16 Mayıs 2019 Perşembe


Futbolun Katedrali olarak adlandırılan San Mames Stadyumu’nun isminin, bir zamanlar Türkiye’de yaşamış bir azizden esinlenildiğini biliyor muydunuz? Cevap, elbette ki kişisel… O zaman söz mecliste.
“Athletic Bilbao bir futbol kulübünden fazlası. Tarif edilemez, mantıklı bir açıklaması bulunamaz bir duygu gibi.” Bu sözler, kulübün 10’uncu başkanı Jose Maria Arrate tarafından kulübün anı defterine yazılmış sözlerinden bir küçük alıntı.

İspanya’nın dünya futbolunu domine ettiği ve yalnızca Real Madrid ve Barcelona’nın adının anıldığı bu dönemde, Athletic Bilbao gibi köklü bir kulübün varlığı göz ardı edilmeye devam ediliyor. Şu sıralar La Liga’da eski günlerini arayan orta sıradaki “herhangi bir takım gibi” bulunan ve kötü bir gidişat sergileyen Bask takımı, yakın geçmişe kadar hatrısayılır başarılara imza atmış ve tarihinde de büyük başarılar yakalamıştı. Yalnızca Bask Bölgesi’nden çıkan oyuncuları renklerine bağlamasıyla nâm salmış Athletic Bilbao, belki de bu prensibi sayesinde Real Madrid ve Barcelona dışında La Liga’dan düşmeyen tek takım olmayı başardı.

Bilbao şehrinde 1903 yılında kurulan Athletic Club, hem tarihi, hem coğrafyası ve taraftarlarıyla olan bağı hem de stadyumu ile oldukça ünlü ve fazlasıyla enteresan futbol kulübü. Stadyumun isminin yanı sıra, takımın “Aslanlar” lakabı da aslında aynı kişiden geliyor; Çok tanıdık gelmeye başladı, sanki dilinizin ucunda da bir türlü akıllara gelmiyor gibi… Tamam, biraz sukunet. İşte o isim, Saint Mammes.


Peki, kimdir bu Saint, yani Aziz Mammes? Efsaneye göre Mammes, o dönem Kayseri’de bulunan hükümdar tarafından sürekli işkence görür. Bir melek tarafından kurtarılan Mammes, Kayseri’de dağlarda saklanır ve orada vahşi hayvanlarla birlikte yaşar. Daha sonra tekrar Romalılar’ın eline geçer ve sirke gönderilir.
Sirkte aslanların önüne atılır. Herkes aslanların Mammes’i parçalayacağını düşünürken beklenmedik bir şey olur ve aslanlar Mammes’e itaat eder. Bunun üzerine hükümdar çılgına döner ve genç Mammes’i 3 dişli bıçakla öldürtür.

Bu hikayeyle birlikle Mammes tüm dünyada tanınır. Özellikle Bilbao kentinde oldukça fazla saygı gören San Mames adına bir de kilise açılır. İşte Athletic Bilbao’nun stadyumu da bu kilisenin yakınlarında kurulmuş ve onun adını almıştır. Athletic Bilbao’nun mücadele eden, savaşan ve hiç pes etmeyen karakteristik yapısı da San Mammes efsanesindeki aslanlardan gelir ve bu nedenle takımın lakabı ”Los Leones” yani “Aslanlar”dır.

Athletic Bilbao’nun azizi, zaman mefhumunu yitirmiş hayaletleriyle dünyaya fırlatılmışlığımızın hikâyesini anlatmaya devam ediyor. Ve bizde onu yeşil sahalarda izlemeye. Kısacası Bilbao’nun bize anlatmak istediği bir hikayesi var, futbol içerikli olsa da…

8 Mayıs 2019 Çarşamba

Bildiğiniz Hollandalılar

Hugo Grotius’a göre devlet, insan aklı ve doğası üzerine kurulmuş doğal bir kurumdur ve bireylerin doğal haklarını güvenceye almakla yükümlüdür. Halkın egemenlik hakkı vardır ama bunu yöneticiye devreder. Grotius bu görüşleriyle demokrasi fikrinin önünü açmıştır. 
Hocalarımdan biri, Grotius’un felsefesiyle ilgili ödev verdiğinde tanışmıştım Hollanda’nın bu ileridönük, toplumsal yaşam, refah bölgesi ve onun insanlarıyla.

Grotius, o kadar derin anlatmıştı ki büyük heyecanla yıllar sonra bölgeye gittiğimde üstadı daha iyi anlamıştım. Heyecanın sebebiyse bölgenin şu an en bilinen olayı ‘bisiklet yarışı’’ adlı çalışmadan başka şey değildi.
Destansı ünü Fizan’a kadar ulaşan bu bisiklet klasiği herkes için farklı anlamlar ifade eder. Zira bir kez izlediniz mi ya da bir şekilde tanık oldunuz mu ‘destansı, epik’ gibi tanımlamaları başka spor olayları için kullanmakta zorlanabilirsiniz. Şu bir gerçek Hollandalılar için “bisiklet” bir yaşam biçimi, felsefesi…

Vesselam Fabio Jakobsen, Hollanda için yeni tarih yazmaya Grotius’un demokrasi anlayışını iki teker de tekrar hatırlatmaya geliyor. Ailesi bisiklete binme konusunda hevesliydi, bu yüzden oğullarına ölümcül şekilde yaralanan Fabio Casartelli'nin adını verdiler.
2016 yılında, Jakobsen ilk kez iç yarış Slag om Norg'u kazandığında uluslararası anlamda bir ilgiyle karşılaşacaktı. Jakobsen iki arada bir derede U23'ün Hollandalı sokak şampiyonu oldu. 


Ertesi yıllarda, Tour de Normandie , Tour Alsace , Tour de l'Avenir ve Olympia'nın Turu dahil olmak üzere birçok sahnede yer aldı. Ayrıca Rund um den Finanzplatz Frankfurt-Eschborn ve Ronde van Noord-Holland'da U23 yarışını kazandı ve ikinci kez Hollanda U23 şampiyonu oldu. Bisikletçiler ise nefret eder ya da tutkuyla bağlanır. Bu modern savaşçı acı dolu saatlerin ardından ertesi yıl tekrar gelmek için can atar, bağlılıkları tutkunun ötesine geçer.

Bazen ise, bir daha yarışmamak için bırakır ancak göz ucuyla da Hollanda Velodromu’ndaki finişin aktörü olmayı arzular. Çünkü nefretin içinde dahi bu ‘zorların zoru’ büyük klasik yarışta içten içe zafere ulaşamamanın verdiği derin haset yatar. Hatta Hollandalı bisikletçi Theo de Rooij bu iki duyguyu tek bir potada eritebilmiştir: “Bir hayvan gibi çalışıp uğraşıyorsun, pedal çeviriyorsun, işeyecek zaman bile bulamıyorsun, altını ıslatıyorsun, çamur, toz, toprak içinde bisiklet kullanıyorsun, sonunda kayıyorsun ve… bu yarış tamamıyla bir saçmalık” der.

Görüldüğü gibi Grotius temel hak ve özgürlüklere dayalı demokratik toplum yapısının kapılarını aralar gibi görünmektedir ama henüz yolun çok başında bulunulduğu da söylenebilir. Tıpkı gençliğinin baharında bisiklet efsanesi olma yolunda açılım yapan Fabio Jakobsen gibi…

2 Mayıs 2019 Perşembe

Charles Barkley NBA’den Geçti


Her yıl hayatımızda çok fazla şey değişmiştir eminim, ama NBA hep oradaydı. Sporlar, sanatlar, siyasetler, dağlar, bayırlar, faturalar hep geldi geçti. NBA geçmedi.
Karikatüristlerin zaman zaman başvurduğu bir yöntem vardır. O hafta aklına bir konu gelmezse, aklına konu gelmemesiyle ilgili bir karikatür çizer ve işin içinden çıkarlar. Karikatürde de aynı gerçek hayatta olduğu gibi aklına konu gelmez ve son gün aklına konu gelmediği bir karikatür çizer. Bu şekilde sonsuza kadar gidilebileceğini herkes anladıysa kesiyorum.

Ben bu yöntemi kullanmayacağım tabi. Derinlemesine inceleyecek spesifik bir durum, ya da detaylı anlatacak güzel bir hikaye bulamadığım doğrudur. Ancak konu bulamamakla ilgili yazıp NBA geri sayımına koyacak halim de yok.  Bir yerlerden girmek lazım. Yeni sezona mı baksak mesela? Nostaljiyle devam edip alakasız bir şeyle de bitiririz. Sonra araştırmayı derinleştirince bilin bakalım kim karşıladı beni Charles Barkley. NBA’de şampiyonluk yaşayamayan yıldızlardan…

NBA tarihinin en büyük pasörlerinden bir olan Barkley, sayı ve asist konusunda uzmandı. 1986'dan 1996'ya kadar süren kariyerinde Barkley, %54,1 oranında saha içi isabeti yaparken 24.7 sayı, 11.8 ribaunt ve 4.2 asist ortalamaları yaptı. Ayrıca, MVP ödülünü kazanıp şampiyonluk yüzüğünü takamayan 4 oyuncudan biri…




1992 ve 1996'da altın madalya kazanan, Dream Team kadrolarında yer alan Barkley, 2006'da Basketball Hall of Fame'e alındı.
Güçlü yapısıyla ve kuvvetiyle NBA'in en güçlü ribaunt alan oyuncularından birisi olmuştur. Çok yönlü bir oyun yapısına sahipti. Sayıları, oyun kurması ve savunması ile ön plana çıkıyordu. 2000 yılında emekli olduğunda, 20.000 sayı, 10.000 ribaunt ve 4.000 asist barajlarını aşan 4. basketbolcu olarak NBA tarihine geçecekti.

Kaderin cilvesine gelin ki, fazlasıyla finali görüp sadece yakınından geçmeyi başaran nadir oyuncu Barkley… Philadelphia 76ers ile 1985 yılında konferans finali oynadı, fakat finalde kaybettiler. 1993'te Phoenix Suns'a transfer olduğu ilk sezon NBA finali oynadı ancak bu sefer de Chicago Bulls'a finalde kaybetti. Son olarak Houston Rockets ile 1997'de konferans finali oynadı ve kaybettiler.
Sonuç olarak Charles Barkley de, NBA'de şampiyonluk kazanamamış en iyi oyuncular arasına adını yazdırdı.

80’li yıllarda NBA’i takip edenlerin ilk tanıştığı kahramanlardan, basketbolda yaptıklarının en önemli kanıtlarından bir tanesidir. Her yıl hayatımızda çok fazla şey değişmiştir eminim, ama NBA hep oradaydı. Sporlar, sanatlar, siyasetler, dağlar, bayırlar, faturalar hep geldi geçti. NBA geçmedi. Ve
Charles Barkley NBA’den geçti.

25 Nisan 2019 Perşembe

Sakın Bırakma Müller!


Alzheimer; beyinde ortaya çıkardığı değişiklikler nedeniyle ilk kez 1907’de Alois Alzheimer isimli bir araştırıcı tarafından tanımlanan, iki zararlı proteinin çökmesi ile ortaya çıkan ve demansın (bunamanın) en sık görülen nedeni olan hastalıktır. Bilimsel olarak bakıldığında herhangi bir his bırakmayan cümleden ibaret lakin aslına bakarsak, annenizin sizi tanımaması veyahut dün çekilen bir fotoğrafınızı göstersenizde hatırlamamasından ileri gelecek.
Ne yazık ki bu bizlerde pek de alışılmadık bir his bırakacak. Birçok hastalıkla mücadele edebiliriz fakat burada sadece Alzheimer’ın sözü geçiyor.

Bir isim var ki, futbolda denildi mi, bir de üzerine Alman etiketini yapıştırdığınızda soluklanırsınız. Gerd (Gerhard) Müller, her ne kadar şu an bu yazıyı okuma girişimi olan herkes bu ismi anımsar ancak gözünüzün önüne o fotoğraf karesi gelmez. Çünkü o jenerasyona, canlı canlı izleme şansına erişemeyen kümeye katılırız.
Ama durun dijital ve internet dünyasının tüm yararlarını şimdi görebiliriz. Yeni dünya sayesinde, hayatıma kısa sürede bir dolu Alman girmişti. 

Sporcuların en sevdiği cümle “bu çocuktan bişey olmaz.” Neden mi? Kasabanın yerel takımı 1861 Nördlingen’e katıldığında 15 yaşındaydı. Hocası onu ilk gördüğünde “Bu çocuktan adam olmaz” demişti. Hatta bir de ona lâkap takmıştı: “Kısa Şişko Müller”! İşte o çocuk, kısa sürede onu mahcup edecekti. Müller şunu fark etmişti; yere yakın olması, topa daha yakın olması demekti. Topa daha yakın olması da “gole daha yakın” olması anlamına geliyordu! Kısa sürede gole alışan santrfor; 51 maçta 108 gol atınca Bayern’in dikkatini çekmiş oldu.




Müller, Bayern Münih’e geldiğinde takım 2. Lig’in sıradan ekiplerinden biriydi. Sadece 1931 yılında bir kez şampiyon olmuş, ardından yıllarca 2. Lig’de  “debelenmişti”. Müller geldiğinde, takımda Beckenbauer ve Sepp Maier gibi henüz efsane olmamış isimler de yer alıyordu. 
Müller, Bayern ile çıktığı ilk maçında iki gol attı, sezonu 26 maçta 33 golle bitirdi ve takım Bundesliga’ya çıktı. Ardından gelen ilk sezonda Almanya Kupası kazanıldı; ardından da goller, kupalar ve şampiyonluklar… Müller, Bayern kariyerinde 607 maça çıktı ve 566 gol attı. 15 senede dört lig şampiyonluğu, üç Şampiyon Kulüpler Kupası zaferi, birer Kupa Galipleri Kupası ve Kıtalararası Kupa, dört Almanya Kupası elde etti.

Beckenbauer; Müller için çok net bir tanımlama getiriyor;“Birçok büyük oyuncuyla beraber oynadım: Wolfgang Overath, Paul Netzer, Karl-Heinz Rummenigge, Paul Breitner… Bence aralarında en iyisi Gerd Müller’di. Durdurulmazdı. Bayern bugün sahip olduğu her şeyi ona borçlu. Onun golleri olmasa hepimiz antrenman sahasında, eski bir tahta sıranın üzerinde oturuyor olurduk!”
Müller, Almanya yıllarının ve Dünya Kupası’nın ardından gittiği ABD’de de üç sene Cubillas ve George Best ile birlikte oynadı, ardından da futbolu bıraktı. 

Bu yıllarda boşluğa düştü ve kendini alkole verdi. Müller’i Bavyera’nın bir barında bulan eski takım arkadaşları alkol tedavisine iknâ etti. Tedavi bitince, Bayern Münih büyük bir vefa örneği göstererek efsane oyuncularını kulüp bünyesine aldı ve teknik ekipte görev verdi.
İşte ne olduysa bu noktada kapısını çalacaktı, Alzheimer. Düşünsenize, Bayern Münih maçlarını izliyor ve bu takımı takım yapan Müller’di fakat ona hiçbir şey ifade etmiyordu. Tıpkı çocuğunu hatırlamayan bir baba gibi… Sakın bırakma Müller!

17 Nisan 2019 Çarşamba

Lentini’ye İkinci Bir Hayat


Torino, 1940’larda başlayıp, 1949 yılındaki elim uçak kazasıyla noktalanan “Grande Torino”dönemine en yakın sezonunu 1992 yılında yaşamış, UEFA Kupası’nda final oynayarak büyük sükse yaratmıştı. O takımın Enzo Scifo ile birlikte en büyük itici gücü olan sol açık Gigi Lentini’nin Milan yolu böyle açılmıştı.

1993 yazında, Lentini’nin başına gelenleri bilenler için, üzücü bir olaydı. Bilmeyenler için ise şaşırtıcı… Lentini’nin bu düşüşü, Milan’a ayak uyduramayan bir futbolcunun, ya da Alpler’in bağrından kopup, Milano’da tutunamayan bir gencin öyküsü değildi… Onu durduran, hayatını değiştiren şey; trafik canavarıydı.
Gigi Lentini, Berlusconi’nin Serie B’den alıp, dünyanın en büyüğü konumuna getirdiği Milan’a, bugünkü değerlerle, tam 13 milyon Pound karşılığında transfer oluyordu. Aynı zamanda futbol tarihinin transfer rekorlarından biriydi bu…

92/93 sezonunda şampiyon olan Milan’a ciddi katkılar sağlayan, o dönemde Azzurri’nin de değişmezlerinden olmaya başlayan Lentini için işler yolundaydı. Ta ki takvimler 1993’ü gösterdiği zamanda, sezon öncesi hazırlık turnuvası için Ferrari’siyle Genoa yoluna çıkana kadar… Hayatın “beyazını” yaşarken, ciddi bir trafik kazasıyla “siyaha” merhaba diyordu Lentini… 
Kafatası çatlayan, göz çukurları zedelenen yıldızın bu dakikadan sonra ölüm-kalım mücadelesi başlıyor, iki gün boyunca ciddi bir koma süreci yaşıyordu…




Önce ölümden dönen, daha sonra kör kalma tehlikesini atlatan Lentini, hayatın ötesinde, 1 yıl gibi kısa bir süre içinde futbola da dönüyordu. Ama futbola dönen, 2-3 yıl öncesinin fırtınası, yere sağlam basaraktan, saçlarını rüzgarın ters yönüne vererekten, leziz driplingler yapan Lentini değil, sıradan bir futbolcuydu…
Lentini’nin futbola karşı gösterdiği inancı, saygıyı, Milan ona karşı göstermiyor ve yolların ayrılmasına karar veriliyordu. Atalanta’nın yolunu tuttu. Burada geçirdiği bir sezonda, iyi bir performans sergileyen Lentini, Atalanta’nın ligi 10. bitirmesini sağlayanlardan oldu. Aynı sezon, kendisine yol veren “son şampiyon” Milan’ın, ligi 11. bitirişi manidardı… 

Lentini’nin bu performansı, onu yeniden değerli kılmıştı. Ve bu seferde Torino yolları onu bekleyecekti. Lentini’yi Milan’a sattıktan 1 sezon sonra Serie B’ye düşen Torino, çıkışı tekrardan kendilerine UEFA finali oynatmış oyuncuyla aramıştı. Lentini, bu beklentileri boşa çıkartmayacak, iki sezon sonra nihayet Serie A’ya yükselecek olan Torino’ya önemli katkılar yapacaktı… Serie A’da eski günlerinden kesitler vermeye başlayan ve de artık 30’una merdiven dayayan bu “kara talihli” adamın başına yine kötü şeyler gelecekti, üstelik tam da form tutmuşken…

Gianluigi Lentini, her şeye rağmen bu oyunu hiç bırakmadı, 43 yaşına kadar hayatını “futbol oynayarak” kazandı. Bir dönemin “pahalı ayakları”, hayata sımsıkı sarıldıktan sonra; futbol topundan uzak kaldığı kayıp yıllarının acısını çıkartmaya çalışmıştı. Kendisini izleyenler için, bugün hala “sol kanat” denince akla gelen ilk isimlerden birisidir. Lentini’ye ikinci bir hayat…

10 Nisan 2019 Çarşamba

3, 2, 1, Boston Maratonu


Nisan, ayların en zalimidir. T.S. Eliot bu ünlü dizesini yazdığında NBA’in kurulmasına 24 sene vardı. Başka bir şey kastetmişti ama öyle kullanmak zorunda değiliz. Nisan, ayların en zalimidir çünkü NBA play-off’ları başlıyor. Bu lafı bize sıkça hatırlatan maçlar, çarpışmalar izleyeceğimize eminiz. Bunu aklınızda tutun, ancak nisan ayı deyince akıllara tek başına NBA gelmesin bir de Boston Maratonu var. Hatırladınız mı?

Boston Maratonu Massachusetts’in  Nisan ayının üçüncü pazartesi günü Şükran Günü'nde yapılır. 1897'de başlayan etkinlik, 1896 Yaz Olimpiyatları'nda ilk maraton yarışmasının başarısından ilham aldı. Boston Maratonu, dünyanın en eski maratonu olup en iyi bilinen yol yarış etkinliklerinden biridir. 
Boston'ın yıl boyu en çok iple çekilen etkinliği, marathon monday adı altında kutlanır, şehir genelinde okullar tatil olur. İnsanlar günler önceden maratonu izlemek için nokta seçmeye başlarlar.

Kış ayının -15 derecede şortla nehir kenarında koşan amcalar görürseniz (ki genelde görürsünüz) bilin ki maratona hazırlanıyordur. 
Boston Athletic Association yani kısaca (BAK), her yıl 500.000 seyirci çekerek New England'ın en çok izlenen spor etkinliği oldu. 1897'de 15 katılımcı ile başlayan maraton, günümüzde her yıl ortalama 30.000 kayıtlı katılımcıyı çekmektedir, 2015 yılında 30.257 kişiyle girmişti.


Ne yazık ki burada da kadın-erkek eşitsizliği devreye giriyor. Kadınların 1972'ye kadar Boston Maratonu'na resmi olarak girmelerine izin verilmedi. Roberta "Bobbi" Gibb, yarış organizatörleri tarafından tüm Boston Maratonu'nu (1966'da) yöneten ilk kadın olarak kabul edildi. 1967'de "KV Switzer" olarak kayıtlı olan Kathy Switzer, baştan sona kadar, koşan ve bitiren ilk kadındı. Yarış yetkilisi Jock Semple'ın numaralarını söküp onu yarıştan çıkarmaya çalıştığı rezil bir olaya rağmen bitirdi. 2015 yılında ise, katılımcıların yaklaşık yüzde 46’sı kadındı.

15 Nisan 2013 tarihinde yerel saatler 14.49'u gösterirken gerçekleşen, 3 kişinin ölümü ve 200'den fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan bombalı bir saldırı, sporu, insanlığı ve değerleri yitirmiş bir şekilde gerçekleşti. Keşke tarihler bu kanlı lekeyi hiçbir zaman yazmasaydı. Ancak wikipedia’ya girdiğiniz anda ilk önce Boston Maratonu değilde maalesef Boston Maratonu Bombalı Saldırı adı altında bir linkle karşılaşıyorsunuz.

Ve şimdi bunların bir daha yaşanmamasını ümit ederek, yeni bir Boston Maratonu’na geri sayım başlatalım…
Sadece NBA gölgesinde kalmayan Maraton, şimdilerde insanların yarışabilmek adına kendileriyle yarıştıkları koşunun çok ötesine geçmiş durumda… 3, 2, 1, buyrun.

4 Nisan 2019 Perşembe

Dan Martin; Kimin Oğlu ya da Kimin Yeğeni


Tabii ki Tour de France’deki her “ilk zafer” özeldir; ama bazıları daha kişisel ve dolayısıyla daha özeldir. İşte Daniel Martin’in 9. etapta elde ettiği birincilik de o zaferlerden...
Çok ayrı, özel bir öykü değildi aslında Dan Martin’in sahip olduğu. Ülkenin bisikletçileri yüzyıldır bu sporu yapabilmek için ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardı. Dublin bisikletin ilk icatlarının yapıldığı yer olmasına rağmen yol bisikletinde ilerleyememişlerdi. Birkaç yıl boyunca bisiklet dünyasına katkıları John Dunlop’un icatlarıyla sınırlı kalmıştı.

Yıllarca, İrlandalı bisikletçi hakkında tek bir bilgi vermek istendiğinde “Stephen Roche’un yeğeni” olduğu söylendi. 1987’de Giro-Tour dublesi yapan Stephen Roche’un kızkardeşiyle evli olan babası Neil Martin de Olimpiyat’ta boy göstermiş eski bir bisikletçiydi, ancak profesyonel olmasını sağlayacak ekipteki son kotayı, kendisinin tavsiye ettiği Roche’a kaptırmıştı. Bu yüzden hemen hemen tüm yorumculara göre Stephen’ın yeğeniydi Dan, Neil’ın oğlu değil...

Ama mesela Dan Martin Tour de France’ı ilk kez yerinden izlediğinde 12 yaşındaydı ve ailesiyle birlikte gidip izledikleri etap ise Pireneler’de koşulmuştu. O etap sayesinde profesyonel bir yol bisikletçisi olmaya karar verdiğini söylüyor Martin. Yani bir bakıma da babası sayesinde...
Tarihin ilk yol bisikleti yarışı 1869’da Paris-Rouen arasında koşulmuş, bir İngiliz tarafından kazanılmıştı. O günün galibi James Moore olmuştu. Ada bisikletçileri Fransa topraklarında ilk yıllarda etkili olmuş, Britanya’daki firmalardan aldıkları destekle yarışları kazanmıştı.




Lâkin Avrupalılar musluğun başında durmayı iyi biliyorlardı. Yarışları düzenliyor, gazeteler çıkarıyor, kendi firmalarını kuruyor ve bisikletin kendi topraklarında gelişmesine izin veriyorlardı. Kısa süre içerisinde kendi yıldızlarını da yetiştirmişler, Ada ülkelerinden gelen rakiplerini saf dışı bırakmışlardı. Ancak bu duruma noktayı koyacak bir Adalı olacaktı pek ala!
Nerede kalmıştık? Bir saniye, hatırladım. Dan Martin düştü, İrlanda’da başlayan 2014 İtalya Bisiklet Turu’ndaki hayâlleri daha ilk günden bitti.

Haberlerini aldık, durumu fena değilmiş, yakında bisiklete dönecek derken, Fransa Bisiklet Turu’nda yarışıp ve unutulmaz etap daha kazanarak o ilki yaşadı, yaşattı. Tarih, onun söylediği gibi, hepimizin uyanmaya çalıştığı bir kabus. Dan Martin, sana da günaydın. Aslında tüm İrlandalılara…
Madalyonun öteki yüzüne geri dönelim. Profesyonel bir takıma yani Garmin’e imza atmasını sağlayan sebep ise kesinlikle dayısıydı. Yani, Stephen Roche ya da Neil Martin’in oğlu değil, Roche’un yeğeni olmaktı mesele...

Okurken bile insanın sırtında bir ağırlık hissettiriyor değil mi? Kimin sayesinde profesyonel oldunuz, kimin sayesinde takıma girdiniz? Başarınızı kime borçlusunuz? İşte 9. etap zaferi belki de bu yükü omuzlarından kaldırdığı için Dan Martin açısından bu kadar önemli. Kimin oğlu ya da yeğeni olursa olsun, artık bir Tour de France etap galibi Dan Martin. Üstelik daha 12 yaşındayken bisiklete sevdalandığı dağlarda başardı bunu...