Futbol kelimesi birçokları için fazlasıyla anlam içeriyor. O dakikalar akan suları durduruyor. Sanki etraflarında kimseler yok muşçasına futbolla dans ediyorlar.
Bu tarz insanların tebdil-i mekanlarıdır futbol, oynadıkları oyun ferahlık verir. Ne hikmettir ki futbol bir "erkek oyunu" algısı vardır. Kadınlar ne izleyebilirler ne de oynayabilirler! Ancak son 4-5 yılda bu algıyı yıkan müthiş kadınlar da yok değil.
Her şeyden önce kadın yorumcu ve yazarlarla kırılma noktası oluştu, daha sonra kadın hakemler bu düzeni takip etti. Ancak asıl vurucu kısmı da "kadın futbolculardan" geldi.
Özellikle bu yıl Kanada'da düzenlenen Dünya Kadınlar Futbol Kupası ile seyirciler bu gidişatın yönünün nasıl da değişime uğradığını yerlerini alarak cevap verdiler.
Lakin "Taçsız Kraliçeleri" de unutmamak gerek. Alex Morgan'da bunlardan biri. Hayran kitlesini, oynadığı oyunla artırırken attığı gollerle de bu işin Ronaldo ve Messi ile olmadığını ispatladı.
Tabii hakkını yememek gerek şimdi bu kadar sevilmesinin sebebi sadece futbol değil, güzelliği de adeta büyüleyici.
Bir kadın olarak futbolda ilerlemenin çokta kolay olmadığının bilincindeydi. Çocukluk yıllarından, doğup büyüdüğü California sahillerinde diğer kızlar gibi güneşlenip bronzlaşmak tanımını top peşinde koşarak yazıyordu.
Her ne kadar birçok spor dallarına da tutunmaya çalışsa da futbol aşkı içinde büyüyordu. Futbola kadın gözüyle yeniden şekil veriyordu.
Çocukluk döneminde çokta parlak günler geçirmese de ilerleyen yıllarda büyük gelişimlerle yeteneklerini sergilemekten çekinmeyecekti. 20 yaşına geldiğinde milli takıma seçilen en genç oyuncu olarak tam anlamıyla sıçramasını yaptı.
Bunlar başarının mutfak kısımlarıydı. Önümüze sunulan tabakta yok yoktu. Tarihler 2008 yılını gösterdiğinde U-20 Dünya Kupasında attığı şık golle turnuvanın golü seçildi.
Tatlı olarak da üstüne lig şampiyonlukları, dünya ikinciliği ve şampiyonluğu, olimpiyatlarda kazandığı altın madalya, tüm zamanların en iyi 11'i ile ağzımızı tatlandırıyordu.
Futbol ateşi, gol makinesi gibi isimlerle anılsa da "adını sen koy" dedirtiyor. Sadece milli formayla 52 golle durdurulamaz olduğunun ispatı. Hiç şaşırtıcı değil en azından biz kadınların gözünden.
Kadın futboluna yeni bir ivme kazandırmanın yanında fanatik olarak Barcelona taraftarı olup her fırsatta maçları Camp Nou'da izlemeye giderek tutkusunu izleyici olarak tezahüratlarıyla eşlik ediyor.
Tek yeteneği elbette ki futbol değil.
Kaleminden harflere dökülen kitabı "The Kicks" bestseller listelerine girmeyi başarmış.
Yaklaşık 2 yıldır Portland Thorns FC takımının filelerini ateşliyor. Sadece kameraların ve basının daha fazla merak içinde olması sevindirici ve seyirci çekmesi bakımından iştah kabartıcı etki yaratır.
11 Ağustos 2015 Salı
10 Ağustos 2015 Pazartesi
Almanya'dan Doğan Fırtına: Yasin Öztekin
Sarı-siyahlı takımın altyapısının değişik pozisyonlarında görev adamı olan ve daha sonra A takıma çıkmış Yasin Öztekin. Son günlerde Real Madrid ile oynayacakları hazırlık maçı öncesi Ronaldo'ya meydan okurken "o mu ben mi göreceğiz" cümlesiyle öz güveninin dillendiriyor.
Evet bu cümleyi Borussia Dortmund formasını giyerken söyleseydi bu kadar etki yaratır mıydı? Ne acıdır ki Türkiye'de forma giyen biri söyleyince affetmiyorlar alay konusu oluveriyor.
Galatasaray'a geldiği günden beri dikkatimi çeken iki oyuncudan biri. Her başarılı erkeğin arkasından bir kadın vardır sözünü Messi'den sonra doğrulayan isim oluyor Yasin. Annesinin isteği ve keşfi sayesinde futbola adım atan Yasin yerel ligde Alemannia Scharnhorst'un altyapısıyla küçük bedenine büyük gelen formasını terletmek nedir öğrendi.
Aynı zamanda, babasının da bu takımda antrenörlük yapması lehine bir durum olarak geri dönüş yaptı. Yoruldu, çok çalıştı ve gelişim gösterdi.
Bazen en doğru zamanda, en doğru yerde olmak gerekir. Ta ki Almanca diyaloglar Yasin'in yeteneğine dönüşüne kadar.
Keza Dortmund'un dikkatini çekmekle kalmamış sadece 6 yaşındayken dünyanın dev kulüplerinden birinde forma şansını kovalamıştı. Altyapıda rakiplerine göre kuvvetli ve istekli oluşuyla hemen sıyrılıyordu. Bu düşünce yapısıyla yol almaya devam ederken Jürgen Klopp'un dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Bu başarı ödüllendirilerek "A takımına" alınmasıyla taçlandırılmıştı.
Ancak o kadar mühim isimler olunca takımda Yasin'e fırsat şansı doğmuyordu.
Hem yeni oyuncu keşfettim diye A takıma alırsın sonra 18 kişilik kadroya almazsın. Öngörü olmadan, risk almadan yeni bir yeteneği de çim sahaya çıkaramazsın. Bu "sahne" meselesine takılmayın iyi oyuncu zaten kendini gösterir diyenlerde var ama işler artık böyle yürümüyor.
Sürecin tıkandığını fark eden Yasin oynamaya aç, hırslı, kendini ispatlamaya niyetli ve biraz heyecanlı yapısıyla soluğu Ankara'da alır.
Başkentten önce ufak Leeds United tarafından denense de transfer çıkmaza girer. Gençlerbirliği ile yeniden doğuşunu izlemek kalır bizlere.
Aynaya yansıyan güneş ışıkları gibi aydınlatıyordu, muazzam asistleri ve golleriyle. Türkiye'de birçok takımın transfer listesine girmeyi başarmıştı.
Bazı anlaşmazlıklar yüzünden Başkent ekibinden pek de hoş ayrılmadı. Bu gerilimli dakikaları fırsat bilen Trabzon devreye girdi. Tam olarak istenildiğini de veremeyince kadroda yer bulamadı. Bu seferde Kayseri Erciyesspor ile anlaşma sağladı.
Yine kaos, yine kargaşa mı? Yoksa sonunda yüzü gülecek miydi? Yasin, Hikmet Karaman'la yeni bir "ben" bulmuştu. O sene ( 2013-2014) en çok faul yapılan oyuncu olamanın yanı sıra takımın kümede kalmasında büyük pay sahibi.
... Ve ardından Galatasaray. Hamza Hocanın gelişiyle ilk 11'de yer bulan Yasin bu fırsat bir anlamda onun son şansıydı. Kendini ispatladı da. Çok iyi hatırlıyorum; Başakşehirle oynadıkları maçta Yasin'i oyundan almıştı ve Galatasaray takımında o maçta büyük bir düşüş yaşanmıştı. Fark yarattığını o maçla kanıtlamıştı.
Son olarak Fatih Terim'inde gözünden kaçmayan Yasin milli formayı da giymenin gururunu yaşıyor.
Işığın yansıdığı kişileri neden söndürürüz anlayamıyorum. Çok daha etkili olacak, aydınlatacak Yasin ve Yasinleri....
Evet bu cümleyi Borussia Dortmund formasını giyerken söyleseydi bu kadar etki yaratır mıydı? Ne acıdır ki Türkiye'de forma giyen biri söyleyince affetmiyorlar alay konusu oluveriyor.
Galatasaray'a geldiği günden beri dikkatimi çeken iki oyuncudan biri. Her başarılı erkeğin arkasından bir kadın vardır sözünü Messi'den sonra doğrulayan isim oluyor Yasin. Annesinin isteği ve keşfi sayesinde futbola adım atan Yasin yerel ligde Alemannia Scharnhorst'un altyapısıyla küçük bedenine büyük gelen formasını terletmek nedir öğrendi.
Aynı zamanda, babasının da bu takımda antrenörlük yapması lehine bir durum olarak geri dönüş yaptı. Yoruldu, çok çalıştı ve gelişim gösterdi.
Bazen en doğru zamanda, en doğru yerde olmak gerekir. Ta ki Almanca diyaloglar Yasin'in yeteneğine dönüşüne kadar.
Keza Dortmund'un dikkatini çekmekle kalmamış sadece 6 yaşındayken dünyanın dev kulüplerinden birinde forma şansını kovalamıştı. Altyapıda rakiplerine göre kuvvetli ve istekli oluşuyla hemen sıyrılıyordu. Bu düşünce yapısıyla yol almaya devam ederken Jürgen Klopp'un dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Bu başarı ödüllendirilerek "A takımına" alınmasıyla taçlandırılmıştı.
Ancak o kadar mühim isimler olunca takımda Yasin'e fırsat şansı doğmuyordu.
Hem yeni oyuncu keşfettim diye A takıma alırsın sonra 18 kişilik kadroya almazsın. Öngörü olmadan, risk almadan yeni bir yeteneği de çim sahaya çıkaramazsın. Bu "sahne" meselesine takılmayın iyi oyuncu zaten kendini gösterir diyenlerde var ama işler artık böyle yürümüyor.
Sürecin tıkandığını fark eden Yasin oynamaya aç, hırslı, kendini ispatlamaya niyetli ve biraz heyecanlı yapısıyla soluğu Ankara'da alır.
Başkentten önce ufak Leeds United tarafından denense de transfer çıkmaza girer. Gençlerbirliği ile yeniden doğuşunu izlemek kalır bizlere.
Aynaya yansıyan güneş ışıkları gibi aydınlatıyordu, muazzam asistleri ve golleriyle. Türkiye'de birçok takımın transfer listesine girmeyi başarmıştı.
Bazı anlaşmazlıklar yüzünden Başkent ekibinden pek de hoş ayrılmadı. Bu gerilimli dakikaları fırsat bilen Trabzon devreye girdi. Tam olarak istenildiğini de veremeyince kadroda yer bulamadı. Bu seferde Kayseri Erciyesspor ile anlaşma sağladı.
Yine kaos, yine kargaşa mı? Yoksa sonunda yüzü gülecek miydi? Yasin, Hikmet Karaman'la yeni bir "ben" bulmuştu. O sene ( 2013-2014) en çok faul yapılan oyuncu olamanın yanı sıra takımın kümede kalmasında büyük pay sahibi.
... Ve ardından Galatasaray. Hamza Hocanın gelişiyle ilk 11'de yer bulan Yasin bu fırsat bir anlamda onun son şansıydı. Kendini ispatladı da. Çok iyi hatırlıyorum; Başakşehirle oynadıkları maçta Yasin'i oyundan almıştı ve Galatasaray takımında o maçta büyük bir düşüş yaşanmıştı. Fark yarattığını o maçla kanıtlamıştı.
Son olarak Fatih Terim'inde gözünden kaçmayan Yasin milli formayı da giymenin gururunu yaşıyor.
Işığın yansıdığı kişileri neden söndürürüz anlayamıyorum. Çok daha etkili olacak, aydınlatacak Yasin ve Yasinleri....
7 Ağustos 2015 Cuma
Dopingini Yaşamdan Alan "Lance Armstrong"
Doktorunuz size kanser olduğunuzu söyleyip bir de bu kadar acımasızlık yetmezmiş gibi beyne ve akciğerlere sıçradığını belirtse de, ölümcül vuruşu bu duyduklarımızın şokuyla yaşarız.
Doktorların sizin hayatınız için ömür biçerken, kaya gibi durmayı başarabilmek bile büyük meziyet. Bundan başka ülkeniz adına olimpiyatlarda hız kesmeyen bir bisikletçi iseniz, ekstradan sizi geriden başlatıyor.
Bisikletçiliğin karakterini birçok kez değiştiren, bakış açısı optimist biri olarak yaşamını her daim sırtlayıp pozitife çeviren Lance Armstrong. Benim içinde çocukluğumuzun bir numaralı ismi olmayı başarmış, ne zaman ismini duysak dikkat kestiğimiz ve centilmenlikleriyle hanesine hep +1'i eklemiş bisiklet kurdu o.
Yaşama şansını boynunu bükerek olmayacağını çok iyi bilen Armstrong derhal ilk ameliyatını olup, beynindeki tümör temizlendi ve akciğerlere yoğun programla kemoterapi uygulandı. Sadece bu yaşadığı acı veren süreçler dahi insanı pes ettirmenin kıyısına getirecek zorlukta.
İlk başlarda ruhen ve zayıflayan bisiklet adam ilerleyen günlerde azminin ve hırsının peşinden gitmeye karar verdi. Her ne olursa yolundan asla dönmeyecek ve hayallerini süsleyen Fransa Bisiklet Turunun şampiyonu olacaktı.
Armstrong, aydınlatılan perde arkasındaki gölge gibiydi. Adım adım hayallerine pedal çeviriyordu. Bu kadar kolay olmayacağını da biliyordu. Bedenini sarmış kanserin pençesinden arınmış kararlığı sayesinde yaklaşık 3 hafta süren yarışta şampiyonluğu kimseye kaptırmayacaktır.
Kanserin onu yenmesi yerine yıllarca başarıları ile gündemden düşmeyen bisiklet dahisi yapmıştı. Kolay kolay kazanamayacağını bildiği Fransa Bisiklet Turunun istikrar çizgisini dengeleyerek başlayacaktı. Genel klasmandaki yerini doğrultup yukarılara tırmanmaya başarmıştı.
Bu arada gönlünün kapılarını açık bırakan Armstrong evlenmişti. Aşk tüm vücudunu sarmakla kalmamış ona çocukluk hayali Tour de France'deki ilk şampiyonluk anahtarını vermişti.
"Kazanmak" kelimesini kaleme dolayıp kağıda dökmek kolay tarafı. Armstrong Fransa Turunu oldukça zor olan dağ etaplarıyla farklılığını konuşturuyordu. Çaresiz diğerlerine izlemek kaldı.
İnsana gerçekten de ilham kaynağı olmuyor mu? Ölümün yanı başındasınız, ayağa kalkıp dünyanın en prestijli ve zorlu etaplarından oluşan turdan şampiyon olarak dönüş yapması bizleri kendine hayran bırakıyor.
Bu başarılar beraberinde bir takım dedikoduları da doğurdu. Kanser tedavisinde kullandığı ilaçların doping etkisi yarattığı söylemleri kısa sürede eleştirilere maruz kalmasına sebep oldu.
Arka arkaya 2 yıl Fransa'da şampiyonluğu kutlarken bir yandan da Olimpiyatlarda bronz madalyanın tadına varıyordu.
Fazlasıyla spekülasyonlarla boğuşurken ünlü bisikletçi yakın rakibiyle meşhur dağlık etabı bitişe yakın açık ara paylaşıyorlardı. Lakin rakibi uçurumdan yuvarlanmak üzereyken çekip yarışı kazanmak yerine yardım etti.
Centilmenliğin ve insanlığını bir kenara bırakmayan Lanca Armstrong her şekilde şampiyon olmayı başardı.
Ardı arkası kesilmeyen başarılar, şampiyonluklar, etap birincilikleri onu zafer sarhoşu yapmıştı ne yazık ki. Doping yaptığı iddiaları ile çalkalanırken bundan 2 yıl önce açık bir şekilde doping yaptığını doğruladı.
Ve gitti bizim çocukluk hayallerimiz.
Ayrıca adına kurulmuş "Livestrong" vakfı ile kanserli hastalara ilaç oluyor. Bazı olumsuzluk silsilesi onu sarsa da, bizim hayallerimizi de yıksa da. Yeri bir başka itiraf etmeliyim.
Doktorların sizin hayatınız için ömür biçerken, kaya gibi durmayı başarabilmek bile büyük meziyet. Bundan başka ülkeniz adına olimpiyatlarda hız kesmeyen bir bisikletçi iseniz, ekstradan sizi geriden başlatıyor.
Bisikletçiliğin karakterini birçok kez değiştiren, bakış açısı optimist biri olarak yaşamını her daim sırtlayıp pozitife çeviren Lance Armstrong. Benim içinde çocukluğumuzun bir numaralı ismi olmayı başarmış, ne zaman ismini duysak dikkat kestiğimiz ve centilmenlikleriyle hanesine hep +1'i eklemiş bisiklet kurdu o.
Yaşama şansını boynunu bükerek olmayacağını çok iyi bilen Armstrong derhal ilk ameliyatını olup, beynindeki tümör temizlendi ve akciğerlere yoğun programla kemoterapi uygulandı. Sadece bu yaşadığı acı veren süreçler dahi insanı pes ettirmenin kıyısına getirecek zorlukta.
İlk başlarda ruhen ve zayıflayan bisiklet adam ilerleyen günlerde azminin ve hırsının peşinden gitmeye karar verdi. Her ne olursa yolundan asla dönmeyecek ve hayallerini süsleyen Fransa Bisiklet Turunun şampiyonu olacaktı.
Armstrong, aydınlatılan perde arkasındaki gölge gibiydi. Adım adım hayallerine pedal çeviriyordu. Bu kadar kolay olmayacağını da biliyordu. Bedenini sarmış kanserin pençesinden arınmış kararlığı sayesinde yaklaşık 3 hafta süren yarışta şampiyonluğu kimseye kaptırmayacaktır.
Kanserin onu yenmesi yerine yıllarca başarıları ile gündemden düşmeyen bisiklet dahisi yapmıştı. Kolay kolay kazanamayacağını bildiği Fransa Bisiklet Turunun istikrar çizgisini dengeleyerek başlayacaktı. Genel klasmandaki yerini doğrultup yukarılara tırmanmaya başarmıştı.
Bu arada gönlünün kapılarını açık bırakan Armstrong evlenmişti. Aşk tüm vücudunu sarmakla kalmamış ona çocukluk hayali Tour de France'deki ilk şampiyonluk anahtarını vermişti.
"Kazanmak" kelimesini kaleme dolayıp kağıda dökmek kolay tarafı. Armstrong Fransa Turunu oldukça zor olan dağ etaplarıyla farklılığını konuşturuyordu. Çaresiz diğerlerine izlemek kaldı.
İnsana gerçekten de ilham kaynağı olmuyor mu? Ölümün yanı başındasınız, ayağa kalkıp dünyanın en prestijli ve zorlu etaplarından oluşan turdan şampiyon olarak dönüş yapması bizleri kendine hayran bırakıyor.
Bu başarılar beraberinde bir takım dedikoduları da doğurdu. Kanser tedavisinde kullandığı ilaçların doping etkisi yarattığı söylemleri kısa sürede eleştirilere maruz kalmasına sebep oldu.
Arka arkaya 2 yıl Fransa'da şampiyonluğu kutlarken bir yandan da Olimpiyatlarda bronz madalyanın tadına varıyordu.
Fazlasıyla spekülasyonlarla boğuşurken ünlü bisikletçi yakın rakibiyle meşhur dağlık etabı bitişe yakın açık ara paylaşıyorlardı. Lakin rakibi uçurumdan yuvarlanmak üzereyken çekip yarışı kazanmak yerine yardım etti.
Centilmenliğin ve insanlığını bir kenara bırakmayan Lanca Armstrong her şekilde şampiyon olmayı başardı.
Ardı arkası kesilmeyen başarılar, şampiyonluklar, etap birincilikleri onu zafer sarhoşu yapmıştı ne yazık ki. Doping yaptığı iddiaları ile çalkalanırken bundan 2 yıl önce açık bir şekilde doping yaptığını doğruladı.
Ve gitti bizim çocukluk hayallerimiz.
Ayrıca adına kurulmuş "Livestrong" vakfı ile kanserli hastalara ilaç oluyor. Bazı olumsuzluk silsilesi onu sarsa da, bizim hayallerimizi de yıksa da. Yeri bir başka itiraf etmeliyim.
Etiketler:
#bike,
#bisiklet,
#champion,
#cyclist,
#lancearmstrong,
#tourdefrance,
#usa
6 Ağustos 2015 Perşembe
İlklerin Grand Slam'i: Amerika Açık
Amerikalıların dünyaca ünlü bir giyim markasının sahibinin müşterilerine söylediği bir söz: "benim mağazamda sadece zenginler alışveriş yapabilir." Ne iddialı bir söz, bir o kadar da küstahça. Şayet ilk kez Rode Adasının Newport Casinosunda gerçekleştirilen tenis turnuvasına ABD Tenis Federasyonu üyesi olanlar katılabiliyordu.
O zamanların değerleri ile insanlar evlerine götürecekleri yemeklerin telaşı sararken tenis federasyonuna üye olmayı düşünmek akıldan bile geçmez.
Bu yüzden bu sporu şu an olduğundan daha çok gelişmiş olarak görmek varken tıpkı futbol gibi neden böyle engellerle set çekiliyor. Her zaman tenise "zengin sporu" gözüyle bakıldığı için insanlar çekinerek yaklaşıyor. İlla da para alınacaksa da daha geçerli tutarları konuşalım.
Ancak paraların saçıldığı teniste müthiş atılımlarda yapılmıyor değil. İlgi çekici yanlarından ilk tek kadınlar tenis turnuvasını Philadephia'nın Kriket Kulübünün yemyeşil çimlerinde ter atıldığını söylemek de biz kadınların gözlerinin ışıl ışıl yapıyor.
Bununla birlikte Amerika'da "Açık Tenis" sözüyle çalkalanır oldu.
Günümüzde çim kortun toprak kokusunu Londra'da alırken, Amerika içinse sert zeminin tınılarıyla dans ediyor toplar. Grand Slam turnuvalarının son çeyreği olarak nefesleri kesiyor.
Uzun bir süre Avustralya'nın havayı okşayan iklimini beklemek oldukça sancılı olabiliyor. Arka arkaya izlemeye alışmışken üstelik.
New York Queens'in yollarını takip etmekle başlayıp ağustos ayının son haftası ile iki hafta süren Grand Slam'i sürpriz bir şekilde sonunu bekleriz.
Kendini beğenmez bir turnuva olarak başlasa da daha sonraları kendini affettirip ilklerin turnuvası olmayı da dillere destan sürdürmüştür. Tie-break uygulamasının açılışını yaptıktan sonra erkek-kadın dallarında para ödülünün eşitlendiği ilk turnuva olarak sonlandırmıştır 90'ların sonuna doğru.
Bu cümleler insanın gururunu tazeliyor işin aslı. Çünkü hem tenis kültürünün ve sporunun gelişimine açık ara katkı sağlamıştır hem de adil bir ortamın hazırlanmasına dönüştürülmüştür.
Daha ileriye giderek en azından sporcular açısından zeminin mavi kortlara değişimi olarak radikal kararlara doğru yürümüştür.
Tenis dünyasının en büyük icadı olarak gördüğüm "şahin gözü" ise yine ilk kez Amerika Açık'ta kullanılmaya başlanmıştır. Birçok kritik topun, maçın ve hatta oyunun kaderinin değiştirdiği yadsınamaz.
Yakın zamanda yine, yeni görüşlerle huzurlarımıza çıkacak gibi Amerika Açık. Daha da merak ettiğim Serena Williams bizi kendi evinde ağırlarken yeni bir rekora imza attırıp heyecan içinde mi bırakacak yoksa yeni bir yıldız mı keşfedeceğiz.
Bu soruları cevaplamaya günler kaldı.
O zamanların değerleri ile insanlar evlerine götürecekleri yemeklerin telaşı sararken tenis federasyonuna üye olmayı düşünmek akıldan bile geçmez.
Bu yüzden bu sporu şu an olduğundan daha çok gelişmiş olarak görmek varken tıpkı futbol gibi neden böyle engellerle set çekiliyor. Her zaman tenise "zengin sporu" gözüyle bakıldığı için insanlar çekinerek yaklaşıyor. İlla da para alınacaksa da daha geçerli tutarları konuşalım.
Ancak paraların saçıldığı teniste müthiş atılımlarda yapılmıyor değil. İlgi çekici yanlarından ilk tek kadınlar tenis turnuvasını Philadephia'nın Kriket Kulübünün yemyeşil çimlerinde ter atıldığını söylemek de biz kadınların gözlerinin ışıl ışıl yapıyor.
Bununla birlikte Amerika'da "Açık Tenis" sözüyle çalkalanır oldu.
Günümüzde çim kortun toprak kokusunu Londra'da alırken, Amerika içinse sert zeminin tınılarıyla dans ediyor toplar. Grand Slam turnuvalarının son çeyreği olarak nefesleri kesiyor.
Uzun bir süre Avustralya'nın havayı okşayan iklimini beklemek oldukça sancılı olabiliyor. Arka arkaya izlemeye alışmışken üstelik.
New York Queens'in yollarını takip etmekle başlayıp ağustos ayının son haftası ile iki hafta süren Grand Slam'i sürpriz bir şekilde sonunu bekleriz.
Kendini beğenmez bir turnuva olarak başlasa da daha sonraları kendini affettirip ilklerin turnuvası olmayı da dillere destan sürdürmüştür. Tie-break uygulamasının açılışını yaptıktan sonra erkek-kadın dallarında para ödülünün eşitlendiği ilk turnuva olarak sonlandırmıştır 90'ların sonuna doğru.
Bu cümleler insanın gururunu tazeliyor işin aslı. Çünkü hem tenis kültürünün ve sporunun gelişimine açık ara katkı sağlamıştır hem de adil bir ortamın hazırlanmasına dönüştürülmüştür.
Daha ileriye giderek en azından sporcular açısından zeminin mavi kortlara değişimi olarak radikal kararlara doğru yürümüştür.
Tenis dünyasının en büyük icadı olarak gördüğüm "şahin gözü" ise yine ilk kez Amerika Açık'ta kullanılmaya başlanmıştır. Birçok kritik topun, maçın ve hatta oyunun kaderinin değiştirdiği yadsınamaz.
Yakın zamanda yine, yeni görüşlerle huzurlarımıza çıkacak gibi Amerika Açık. Daha da merak ettiğim Serena Williams bizi kendi evinde ağırlarken yeni bir rekora imza attırıp heyecan içinde mi bırakacak yoksa yeni bir yıldız mı keşfedeceğiz.
Bu soruları cevaplamaya günler kaldı.
Etiketler:
#americaopen,
#amerikaaçık,
#tenis,
#tennis,
#usopen
5 Ağustos 2015 Çarşamba
0'ın Sır Perdesi Aralanıyor!
Buluşma noktaları basketbol oynama arzusu olan, çalışma azmi ve zirveye tutunan isimlerin sıfırdan başlama öyküleri.
"Hayatımızda yaptığımız her şey için çok çalışmamız gerekiyor. Hepimiz hayata sıfırdan başlıyoruz. Belli noktalara ancak iyi çalışarak geliyoruz. Hayata sıfırdan başladım. Çok zorluklar çekerek bir şeyler elde ettim ve hiçbir zaman geldiğim yeri unutmamak için sıfır numaralı formayı giyiyorum.
Hayatım boyunca elde ettiklerim için çok çalışmam gerekti. Hiçbir zaman burnumun havalara çıkmaması, egomun yükselmemesi için nereden geldiğimi hatırlamak istiyorum.
Bu yüzden bu numarayı giyiyorum. İnsanlar emeğimi görüyor ve bana destek veriyor. Bunun karşılığında başarılar kazandım. Geldiğim yeri hiçbir zaman unutmam."
Der eski Fenerbahçeli Andrew Goudelock. Sıfır numarasının gizemini, tırnaklarını kazıyarak gelmenin, en alttan üste tırmanışın egolarının önüne geçemeyecek oluşunu yalın bir dille bizlere aktarıyor. "0" numara Goudelock'ın hayat mottosu olmuş ya da yapmasını nadirde olsa başarabilenler sınıfına dahil etmiş.
Bazı oyuncuların sakatlıklarına üzülürken aslında yeni bir yeteneğin doğuşu için fırsat doğuyor. Kısmen Goudelock'tan Los Angeles Lakers'de oynarken Kobe Bryant'ın sakatlığı nedeniyle ilk 5'te yer alıp NBA geri dönüş yaptı.
Şu anki durumuna aldanıp geçmişini silip atmak imkansızdır elbet. Yaptığı adımları tekrar tekrar hatırlatan, vicdan muhasebesi yaptıran bir konuşmadır Goudelock'ın.
Bizden bir oyuncu her daim nereden geldiğini unutmayan ve NBA tarihine bir Türk'ün ismini altın harflerle yazdıran bir isim. Mehmet Okur çabalarının sonucunu tecrübe ve yeteneği ile birleştiren basketbol üstadı.
14 yaşında her çocuk gibi ama aralarında sadece biri keşfedilen çocuk. Bunun yanı sıra o dönemlerde para kazanmak için garsonluk yaparak tutunuyordu.
Detroit Pistons'un kıymetli oyuncularından, çoğunlukla ilk 5'te hazır olarak bekleyen avcı misali Nba şampiyonluğuna uzanan olağanüstü yaşam öyküsü.
Şu bir gerçek ki an itibariyle belki de bir yetenek doğuyor ülkemizde geleceğin yıldızı olarak bahsedeceğimiz bir kişi işte o vakit Mehmet Okur'un ya da başarının canlı örneğiyle başlamasını öneririm.
2007 yılının Batı Konferansının All-Star'ı seçilen Mehmet Okur ilk Türk oyuncu olarak tarihe bir kez daha damgasını vurdu.
"0" sır perdesi aralamak parmaklarınızın ucunda!
"Hayatımızda yaptığımız her şey için çok çalışmamız gerekiyor. Hepimiz hayata sıfırdan başlıyoruz. Belli noktalara ancak iyi çalışarak geliyoruz. Hayata sıfırdan başladım. Çok zorluklar çekerek bir şeyler elde ettim ve hiçbir zaman geldiğim yeri unutmamak için sıfır numaralı formayı giyiyorum.
Hayatım boyunca elde ettiklerim için çok çalışmam gerekti. Hiçbir zaman burnumun havalara çıkmaması, egomun yükselmemesi için nereden geldiğimi hatırlamak istiyorum.
Bu yüzden bu numarayı giyiyorum. İnsanlar emeğimi görüyor ve bana destek veriyor. Bunun karşılığında başarılar kazandım. Geldiğim yeri hiçbir zaman unutmam."
Der eski Fenerbahçeli Andrew Goudelock. Sıfır numarasının gizemini, tırnaklarını kazıyarak gelmenin, en alttan üste tırmanışın egolarının önüne geçemeyecek oluşunu yalın bir dille bizlere aktarıyor. "0" numara Goudelock'ın hayat mottosu olmuş ya da yapmasını nadirde olsa başarabilenler sınıfına dahil etmiş.
Bazı oyuncuların sakatlıklarına üzülürken aslında yeni bir yeteneğin doğuşu için fırsat doğuyor. Kısmen Goudelock'tan Los Angeles Lakers'de oynarken Kobe Bryant'ın sakatlığı nedeniyle ilk 5'te yer alıp NBA geri dönüş yaptı.
Şu anki durumuna aldanıp geçmişini silip atmak imkansızdır elbet. Yaptığı adımları tekrar tekrar hatırlatan, vicdan muhasebesi yaptıran bir konuşmadır Goudelock'ın.
Bizden bir oyuncu her daim nereden geldiğini unutmayan ve NBA tarihine bir Türk'ün ismini altın harflerle yazdıran bir isim. Mehmet Okur çabalarının sonucunu tecrübe ve yeteneği ile birleştiren basketbol üstadı.
14 yaşında her çocuk gibi ama aralarında sadece biri keşfedilen çocuk. Bunun yanı sıra o dönemlerde para kazanmak için garsonluk yaparak tutunuyordu.
Detroit Pistons'un kıymetli oyuncularından, çoğunlukla ilk 5'te hazır olarak bekleyen avcı misali Nba şampiyonluğuna uzanan olağanüstü yaşam öyküsü.
Şu bir gerçek ki an itibariyle belki de bir yetenek doğuyor ülkemizde geleceğin yıldızı olarak bahsedeceğimiz bir kişi işte o vakit Mehmet Okur'un ya da başarının canlı örneğiyle başlamasını öneririm.
2007 yılının Batı Konferansının All-Star'ı seçilen Mehmet Okur ilk Türk oyuncu olarak tarihe bir kez daha damgasını vurdu.
"0" sır perdesi aralamak parmaklarınızın ucunda!
4 Ağustos 2015 Salı
Tutku, Müzik ve Futbol
Şarkı dinleten dışında, şarkı söyleten bir spor... Esasında tüm sporlar için söz konusu bir durum. Doping etkisi yaratan melodiler, insanın ruhunu alevlendiren, hissettiğinde yaşamını anlamlandıran bir sembol adeta. Müziği sevmeyen birini görmek neredeyse imkansızken, futbolu sevmeyen birini pek ala müzikle sevdiğini görebilirsiniz.
Üstelik bir de hayranı olduğunuz müzik grubunun veya şarkıcının desteklediği takımlar futbol hayranlığınızı iki katına çıkarabilir. Tabi sizin tuttuğunuz bir takımı desteklemiyorsa işler o zaman istenildiği yöne gitmeyebilir.
Futbolun doğduğu ülke olan İngiltere müzik ve futbolun altına odun atmakta gecikmemiş. Özellikle ünlü müzik grupları, hayran kitlesini kaybetmemek için tuttukları takımları uzun yıllar saklı korumayı başarmışlar.
Nitekim bazıları bağıra bağıra gösteriyorlardı. Bu konuda bir takım araştırma yaptıktan sonra ilginç sonuçlar ortaya çıktı.
70'lerin ünlü müzik grubu The Faces'den ayrılıp solo kariyerine durmaksızın yol gösteren Rod Stewart oldukça sıkı bir Celtic taraftarı. O yıllarda maçları tribünlerde izleme heyecanına kapılanlardandır.
90'ların sonunda grubunun ailesini oluşturan "Kasabian" rock grubu Leicester City takımını yani grubun doğdukları şehri desteklemeleri ayrı bir artı olarak geri dönüş yapıyor. Bununla birlikte bir dönem "Fire" adlı şarkıları Premier Lig'in resmi şarkısı olarak İngilizlerde lezzeti dillerde olan bir tat bırakmıştı.
Grup oynadıkları futbolla da alkışları topluyordu.
Bir dönem West Ham altyapısında oynasa da söylediği müzik gibi ağır basan heavy metal, futboldan onu alıkoymuş bir isim. Steve Harris hiç yabancı gelmedi biliyorum.
Iron Maiden kurucusu. West Ham tutkusu bitmediğini gitarındaki logodan futbol-müzik ilişkisinin kol kola girmiş bir sevgili havasında yaşayanlardan.
Yine heavy metal'in efsanelerinden Ozzy Osbourne Aston Villa'nın fanatik bir taraftar olarak sesini duyuruyor. Bir yaşayan efsanede The Beatles grubundan Sir Paul McCartney. Halen daha maçları seyredip kalbini kontrol etmek için stat da yerini alanlardan.
Bir zamanların FIFA oyunu için şarkısını armağan ettiği Norman Cook bir diğer adıyla Fatboy Slim popüler müzik yapmanın yanı sıra DJ olarak da sahnelerde boy gösteriyordu. Kendisi de sıkı bir Brighton & Hove Albion FC taraftarı.
İngilizler bu konuda bir hayli hızlılar. Herkesin dilinde destan olan Quenn grubunun "We are the Champions" şarkısı insanlık yaşadığı sürece var olmaya ve spor hayatının vazgeçilmezi olarak geçit vermeyecek gibi.
Müzik grupları veya şarkıcılar yazdıkları hikayelerinin hayatını yaşayanlar. Müzik bağı, tutkusu, aşkı... Futbol aşkını yenmiş gibi görünüyor olsa da bir yerlerde gizlenmiş futbolunu ama sahada ama stat da gün yüzüne çıkartıyorlar.
İçinizdeki futbol tutkusunu müzikle renklendirmeye ne dersiniz!
Üstelik bir de hayranı olduğunuz müzik grubunun veya şarkıcının desteklediği takımlar futbol hayranlığınızı iki katına çıkarabilir. Tabi sizin tuttuğunuz bir takımı desteklemiyorsa işler o zaman istenildiği yöne gitmeyebilir.
Futbolun doğduğu ülke olan İngiltere müzik ve futbolun altına odun atmakta gecikmemiş. Özellikle ünlü müzik grupları, hayran kitlesini kaybetmemek için tuttukları takımları uzun yıllar saklı korumayı başarmışlar.
Nitekim bazıları bağıra bağıra gösteriyorlardı. Bu konuda bir takım araştırma yaptıktan sonra ilginç sonuçlar ortaya çıktı.
![]() |
| Efsane müzik gruplarından The Beatles Liverpool şehrinin gurur simgelerinden. |
90'ların sonunda grubunun ailesini oluşturan "Kasabian" rock grubu Leicester City takımını yani grubun doğdukları şehri desteklemeleri ayrı bir artı olarak geri dönüş yapıyor. Bununla birlikte bir dönem "Fire" adlı şarkıları Premier Lig'in resmi şarkısı olarak İngilizlerde lezzeti dillerde olan bir tat bırakmıştı.
Grup oynadıkları futbolla da alkışları topluyordu.
Bir dönem West Ham altyapısında oynasa da söylediği müzik gibi ağır basan heavy metal, futboldan onu alıkoymuş bir isim. Steve Harris hiç yabancı gelmedi biliyorum.
Iron Maiden kurucusu. West Ham tutkusu bitmediğini gitarındaki logodan futbol-müzik ilişkisinin kol kola girmiş bir sevgili havasında yaşayanlardan.
Yine heavy metal'in efsanelerinden Ozzy Osbourne Aston Villa'nın fanatik bir taraftar olarak sesini duyuruyor. Bir yaşayan efsanede The Beatles grubundan Sir Paul McCartney. Halen daha maçları seyredip kalbini kontrol etmek için stat da yerini alanlardan.
Bir zamanların FIFA oyunu için şarkısını armağan ettiği Norman Cook bir diğer adıyla Fatboy Slim popüler müzik yapmanın yanı sıra DJ olarak da sahnelerde boy gösteriyordu. Kendisi de sıkı bir Brighton & Hove Albion FC taraftarı.
İngilizler bu konuda bir hayli hızlılar. Herkesin dilinde destan olan Quenn grubunun "We are the Champions" şarkısı insanlık yaşadığı sürece var olmaya ve spor hayatının vazgeçilmezi olarak geçit vermeyecek gibi.
Müzik grupları veya şarkıcılar yazdıkları hikayelerinin hayatını yaşayanlar. Müzik bağı, tutkusu, aşkı... Futbol aşkını yenmiş gibi görünüyor olsa da bir yerlerde gizlenmiş futbolunu ama sahada ama stat da gün yüzüne çıkartıyorlar.
İçinizdeki futbol tutkusunu müzikle renklendirmeye ne dersiniz!
Etiketler:
#england,
#football,
#futbol,
#heavymetal,
#ingiltere,
#music,
#müzik
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Dramatik ve Kırılgan Bir Şampiyonun Öyküsü: Jose Beyaert
Çoğumuz Kolombiya hakkında ne biliyor? İlk akla gelen isimlerden hiç şüphesiz Shakira; şarkıları ve dansları, Gabriel Garcia Marquez; yazıları ya da Pablo Escobar'ın dünyaca ünlü uyuşturucu kaçakçılığının ötesinde birçoğumuz gerçekten çok az şey biliyoruz.
Ya peki kaçımızın Kolombiya ile yolları kesişir? Bu yoldan nasıl bir kapı aralanır? Öncelikle sizleri bu yola çevirmeden önce bazı konularda bilgilendirmeliyim.
Jose Beyaert denilince aklınıza ünlü Fransız bisikletçi geliyor. Fransız dediğime bakmayın. Fransız olmak için Belçikalı, Belçikalı olamayacak kadar Fransız bir adam. Aslında Fransız anne, Belçikalı bir babanın bisiklet dahisi.
Her şey 1948 yazı Londra Olimpiyatlarında başladı. Tek erkeklerde altın madalyayı boyununa takarken takım olarak bronz madalyayla rüzgara kapılıp savurdu. Bunun dışında çok da büyük bir başarısı olmadığına aldanmayın.
Bir de Tour de France 47. olarak bitirdiğini küçümsemeyin. Onun kendine ait yazısız kuralları ve katı aşamalı yapısı ile ün salmış bir yol bisikletçisi.
Bu noktaya kadar performansın zirvesinde, gazetelerde manşet manşet başarı ve madalyalarından söz edilen bir sporcu görünümüne sahipti.
Tarihler 1952 yılını gösterdiğinde, Kolombiya'da bir veledromun açılışına davet edilir. 1 ay kalmak amacıyla gittiği Kolombiya'ya hem sporcu olarak gönlünü kaptırır hem de antrenör olarak aşkını yönetir.
Gabriel Garcia Marquez gibi fantastik deneyimler ve sıradışı karakterlerle bezenmiş ülkede hayal gücüne pek de ihtiyaç duymaz Beyaert.
Hayaller ülkesinin bitik yıldızına dönüşür.
Aşkla yanıp tutuştuğu sporcu-antrenör kimliği acımasız değişimi peşinden sürüklemiştir.
Bazen marangozluktan iş adamı kimliğiyle bazense berberlikten değerli taş kaçakçılığından yaşamını sürdürmeye başlar.
Bazıları içinse kiralık katil olarak bahsedilir fakat hiç bir zaman kanıt olmadığı için dillerde pelesenk olmuştur. Sporun parlayan yıldızı, zifiri dünyasına yolculuk etmeye başlamıştır çoktan.
Matt Rendell'in kaleme aldığı "Olimpik Gangster" kitabı adeta yaşamının aciz, şaşırtıcı, dinamik ve macera için susuzluktan kıvrandığı dönemlerini yüzümüze vurur.
Güney Amerika'nın fantastik ve gizemli yaşamına ayak uyduramayan, savaş döneminin zor koşullarına rağmen madalyalarıyla sporun gündemini oluşturan servet avcısı ya da olağanüstü spor kahramanın büyüleyici hikayesi.
Bataklığa saplanmış hikayesini 1 ay için gittiği Kolombiya'da 50 yıl sürdürür.
Birçok kapı aralanmıştı önünde... Hayatının kitap olabilecek kadar çarpıcı olduğu spor hayatının değil de 50 yıllık karanlık dönemi yer alıyor olması şaşırtıyor!
Ya peki kaçımızın Kolombiya ile yolları kesişir? Bu yoldan nasıl bir kapı aralanır? Öncelikle sizleri bu yola çevirmeden önce bazı konularda bilgilendirmeliyim.
Jose Beyaert denilince aklınıza ünlü Fransız bisikletçi geliyor. Fransız dediğime bakmayın. Fransız olmak için Belçikalı, Belçikalı olamayacak kadar Fransız bir adam. Aslında Fransız anne, Belçikalı bir babanın bisiklet dahisi.
Her şey 1948 yazı Londra Olimpiyatlarında başladı. Tek erkeklerde altın madalyayı boyununa takarken takım olarak bronz madalyayla rüzgara kapılıp savurdu. Bunun dışında çok da büyük bir başarısı olmadığına aldanmayın.
Bir de Tour de France 47. olarak bitirdiğini küçümsemeyin. Onun kendine ait yazısız kuralları ve katı aşamalı yapısı ile ün salmış bir yol bisikletçisi.
![]() |
| 1948 Londra Olimpiyatları |
Tarihler 1952 yılını gösterdiğinde, Kolombiya'da bir veledromun açılışına davet edilir. 1 ay kalmak amacıyla gittiği Kolombiya'ya hem sporcu olarak gönlünü kaptırır hem de antrenör olarak aşkını yönetir.
Gabriel Garcia Marquez gibi fantastik deneyimler ve sıradışı karakterlerle bezenmiş ülkede hayal gücüne pek de ihtiyaç duymaz Beyaert.
Hayaller ülkesinin bitik yıldızına dönüşür.
Aşkla yanıp tutuştuğu sporcu-antrenör kimliği acımasız değişimi peşinden sürüklemiştir.
Bazen marangozluktan iş adamı kimliğiyle bazense berberlikten değerli taş kaçakçılığından yaşamını sürdürmeye başlar.
Bazıları içinse kiralık katil olarak bahsedilir fakat hiç bir zaman kanıt olmadığı için dillerde pelesenk olmuştur. Sporun parlayan yıldızı, zifiri dünyasına yolculuk etmeye başlamıştır çoktan.
Matt Rendell'in kaleme aldığı "Olimpik Gangster" kitabı adeta yaşamının aciz, şaşırtıcı, dinamik ve macera için susuzluktan kıvrandığı dönemlerini yüzümüze vurur.
Güney Amerika'nın fantastik ve gizemli yaşamına ayak uyduramayan, savaş döneminin zor koşullarına rağmen madalyalarıyla sporun gündemini oluşturan servet avcısı ya da olağanüstü spor kahramanın büyüleyici hikayesi.
Bataklığa saplanmış hikayesini 1 ay için gittiği Kolombiya'da 50 yıl sürdürür.
Birçok kapı aralanmıştı önünde... Hayatının kitap olabilecek kadar çarpıcı olduğu spor hayatının değil de 50 yıllık karanlık dönemi yer alıyor olması şaşırtıyor!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















