18 Aralık 2015 Cuma

Sanki Hiç Bırakıp Gitmeyecekmişsin Gibi Kobe

Nereden başlayacağım gerçekten bilemiyorum. Çünkü her şekilde haksızlık olacak. Hemen hepsini yazıya döküp, eksiksiz ki bu pek mümkün değil. Dürüst olmak, insanın kendisindeki başarısızlığı kabullenmek hele ki bir dünya yıldızı iseniz insanın ruhuna dokunuyor, sorguluyorsunuz. İlk başladığı günden beri (1996 yılından) 2016 Haziran ayını varsayarak 20 yıl Los Angeles Lakers'ta 8 ve 24 numaralı formalara yeni şeklini verdi. Hayranları da bu numaralar üzerinden ilginç yaklaşımlar geliştirdiler: dövme yaptırandan, matematik formülü oluşturana kadar seçenek çok...


İlk başladığı yıllarda takımın daha mühim, kallavi bir değeri vardı. Hem daha Bryant kim, tanıyan yok! Sokaktan geçen vatandaş misali..! Zaten birkaç yıl içinde bu çekişme, ağız dalaşına varıncaya kadar medya önünde "reality show" niteliği kazanacaktı. Shaquille O'neal ile arasındaki gerginlik üst seviyeye ulaşsa da kimse terk eden taraf olmak istemiyordu. Paylaşılamayan toplar çöküşün zeminini hazırlıyordu, en azından yakın zaman için... Shaq ile birlikte arka arkaya (2000, 2001, 2002) olmak üzere NBA şampiyonluğu yaşadılar. Burada MVP savaşları da çıkacaktı. Bu konuda Shaq'ın eline su dökemeyiz. 2004 yılı ile beraber paylaşılamayan Shaq vardı. Tam üç oyuncu karşılığında Miami sahillerine takas edilen Shaq! Ucuza bile gitti diyenler olmuştu. Doğal olarak Lakers'ta ortalık Kobe'ye kalmış oldu. 


Yeri doldurulamaz oyuncudan bahsediyoruz. Bir bocalama dönemi başladı. Tam üç yıl sürdü! Çalkantılı Los Angeles günleri, haftaları yaşamış birine göre fazla dik ve emin duruşlu idi. Kim bilir onu takımda tutan da bu özgüvendir belki de. Shaq'ı bile deviren bir Kobe'den bahsediyorsak hırsından ve atletik duruşundan korkmalıyız. O bize hep sempatik baksa da. Neredeyse NBA başladığı günden beri All-Star karmasına seçilen (toplam 17 kez, bu yılı bilemiyoruz henüz tabi) ve beş NBA şampiyonluğu yaşayan, evinin bir köşesini müzeye çevirecek yüzükleri, madalyaları ve şampiyonlukları bulunan Kobe 37 yaşına geldi, halen daha yeni genç isimlere taş çıkartır durumda. 

Yeni, dahi çocuk Curry zor biraz! Ortalığı silip, sürüyor. 30 kasım 2015'te basketbola ateş düştü, alevleri tüm dünyayı sardı. Futbolcular başta olmak üzere Kobe'ye jestler yapılıyordu. 
Özel bir davet için Türkiye'ye gelen Black Mamba, Galatasaray formasını giyerek hem goller attı hem de kalesini korudu. O gün bugündür sıcak temaslar sürdürülüyor. Emekli olacağını açıklayan Kobe Bryant'ın bu durumdan istifade Galatasaray yönetimi; bir nevi transfer teklifiyle "Bizimle devam etmek ister misin?" sözleriyle farklı bakış açıları geliştirildi. 

Daha öncede Barselonalı Messi ile Kobe'nin THY reklamlarıyla İstanbul aşinalığını biliyoruz. Dünya'da onu tanımayan var mı ki? Üstelik emeklilik kararından sonra sarsan ve duygu yüklü mektubu varken. Hem bence kesin bir kitap yazar, kelimelere sığdıramadığı basketbolunu düşünürsek. Bırakmadan önce Michael Jordan'ın bir rekorunu kırmadan olmaz dedi. NBA'de tüm zamanların en skorer 10 isminden 3. sıraya taşındı. (32310 ki bu rekor yıl sonuna doğru daha katlanabilir) 1 numarada Kareem-Abdul Jabbar var, 38387 ile. 

Belki basketbola hiç yönelmeseydi bilim adamı olabilirdi, (SAT puanındaki derecesiyle) veya bir futbolcu (babası İtalya'ya transfer olduğu zaman) ya da iyi bir dil bilimci (İngilizce, İtalyanca ve İspanyolca ana dili gibi). Kolay kolay keşfedilmeyen yeteneklerin değeri sahiden paha biçilemez.
Birçokları tarafından da özellikle spor yazarları için geçerli, onu Michael Jordan'ın veliahdı olarak görüyorlardı. Bilemedim! İlla birilerine benzetmek? Farkı farklı olarak sunan iki isim! Yine de bir dipnot; Lakers'ta dolu dolu 20 yıl oynayarak NBA takımının formasını en uzun süre giyen basketbolcu unvanını da elde etmiş oldu.

Unvan çok, emek yoğun, duyguları baskın. Mektup her şeyi özetliyor aslında. Son bir isteği var Kobe'nin. 2016 Rio Olimpiyatlarında yer almak istiyor, hem bize de son kez izleme şansı doğuyor. "Bunu şimdi bilmeni istiyorum ki kalan her anının keyfini çıkaralım."


17 Aralık 2015 Perşembe

İçimizdeki Çocuklar; Isaac ve Jaden Newman gibi!

Çocuklar harika birer aktörler, her şey yapacakları her şey için doğallığını katarak kendilerini veriyorlar. Aldatmaca yok! Pazarlık yok! En önemlisi saf sevgilerini vererek var olma çabasındalar. Bu gerçekten çaba gerektirir. Çünkü doğal ve saf olan hiçbir duyguyu kabul etmez spor; sert, acımasız ve işgüzarlığı sever. Gerisi teferruat! Gündemi meşgul eden çoğu sporcu 20 yaş ve üstü. Zannediyoruz ki bu isimle belli yaştan sonra yeteneğine yetenek katıyor. Yani, şimdi bu tarzda oyuncularda var.

Kendini yeni keşfeden, öbür yandan çocuk yaşta kasıp kavuranların haberi mümkün değil yapılmaz. Geçtiğimiz aylarda Messi'nin belgeseli yayınlandığında kısacık boyuna ve yaşına rağmen neler yapabileceğini çalımlayarak anlattı. Çocukluk dönemleri hiç yaşanmayıp, doğruca profesyonel hayata ışınlanıyormuşuz gibi etki yaratıyoruz. Halbuki bakın Kobe Bryant'ta yazdığı mektupta çocukluk anılarıyla bütünleşen, basketbol tutkusunu yazıya dökmüş; içindeki çocuğu yaşatarak.



Basketbol cinsiyet ayrımının daha az görüldüğü ve himayesine alabilen spor. Amerika, basketbolun doğma büyüme memleketi. Kısmen bir parçası Avrupa'da yetişiyor. 10 yaşındaki Jaden Newman okul takımının vazgeçilmez parçası, kulübünün de. Jaden, kendisinden yaşça ve boy olarak büyük rakiplerine boyun eğmeyen, sayı kraliçeliğine adını yazdıran bir çocuk. Tamamıyla amatörce oynuyor ama öyle düşünmeden. Esasında profesyonelliğe erişmiş. Sezon başına 30,5 sayı ortalamasıyla NBA istatistiklerini zorluyor. 

NBA mi? Kesinlikle öyle. Çünkü Jaden'ın en büyük hayali NBA'de oynayan ilk kız olabilmek. Onun için "çocuk oyuncağı"! Geçen hafta önemli, kritik maçları vardı. Ancak Jaden nefes aldırmadı, kendisine dahi. Topu yarı sahaya sürdükten sonra, tıkır tıkır üçlük atmaya başladı. Çoğunlukla bu muhteşem sayılardan oluşurken, onun için sıra sıra rakibi şaşırtıp, turnikeye girmeyi ihmal etmiyor.
Sonuçta basketbolun yapı taşı. O gün maçta 59 sayı attı. Kadın basketbolu için bu rakam bir takımın atabileceği düzeyde. 

 

Bir küçük not; Newman 9 yaşından beri Downey Christian Okulunun üniversite takımında, haberi şehrinin sınırlarını aştığını bilmeksizin, üçlüklerini gönderiyor. Bu gezegenin en müstesna çocuklarından. Daha ayrı bir teşekkürü de Jaden Newman'ın videolarını çekip paylaşan gizli kahramana. Sosyal medya öyle bir platform ki ulaşmak istediğiniz tüm kapılar çalınabiliyor. Bu sosyalliği yoğun ve anlamlı çalışmalarda kullananlar da başta İngiliz futbol kulüpleri, çocuklara yönelik özel projeler tasarlıyorlar. 

Farkında olmadan onlara oyuncularla tanıştırma fırsatı sunuyorlar. Çocukların o anki sevinç çığlıkları doğru yönün çocuklar üzerinden geçebileceğini gösteriyor. Bir diğer küçük yıldız kasım ayında Liverpool'a gelen Jurgen Kloop üzerinden etkisini hissettiriyor. Liverpool taraftarı Isaac adında bir çocuğa Jurgen Kloop ile röportaj yapılması isteniyor. Tabi sorular Isaac'ten. Jurgen'e sıcak saatler yaşatan nadide insanlardan. Esprili ve zekice sorularıyla düşündürmeye zorlayan Isaac 5-6 yıl sonra tekrar Jurgen ile röportajı koparıyor. 
Geleceğini sağlama almak adlı çalışma. Size en başından söylemiştim. Çocuklar müthiş aktörler diye. Bir çocukluğunuzu düşünün. Çok da anımsayamıyorum diyorsanız. Onlara fırsat verin. İçindeki besledikleri çocuk sayesinde adım atsın.




16 Aralık 2015 Çarşamba

Sevgili Ekselansları ve Radikal Kararları

Ne olduğunu hiç anlayamadık. Oysa ki tüm düzen ve gidişat olması gerektiği gibiydi. Tenis dünyası iki haftadır hiç de beklenmedik haberlerle çalkalanıyor. Aralarından birkaç tanesi var ki 2016 sezonuna mührünü bastılar. Son 2 sezondur oynadığı müthiş oyunla ve birlikte kazandıkları 11 turnuvayla son derece yaşına bakmaksızın fırtına gibi esen bir grafik çiziyordu. Çocukluk hayallerini süsleyen Stefan Edberg, aynı zamanda 2014 yılından beri çalıştığı koçu, eski dünya birincisiyle yollarını ayırdı. Hiç beklenmedik desek de; ilk anlaşmalarında Edberg’in sadece 1 yıllığına gelecek olmasıydı.

Hikayede bu sevdayla başlamıştı. İkili arasındaki ilişkiler ve Federer’e hayır diyememesi itibariyle opsiyonunu kullanarak yola devam etti. İkinci yılı sürpriz oldu! Edberg tenis sporunun unutulmaz ismi olması, herkesin onu koçluk kariyerine devam edeceğini düşündürdü. Aksine her şey iki taraf içinde olumlu yönde ilerliyor. Federer gelişiyordu. Yeni rekorlar için. 


Dünya tenis tarihinde 2004-2007 yılları arasında kurduğu hükümdarlık döneminden sonra en can alıcı sezonunu geçiriyordu. Masters’lar da aldığı şampiyonluklar ve oynadığı turnuvalar eski Federer’i geri getirmişti. Wimbledon ve Amerika Açık’ta finale kadar çıkmış, Djokovic’in rakibi olmuştu. Fakat Djokovic’e şampiyonluğu bıraktı. Ya oynadığı oyunlar, setler, maçlar ve geri dönüşleri. Gerçekten harikalar yaratıyordu.
Edberg’in etkilerini buralarda görebilmek serbestti. Zamanında en iyi file önü oyuncularından biri olan İsveçli aynı dokunuşları Ekselanslarına yaptığını izlettiriyordu.

Hakkını yememek gerek Federer, Edberg’den önceden file önündeki akıl dolu hamleleriyle, rakibine şans tanımıyordu. Ama artık veda zamanı. Geri dönüşüyle yaptığı veda. Belirsizlik olmadan bir ayrılış bu. Çünkü Stefan Edberg’in yerine gelecek isimde çok tanıdık gelecek. Hem sosyal anlamda hem de tenis oyuncusu olarak etkileyici ve aktif özne; Ivan Ljubicic. En fazla dünya üçüncülüğüne kadar uzanabilse de farklı marifetleri de mevcut.

ATP’de başkanlık ve üst düzeyde tenis koçluğu yapmış olması övgüyle bahsedilecek bir özelliği.


Federer’in daha önce de ATP yöneticileriyle bir arada çalıştığı görülmüştü. Paul Annacone ile 3 yıla yakın orta düzeyde antrenmanlarıyla yerini Edberg’e bırakmıştı. Edberg ile 11 tekler kupası ekleyen ve Grand Slam’ler de aldığı darbeler sonucunda boynu bükük ayrılmak zorunda kaldı. Halen daha koç değiştiren Federer’in hırsı ve isteği de takdire şayan. Yoluna Ljubicic ile devam edecek ancak baş antrenör olarak 2007 yılından itibaren aralarında tutkulu bağlılık oluşması da etken; Severin Lüthi ile devam etmek istemesi örneğin. Her zaman kazanmak isteyen, finallerle yetinmeyen ekselansları, hiç şüphe etmediğimiz olağanüstü yetenekleriyle bezenmiş ve sınır tanımayan öğrenme arzusuna sahip olduğunu hissediyor ve bizlere yaşatıyor.

Federer uzun yıllardır tek başına verdiği mücadele de radikal bir değişikliğe gitti. Bu yıl Rio’da düzenlenecek World Group Play-Off’lar da karışık çiftlerde Martina Hingis’in teklifine sıcak bakıyor. Hatta bir ipucu İsviçre basınında Federer’in Hingis’e evet dendiğine dair. Bu gerçekten radikal bir karar. Federer için, İsviçre tenisi için. 2016 yılı şölen kıvamında olacağı kesin bilgi. Neredeyse 13 yıllık hasret sona erecek. Sürprizlere açık ve müsterih olunmalı.
Federer bombaları bırakıp, rakiplerine göz kırpıyor. 34 yaşında belki ama hala tenis sahalarındayım diyor. Hemen hemen tüm tenis sevenlerin gönlünde taht kurduğu Federer bize bir şeyler anlatıyor.
Djokovic’le finalde eşleşip beş setlik maçlarda yenmenin formülünü anlatıyor mesela, ya da rakip kim olursa olsun. Belki de yol gösterecek bir ışık, teknik adam veya sevgili Roger Federer'in bitmeyen tenis randevularını.

15 Aralık 2015 Salı

Amatör ve Taçsız İzmirspor

Daha öncede belirtmiştim, futbol takımları sadece para kazanmak dışındaki futbolcu yetiştirmek gibi artılarıyla ön plana çıkıyor. Hatırlasanız Porto Futbol kulübünü kaleme almıştım. Ne hikmetse adını futbol fabrikası olarak nitelemekten alıkoyamıyorum. Dünya yıldızlarının geçidi, mabedi. Bu belli bir zaman dilimi içinde geçerli değil. Halen daha futbol okulu vizyonuyla emin adımlarla ilerliyor. Bir benzeri de Türkiye sınırları içerisinde. Biraz güneye doğru, çok da ilerletmeyin rotanızı. İzmir'e doğru gelin ve o noktada mola verin.

İhmal edilen İzmirspor tam olarak konum. Altınordu, Altay, Bucaspor, Göztepe, Karşıyaka takımlarının haberlerini pekçe dile getiriyoruz. Esbabı mucibenin  ne olduğunu bilmeksizin Göztepe-Karşıyaka derbilerini Süper Lig lezzetindeki heyecanıyla izlememiz açıklıyor esasında. Belki de sebebini bilmediğimiz merak bizi teşvik ediyor, İzmir derbisine.

Yana yakıla konuşulan İzmir takımları içerisinde İzmirspor neden yer bulamamış? Elbette ki yazılıp, çizildiği kadar kolay değil. Böyle de tadı çıkmaz diye tahmin ediyorum. Fakat İzmirspor’un doğuşundan beri bizi “ilkler” tablosu karşılıyor. 

İzmirspor 1962-63 kadrosu
Şaşkınlık mı? Evet, o da burada. Öncelikle biraz sofistike biraz tarihi bir gezintiye çıkalım İzmir sokaklarında. Bir mahalle düşününki, semtin sakinleri ve okumuş insanlarının bir araya gelerek futbol takımı oluşturduklarını. Hani deriz ya eskiden mahalle kültürü böyle miydi diye hayıflanırız. 1923 Eşrefpaşa semtinde “Altınay” adıyla ilk futbol oluşumunun taslağını ortaya çıkardılar.
Daha sonraları Altınay ismi fazlasıyla evrim geçirerek İzmirspor adını almıştır.
Girdiği rekabetlerde oyunlar sertleşince iki kulübü birleştirerek tek çatı altında toplaya toplaya ilk doğuştaki yapı ve anlayış değişime ayak uydurmak zorunda kaldı.

Yani bir anlamda çekişme ve sertliği hesaba katınca Galatasaray ve Fenerbahçe takımların birleşmesi gibi bir anlayışla karşı karşıya kalınmış. Radikal kararların doğuşu! Bir dönem Göztepe ile birleşerek “Doğanspor” daha sonra fazla samimiyet tez ayrılık getirmesiyle yoluna tek ve “Ateşspor” olarak devam etti. Ancak bu devamlılığında ateşi sönünce yoluna eski ve güvendikleri isim “İzmirspor” olarak yola koyuldular.
Bu yolda Porto etkisi yaratan futbol kulübü olacaklarından habersiz. Damlacıkspor ve Yün Mensucat rötarlı geldiği İzmirspor’u benimseyen adı. 

Doğduğu, büyüdüğü şehir, gol kralı, ilk göz ağrısı İzmir’i bırakıp futbol sevdasının peşinden koşan taçsız kral. Metin Oktay! Ne söylense az, gözlerinize inanamadığımız goller ve en nihayetinde gol kralı. Hiç şüphesiz akıllara ilk gelen Fenerbahçe karşısında attığı golle ağları yırttığını hatırlıyorsunuz. Kişiliği, naifliği, geldiği yeri unutmayan Galatasaray takımına tutkusu, bağlılığıyla biliyoruz.
İşte o yüzden kelimelere sığdıramıyorum, sığdıramıyoruz. Onun halefi ise Galatasaray’da oynadığı Tanju Çolak olacaktı. Yekta Kurtuluş, Semih Şentürk, Hazma Hamzaoğlu, Tarık Gencay, Seyfi Talay ve yine İzmirspor’da emek vermiş Mesut Bakkal gibi mühim futbolcuların orta nokta da buluştukları ve Türkiye futboluna kazandırdığı unutulmaz oyuncular yetiştirmiştir.

Onların misyonunda ve futbol anlayışında tıpkı Porto'daki gibi yetiştiricilik kültürü yatmaktadır. Aynı zamanda Türkiye 1. liginde resmi maç yapan ilk kulüp, galibiyet alan ve ilk golü atan takım olarak da literatüre geçmeyi başarmıştır. Şu sıralar Bölgesel Amatör Lig de top koşturmaları yanıltmasın. Uzun yıllar 1. lig de oynadıktan sonra sponsor desteği bulamayınca düşüş başlamış oldu. Yine de anlam veremiyorum.
Göztepe, Karşıyaka gibi takımlar birbirleri var oldukları için yukarıya taşıdılar. Neden İzmirspor yok? Bu denli büyük isimleri futbola kazandırmışken, az önce verdiğim molayı sonlandırıp harekete geçmek istiyorum. Bir zamanlar İzmirspor çatısı altında birleştikleri İzmir takımlarına istinaden.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Piramidi İnşa Ederken; Jean-Marie Leblanc

Arka fonda Jazz müziği. Klarnette Woody Allen keyif alarak çalıyor, dinletiyor. Dinleyenlerden bir isim tanıdık. Bisikletseverler için. Dünya bir numarası Tour de France'in patronluğunu yapan tecrübeli bisikletçi Jean-Marie Leblanc. Bisikletin eski toprağı. Bisiklet sporuna katkılarından dolayı çok konuşulan ve konuşulacak ancak onun müzik kulağı da, tutkusu da sohbet konularından. Dallanıp budaklandığı meslek grubu çok. Muhakkak ki siması, konuşmaları veya yazıları tanıdık gelecektir. Düşüncelerinizin bam teline dokunmuştur.

Sözünü esirgemez, sapasağlam ayakta durur. Tour de France Bisikletçilerin katılmak için can attığı, 1 yıl öncesinden özel programlarla hazırlandığı tur potansiyelinde. Aslında tüm turlar bu güzergahta. Fakat Fransız vatandaşıysanız özel bir imtiyaz sahibi olabiliyorsunuz. Leblanc ileri görüşlülüğüyle babası gibi olmak istemiyordu. Arada bir ayağına gelen toplara vurarak futbolcu olamayacağını da bilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Lise de tanıştığı bisiklet sporu, babasının söz verdiği Bobet marka bisikletiyle ondan mutlusu yoktu. Gelecekten habersizdi!



Anlık yaşayan çocukluk döneminden sonra, gelecek denilen planlamanın farkına varacak yaştaydı. 1968-1970 yılları arasında bir görünüp kayboldu. Tam bir kaybolmak değil bu. Bisiklette ikinci adamı olmak. Ya da mahkum olmak. Leblanc Fransa'nın Lavanta kokusuyla eşsiz bir tuz geçirmenizi sağlayan Prix d'Aix -en- Provence birinciliği ile açılışı yaptıktan sonra, hemen arkasından tek ve küçük turlardan d'Armorique'yi kazandı. Perdeyi de Dunkirk ile kapattı. 
Tam olarak bisikleti bıraktı diyemeyiz. Günümüzde Andre Greipel'in yaşadığı sıkıntıları bir dönem Leblanc'ın karşılaşması rastlantısal mı bilinmez! 

Eğer bisiklet ile iç içe yaşantınız varsa bu tip sıkıntılar problemlere maruz kalabilirsiniz. Ancak artık pedal çevirmek yerine spor üzerine yazılar yazmaya başladı. Esas başlangıç 1971'de yarış kariyerinin sona ermesi La Voix des Sports'da gazetecilik yapmasıyla oldu. Olağanüstü gazetecilik kariyerine imzanı atan Leblanc 1989-2006 yılları arasında Fransa Bisiklet turunun CEO'luğunu üstlenmiştir. O zamanlarda Leblanc ile birlikte spor, bisiklet ve Tour de France için değişime girer. 
Fransa için büyük bir ekonomik katkı, medyanın takibi, dünya basını derken bisiklet için hegemonik bir yapıya dönüşür. Yeni CEO "modernleştirilmiş turnuva düzenlemekti.



90'lı yıllarda bunu başarabilmek basmakalıp ifadelere bastırılıp imkansızmış gibi yansıtılıyor. Lakin Leblanc ve ekibi Fransa'nın bisiklet kültürü oluşmasına baş koydu. Önceleri bölgesel olan bu inanış, Kuzey Avrupa'dan başlayacak, Amerika kıtasına kadar yayılım gösterdi. 2007 yılında memnuniyetsizliğini dile getirmesi bir anlamda Tour de France müdürlüğünden emekli olduğunu açıkladı. Dolaylı yoldan olsa da. 
Leblanc'ın modernleştirdiği bisikleti günümüz modern bisikletine dair söyledikleri şaşırtmıyor. "Artık yarışlarda fanteziye ve doğaçlamaya neredeyse yer yok. Çekicilik azaldı. Kaçış grupları öne çıkıyor ve çoğu zaman da yakalanıyor. Panache ve sürpriz eksikliği var. Bu yarış radyolarının suçu mu? Şüphesiz ki, biraz. Aynı zamanda paranın bir etkisi mi? Biraz da öyle.” ifadeleriyle, pek de haksız olmadığını söyleyebiliriz. 

Bilhassa bu yılki Fransa Bisiklet Turu hüsrana uğrattı. Kontrol kimdeyse, macera arayanları bir kenara itti. Elbette ki yarışları izleyebilmek için gün sayıyoruz ama bu demek değil ki, eski zevki alıyoruz. Bir de kaçış grupları meselesi var. 10 km'nin sonunda yakalanabilen grup işte Jean-Marie Leblanc'ın getirdiği düzenin bozulması, olay yaratılacak haberlerinin çıkmasını bekleyen medya ve daha çokça uzayan başlıklar... Halen daha bu kadar izleyiciye sahipken, sporcu katılmak için yıllar öncesinden planlarını yapıyorsa, kötüye giden bir turnuva değil, sadece değişen Tour de France'tan bahsedebiliriz. Tıpkı bir zamanlar Jean-Marie Leblanc'ın yaptığı gibi...

11 Aralık 2015 Cuma

II. Tsubasa veya Daha Fazlası: Shinji Kagawa

Messi mi Ronaldo mu? İlaveten yanına 3. bir isim aranıyor. Sahi Messi ve Ronaldo'dan sonra 3. isim kim olabilir? Alexis Sanchez, Lewandowski, Suarez ve Neymar arasında gelgitler yaşanıyor. Yani bir 3. için sarf edilen isim de "şu yıldız" ağırlık kazanıyor diyemiyoruz. Ama ilk iki kişiyi belirlemek 2-3 saniyelik çocuk oyuncağı. Bu tartışmaların sonu yok gibi, olmayacakta. Biraz da bu insanlar arasındaki istişare sayesinde el üstünde tutuluyor. Yine de konumuz bu değil. Bir kenara itilen oyuncular var, bir de sanki takım bu popüler olan oyuncular dışında o 11 kişilik kadroda yoklar.

Güney Amerikalılar ve Avrupalılar bir şekilde sıyrılıyorlar da, hiç Asyalı yok bu listede. Hiç diyerek acımasız oldu. Masa tenisi, Badminton denildiğinde ilk akla gelenler Çin, Japonya çekişmesi. Nedense futbol hükümdarlığında çekimser davranıyorlar ya da belki de diğer oyuncular gibi popülariteleri engelleniyor. Bunlara rağmen kendine yer bulmayı başaran ve sıyrılan Asyalı dostlarımız var. 
Dürüstlüğüyle gönüllerde taht kurmuş Japonlar Borussia Dortmund'a kazandırdığı Shinji Kagawa üstüne tanımıyoruz. Yanlış anlaşılmasın! Japon olarak, onu üstün kılan Japonya'da liseyi bitirmeden profesyonel sözleşme imzalayan ilk futbolcu Kagawa.

Gerçekten bir de eğitim boyutu var. Hiç bir futbolcuyu üniversite'ye ders yetişmeye çalışırken görmedik, haberi de yapılmadı. Şimdi Messi'yi bir düşünsenize; büyük ihtimalle izdihamdan ne okula girebilir ne de okulda taş taş üstüne bırakırlar. Kısmen geçerli bir sebep gibi. 



Çoğunlukla Çinlilerde karşılaşsak da sahte ürünlerin farklı versiyonu farklı takım anlayışıyla karşı karşıya kalıyoruz. Kagawa'nın Miyagi Barcelona'daki altyapı kariyeri sahte Barcelona amblemin tıpa tıp aynısıyla donatılmış bir isim. Daha sonra pembe rengiyle özdeşleşmiş Cerezo Osaka takımına transfer olur ve hamken pişmeye evrilir. Çoğu rakibine göre, toy ve cılız olan bir o kadar boşluklarını dolduran, kendini geliştiren bir oyuncu profili çizdi. Bunda büyük pay sahiplerinden biri de Brezilyalı Levir Culpi'nin teknik adamlığı yatmakta. 

Sonrasında bu görevi Jürgen Kloop devralacak. Öncesinde asistleri ve golleriyle gözleri üzerine çekmeyi başardı. Kapıyı çalan ilk takım Borussia Dortmund oldu. Ve o kapıyı açan anahtar bir nevi geleceği oldu. Çin Liginden keşfedilip NBA yolcusu olan Yao Ming gibi kıtalar arası sıçrama yaptı. Kagawa Dortmund'ta 50'ye yakın maç oynadı, 21 gole imza attı. Dortmund'tan sonra Manchester United ile 56 maça çıkıp, sadece 3 gol atmasıyla neler oluyor böyle sorusuna yanıt aramaya başladık.

Juan Mata ve Adnan Januzaj isimleri parlayınca ilk 11 hayalleri suya düştü. Buna bir eksi ilave İngilizce bilmemesi çıkmaza sürükledi. United burada örnek bir davranışla hayran bırakıyor. "Futbolun dili evrenseldir" tadındaki açıklamaları hemen herkesin göz ardı ettiği şey bu çocuğun aslında ne kadar  iyi olduğu, istediği! Esasında sporun dili evrenseldir! 
Geçen yıl siyah-sarılılara geri dönüş yaparak eski Kagawa'yı da tekrar izleme fırsatı verdi. Onu özetleyen kelimeler Jürgen Kloop'tan geçse de, uzun, kısa, yerden, havadan aklınıza gelen her türlü pas ondan sorulur. O yüzden dikkat edilmesi gereken bir oyuncu.
Şimdi Messi ve Ronaldo'nun yanına 3. bir yıldız aramaya devam edebiliriz. Nasılsa unutulup gidilecek. Yakın zamanda kendini hatırlatırsa ona karışamam, o potansiyele sahip biri.

10 Aralık 2015 Perşembe

Vuelta'ya Bir Şans, Neden Olmasın?

İnsanoğlunun istekleri sonsuzdur. Sınırımızı bilmeden isteriz. Aynı beklentilerimizi üç hafta süren bisiklet turlarından da bizi çılgınlar gibi eğlendirmesini bekleyebiliriz pek tabi ki. Bu yıl olduğu gibi. Doping haberleriyle orta ateşle ısıtılıp, skandallar ve kazalarla yüksek ateşe geçeriz. Tırmanış etaplarındaki kapışmalar, etap birincilik çekişmeleri ve medya takibi. Bizzat tanımasan da, uzaklardan takip ettiğim Fransa Bisiklet Turu tam olarak hislere tercüman oluyor. Amiyane tabirle sirk gibi. 
Kısmen İtalya Bisiklet Turunda da görürüz. Daha çok eşsiz manzaralarıyla, keskin hava koşullarıyla çarpar. Bu ikilide özellikle Fransa'da beklentileri karşılar, son olarak da İspanya'ya şans tanırlar. 

Nerede kalmıştık, eğlendirmesini, şaşkınlık efektlerini burada kullanmak ne mümkün! İspanyollar sıradan bir tur etkisi yaratıp, bir sonraki sezonun Fransa ve İtalya Bisiklet Turlarını iple çekeriz. Mesele şudur ki; hep çalkantılı turları mübalağa yaparak tatlandırır, sanki çok doyumsuz, kaliteli turlar oluyormuşcasına kendimizi kandırırız. 



Son iki yıldır organizasyonlarda problemlerin olması, 2015'te tam anlamıyla cevap buluyor. İspanya ise bu durumu klasik duruşuyla artı puan olarak hanesine yazdırıyor. Tek sebebe sıkıştırıp sınırlandırmak yanlış olur. İspanya Bisiklet Turunda yıl geçtikçe yıldızlar topluluğuna dönüşmeye başladı. Zaten muhtemelen bu isimler sayesinde izlenip, keyif alınacak. Aksiyonlu etaplar beklenmemeli. Aramızda beklediğini bulamayanlar da olacak. Daha öncede yazdığım gibi Chris Froome, Nairo Quintana, Alberto Contador ve benzeri mühim çıkışlar yakalayan isimler de İspanya'da yarışacak olmaları.

Bu üçünü daha çekici kılan meşhur kapışmaları ve kürsü derecelendirmeleri. Bir nevi İtalya ve Fransa'da kendini kanıtlayabilen veya daha öncelikli yıllarda İspanya'da Vuelta Turunun yeni parçaları, starları olma yolunda kat edecekler. O yüzden sükse yapmış bu üç bisiklet turundan gerçek anlamda bahsedebilmek için zevk almalıyız. Unutmayalım ki İspanya'da onlardan biri. 



Bu biraz tenisteki Grand Slamlere benzeyecek ancak onlar ayrılmaz bir bütünü simgeliyorlar. İşte bisikletteki kocaman eksik. Hepsi assolist olmak için vitesi üçe takmışlar. Su götürmez bir gerçek; Tour de France liderliği kaptıracak turda değil. Asıl konumuz İspanya Bisiklet Turu'da çıkış yakalayabilir.mi? Tabii ki de, neden olmasın? "Bisiklet bir kültürdür" diye boşuna söylenmemiş. Bundan beş sene öncesine kadar Premier Lig aşağı Premier Lig yukarı diyorduk, arada Bundesliga, İtalya Seria A ligini kapsayarak, gerçi son yıllarda İtalya ligini unuttuk. Ne Şampiyonlar Liginde ne de UEFA'da göremez olduk. 
İngiltere Ligi desen sürekli kaos ve Türkiye Ligi gibi antrenör değişikliğiyle boğuşan nahoş görüntü. Bu arayı kapatan ve geçen La Liga oldu. Aaaa burada da İspanya!

Yükselişe geçen İspanyollar! Burada büyük iş Real Madrid, Barcelona ve son 5 yılın sürpriz takımı Atletico Madrid, Sevilla takımlarıyla salladıkları Vuelta'nın da Alberto Contador'un ataklarıyla yeni açılım yapması an meselesi. Keza yaptı yapmasına, iş biraz seyircide. Uzaklardan baktığımız bu yarışa perspektifi değiştirerek bakmak. Hem zaten bisiklet sporu, olabilecek tüm negatif haberlerle boğulurken, en büyük desteği de uzaklarda o kültürü benimseyen topluluktan aldı. 
Hem bugün İspanyollara yarın bize, Türkiye'ye sıçrayacak bu büyüme. Biraz zaman var, baya zaman var ama neden olmasın! Siz en iyisi bunu düşünün!