlü ve fazlasıyla enteresan futbol kulübü. Stadyumun isminin yanı sıra,
takımın “Aslanlar” lakabı da aslında aynı kişiden geliyor; Çok tanıdık gelmeye
başladı, sanki dilinizin ucunda da bir türlü akıllara gelmiyor gibi… Tamam,
biraz sukunet. İşte o isim, Saint Mammes.
Peki, kimdir bu Saint, yani Aziz Mammes? Efsaneye göre
Mammes, o dönem Kayseri’de bulunan hükümdar tarafından sürekli işkence görür.
Bir melek tarafından kurtarılan Mammes, Kayseri’de dağlarda saklanır ve orada
vahşi hayvanlarla birlikte yaşar. Daha sonra tekrar Romalılar’ın eline geçer ve
sirke gönderilir.
Sirkte aslanların önüne atılır. Herkes aslanların
Mammes’i parçalayacağını düşünürken beklenmedik bir şey olur ve aslanlar
Mammes’e itaat eder. Bunun üzerine hükümdar çılgına döner ve genç Mammes’i 3
dişli bıçakla öldürtür.
Bu hikayeyle birlikle Mammes tüm dünyada tanınır.
Özellikle Bilbao kentinde oldukça fazla saygı gören San Mames adına bir de
kilise açılır. İşte Athletic Bilbao’nun stadyumu da bu kilisenin yakınlarında
kurulmuş ve onun adını almıştır. Athletic Bilbao’nun mücadele eden, savaşan ve
hiç pes etmeyen karakteristik yapısı da San Mammes efsanesindeki aslanlardan
gelir ve bu nedenle takımın lakabı ”Los Leones” yani “Aslanlar”dır.
Athletic Bilbao’nun azizi, zaman mefhumunu yitirmiş
hayaletleriyle dünyaya fırlatılmışlığımızın hikâyesini anlatmaya devam ediyor.
Ve bizde onu yeşil sahalarda izlemeye. Kısacası Bilbao’nun bize anlatmak
istediği bir hikayesi var, futbol içerikli olsa da…
Etiketler:
#AthleticBilbao,
#espana,
#LaLiga,
#LosLeones,
#SanMammes,
#spain
8 Mayıs 2019 Çarşamba
Bildiğiniz Hollandalılar
Hugo Grotius’a göre devlet, insan aklı ve doğası üzerine
kurulmuş doğal bir kurumdur ve bireylerin doğal haklarını güvenceye almakla
yükümlüdür. Halkın egemenlik hakkı vardır ama bunu yöneticiye devreder. Grotius
bu görüşleriyle demokrasi fikrinin önünü açmıştır.
Hocalarımdan biri, Grotius’un felsefesiyle ilgili ödev
verdiğinde tanışmıştım Hollanda’nın bu ileridönük, toplumsal yaşam, refah bölgesi
ve onun insanlarıyla.
Grotius, o kadar derin anlatmıştı ki büyük heyecanla
yıllar sonra bölgeye gittiğimde üstadı daha iyi anlamıştım. Heyecanın sebebiyse
bölgenin şu an en bilinen olayı ‘bisiklet yarışı’’ adlı çalışmadan başka şey
değildi.
Destansı ünü Fizan’a kadar ulaşan bu bisiklet klasiği
herkes için farklı anlamlar ifade eder. Zira bir kez izlediniz mi ya da bir
şekilde tanık oldunuz mu ‘destansı, epik’ gibi tanımlamaları başka spor
olayları için kullanmakta zorlanabilirsiniz. Şu bir gerçek Hollandalılar için
“bisiklet” bir yaşam biçimi, felsefesi…
Vesselam Fabio Jakobsen, Hollanda için yeni tarih yazmaya
Grotius’un demokrasi anlayışını iki teker de tekrar hatırlatmaya geliyor. Ailesi
bisiklete binme konusunda hevesliydi, bu yüzden oğullarına ölümcül şekilde
yaralanan Fabio Casartelli'nin adını verdiler.
2016 yılında, Jakobsen ilk kez iç yarış Slag om Norg'u kazandığında uluslararası anlamda
bir ilgiyle karşılaşacaktı. Jakobsen iki arada bir derede U23'ün
Hollandalı sokak şampiyonu oldu.
Ertesi yıllarda, Tour de Normandie , Tour Alsace , Tour de l'Avenir ve Olympia'nın Turu dahil olmak üzere birçok sahnede yer
aldı. Ayrıca Rund um den Finanzplatz Frankfurt-Eschborn ve Ronde van Noord-Holland'da U23
yarışını kazandı ve ikinci kez Hollanda U23 şampiyonu oldu. Bisikletçiler
ise nefret eder ya da tutkuyla bağlanır. Bu modern savaşçı acı dolu saatlerin
ardından ertesi yıl tekrar gelmek için can atar, bağlılıkları tutkunun ötesine
geçer.
Bazen ise, bir daha yarışmamak için bırakır ancak göz
ucuyla da Hollanda Velodromu’ndaki finişin aktörü olmayı arzular. Çünkü
nefretin içinde dahi bu ‘zorların zoru’ büyük klasik yarışta içten içe zafere
ulaşamamanın verdiği derin haset yatar. Hatta Hollandalı bisikletçi Theo de
Rooij bu iki duyguyu tek bir potada eritebilmiştir: “Bir hayvan gibi çalışıp
uğraşıyorsun, pedal çeviriyorsun, işeyecek zaman bile bulamıyorsun, altını
ıslatıyorsun, çamur, toz, toprak içinde bisiklet kullanıyorsun, sonunda
kayıyorsun ve… bu yarış tamamıyla bir saçmalık” der.
Görüldüğü gibi Grotius temel hak ve özgürlüklere dayalı
demokratik toplum yapısının kapılarını aralar gibi görünmektedir ama henüz
yolun çok başında bulunulduğu da söylenebilir. Tıpkı gençliğinin baharında
bisiklet efsanesi olma yolunda açılım yapan Fabio Jakobsen gibi…
2 Mayıs 2019 Perşembe
Charles Barkley NBA’den Geçti
Her yıl hayatımızda çok fazla şey değişmiştir eminim, ama
NBA hep oradaydı. Sporlar, sanatlar, siyasetler, dağlar, bayırlar, faturalar
hep geldi geçti. NBA geçmedi.
Karikatüristlerin zaman zaman başvurduğu bir yöntem
vardır. O hafta aklına bir konu gelmezse, aklına konu gelmemesiyle ilgili bir
karikatür çizer ve işin içinden çıkarlar. Karikatürde de aynı gerçek hayatta
olduğu gibi aklına konu gelmez ve son gün aklına konu gelmediği bir karikatür
çizer. Bu şekilde sonsuza kadar gidilebileceğini herkes anladıysa kesiyorum.
Ben bu yöntemi kullanmayacağım tabi. Derinlemesine
inceleyecek spesifik bir durum, ya da detaylı anlatacak güzel bir hikaye
bulamadığım doğrudur. Ancak konu bulamamakla ilgili yazıp NBA geri sayımına
koyacak halim de yok. Bir yerlerden girmek lazım. Yeni sezona mı baksak
mesela? Nostaljiyle devam edip alakasız bir şeyle de bitiririz. Sonra
araştırmayı derinleştirince bilin bakalım kim karşıladı beni Charles Barkley.
NBA’de şampiyonluk yaşayamayan yıldızlardan…
NBA tarihinin en büyük pasörlerinden bir olan Barkley,
sayı ve asist konusunda uzmandı. 1986'dan 1996'ya kadar süren kariyerinde
Barkley, %54,1 oranında saha içi isabeti yaparken 24.7 sayı, 11.8 ribaunt ve
4.2 asist ortalamaları yaptı. Ayrıca, MVP ödülünü kazanıp şampiyonluk yüzüğünü
takamayan 4 oyuncudan biri…
1992 ve 1996'da altın madalya kazanan, Dream Team kadrolarında
yer alan Barkley, 2006'da Basketball Hall of Fame'e alındı.
Güçlü yapısıyla ve kuvvetiyle NBA'in en güçlü ribaunt
alan oyuncularından birisi olmuştur. Çok yönlü bir oyun yapısına sahipti.
Sayıları, oyun kurması ve savunması ile ön plana çıkıyordu. 2000 yılında emekli
olduğunda, 20.000 sayı, 10.000 ribaunt ve 4.000 asist barajlarını aşan 4.
basketbolcu olarak NBA tarihine geçecekti.
Kaderin cilvesine gelin ki, fazlasıyla finali görüp
sadece yakınından geçmeyi başaran nadir oyuncu Barkley… Philadelphia 76ers ile 1985 yılında
konferans finali oynadı, fakat finalde kaybettiler. 1993'te Phoenix Suns'a transfer olduğu ilk sezon NBA
finali oynadı ancak bu sefer de Chicago Bulls'a finalde kaybetti. Son
olarak Houston Rockets ile 1997'de konferans
finali oynadı ve kaybettiler.
Sonuç olarak Charles Barkley de, NBA'de şampiyonluk
kazanamamış en iyi oyuncular arasına adını yazdırdı.
80’li yıllarda NBA’i takip edenlerin ilk tanıştığı
kahramanlardan, basketbolda yaptıklarının en önemli kanıtlarından bir
tanesidir. Her yıl hayatımızda çok fazla şey değişmiştir eminim, ama NBA hep
oradaydı. Sporlar, sanatlar, siyasetler, dağlar, bayırlar, faturalar hep geldi
geçti. NBA geçmedi. Ve
Charles Barkley NBA’den geçti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






