5 Eylül 2018 Çarşamba

Löw’ün Sırrı


Dünya Kupası bitti, etkisinden de çıktık... Öyle sanıyorum. Hatıralar taze kalsın diye, not düşmek istedim. Ancak ligler açılış düdüğünü çaldı.
2014 yılında Çin’de bir “Dünya Kupası kliniği” açıldı. Gidenlerin temel şikayetleri tahmin edebileceğiniz gibi: saat farkının yarattığı uykusuzluk, aşırı içki ve abur cubur tüketimine bağlı sorunlar, yüksek dozda heyecan kaynaklı histeri krizleri vb… Şimdi yerini İngiltere, İspanya veya Almanya gibi liglerin saat farklarından doğan husursuzluktan doğacak gibi.

Bu listenin içine Almanya girmeyi nasıl başardı? Cevap; Joachim Löw’de saklı! Çünkü Almanya liginin sıkıcı atmosferine farklı bir bakış kazandırdı. İleriye dönük, orta saha oyunun bel kemiği olmasında ötürü, yeni bir akım kazanacaktı.
Peki ya Löw’ün hayatında futbol ne kadar yer alacaktı? Cevap: geçmişinde saklı… Aslında biraz geriye gidildiğinde futbol kariyeri pek de fazla yer kaplamıyor. En azından çim sahalarda. Çünkü daha kendini genç yaşta takımı okurken buluyor. Doğal olarak kariyer yolunu da çizmiş olacaktı.

Löw 1978 yılında kariyerine ikinci lig Bundesliga takımlarından SC Freiburg'da başladı. İki kez döndüğü 1982 ve 1985’te en çok gol attığı takım oldu. 1981-82 sezonunda Eintracht Frankfurt'ta oynadı. Oynadığı 24 maçta sadece 5 gol atabildi ki bu da Löw’ün gelecek planlamasına adımdı. Dört yıl boyunca 116 maça çıktı ve 38 gol attı. Kariyerini İsviçre'de FC Winterthur (1992-1994) takımlarında oynayarak bitirdi. Elbette ki Almanya milli takım kariyerlerini de es geçmedi.


Joachim Löw, teknik direktörlük kariyerine futbol oynarken FC Winterthur'un genç takımında başladı. 1994-95 sezonunda FC Frauenfeld takımında futbol oynarken teknik direktörlük yaptı. Ve işte futbolculuk kariyerinden çok, teknik adamlığıyla futbol dünyasına çığır açacaktı. 1995-96 sezonunda VfB Stuttgart'ta teknik direktör yardımcılığı yapacaktı. Ağustos 1996'da geçici teknik direktörlük yaptı. Sonra kalıcı oldu. "Sihirli üçgen" adı verilen Krasimir Balakov, Giovane Élber, ve Fredi Bobic'in oynadığı takım 1996-97 sezonunda DFB-Pokal'i kazandı.

Bu, gelmiş geçmiş en iyi kupa mıydı? Grup maçları sırasında goller bendine sığmayan nehirler gibi akarken, devler bir bir avlanır ve minikler gürlerken heyecanla herkes aynı şeyi söyledi: Gördüğümüz en iyi kupa. Bunda yanlış bir şey yoktu, kupa harika başlamıştı, üstelik yeni bir antrenörlük dönemine girmişken...
Asıl hadise Almanya Milli takımıyla esecekti. 13 Temmuz 2006 tarihinde Klinsmann sözleşme yenilememe kararı aldıktan sonra Almanya teknik direktörlüğü için Löw'ün adı geçti. Klinsmann'ın ofansif oyun tarzını devam ettirmek istediğini açıkladı. Löw, özellikle oyuncularının topu ayağında fazla tutmasından endişeliydi. Görev süresince bunu azaltarak oyun hızını artırdı.

Euro 2008 ilk dört maçından galibiyetle ayrılan Löw Almanya millî takımının en iyi başlangıç yapan teknik direktörü oldu.
Yarı finalde Türkiye'yi de 3-2 yenen Almanya 29 Haziran 2008 tarihinde oynanan finalde İspanya'ya 1-0 yenilerek finalist oldu. 2014 yılında ise Dünya Kupasını alarak iddiasını sürdürdü. Ancak son Dünya Kupası iç açıcı olmasa da gelecek planlamasını sekteye uğratmayacaktı.
Dünya Kupası’nın olduğu her yaz, futbolseverler için bir aşk yazıdır, ya da yaz aşkı. Dört yılda bir “İnan daha önce böyle hissetmedim” diyebilirsiniz. Bu yalan olmaz. İleride perspektife oturtup “Bundan iyisi vardı” demenin de çok gereği yoktur, çünkü yaz aşkı böyle bir şeydir. Biz de o yaz aşkının, Dünya Kupası’nın komasındayız halen. Çıkmak istiyor muyuz, asıl soru da o galiba. Löw çıkmış gibi…

18 Ağustos 2018 Cumartesi

Tenis Dünyasının Lady Gaga'sı


Tüm dünya Bethanie Mattek-Sands’in tenis kortlarında yaptıklarını konuşuyor. Arizona’dan çıkan bu çılgın, sıradışı kadın her maçında harikalar yaratıyor. Yaratmaya çalışıyor. Muhteşem çiftler kategorisindeki şampiyonluk manşetleri süsleyedursun, herkes filenin önünde çekilmeye başlayan filmin sonunu merak ediyor. Amerika’de başlayan öykünün kökeni ise pek bilinmedik bir öykünün sayfalarını aralıyor.
Hikâyeyi biraz geriye sarmalı…

Bethanie Mattek-Sands hep farklıydı. Lisede tenis oynarken, matematik derslerinden akıl almaz notlarla dönerken, kompozisyona başlarken, kortlarda yükselirken, çiftlerde zirveyi görürken, farklı mecralar için moda ikonluğu yaparken, başka türlü bir sporculuk yaparken, oynamaya devam ederken…
Spor tarihi milyonlarca iyi, binlerce çok iyi, onlarca mükemmel ve bir tane “Federer” için fazlasıyla zikredilmeyecek kadar yazısı mevcutken, kadınlarda bu oran negatif ayrımcılık yönünden kırılmaya geçti. Serena Williams isminin akla çoğu zaman bunun gelmesi, normal. Fakat Bethanie farklı yönleriyle çok daha fazlası.

Onu Mattek-Sands yapan giyim tarzı ve modaya karşı bakış açısı. Oynadığı oyuna perspektifini değiştirerek aramıza katılıyor.  Tenis dünyasının “Lady Gaga'sı” olarak adlandırılmasına yol açtı. Maçlara çıktığı kıyaftleerden sadece bir kaçı...
Leopar desenli kıyafetler dahil 2004 ve 2007 ABD Açık'ta, bu tarzndan dolayı ceza dahi aldı. Bir diğeri, kovboy şapkasıyla 2005 ABD Açık’a çıkması bir yana, "futbol temalı" kombiniyle Wimbledon Şampiyonasına, futbol içerikli çorabı, avize küpe, bir strappy yelek üst, şortuyla epey dikkatleri topladı.
2006 JPMorgan Chase Open’da, pembe diz-yüksek çorapla mesaj vermek istiyordu kendince. Londra'daki 2011 öncesi Wimbledon partisi sırasında Mattek-Sands, tasarımcı Alex Noble tarafından bir floresan yeşil elbise giymişti.




Hadi gerçekleri konuşalım! Tenis kariyeri süresince teklerden çok, fazlaca çiftlerde başarılı oldu. 2012 yılında karışık çiftlerde partneri Horia Tecău ile ilk Grand Slam şampiyonluğunu kazandı. Üstelik başka bir kıtada. Avustralya’da… 2015 yılında Lucie Šafářová ile katıldığı Fransa ve Avustralya Açık kadınlar şampiyonluğa ulaşırken, yine aynı yıl Fransa Açık'ta mücadele partneri Mike Bryan ile katıldığı karışık çiftlerde şampiyonluğu elde etti.

Gel gelelim tek kadınlar sıralamasına… Tarihler Temmuz 2011’i gösterdiğinde 30. sırada yer alarak kariyerinin en yüksek tekler derecesine ulaştı. Çiftlerde ise Ağustos 2015 tarihinde 3. sırada yer alarak en yüksek derecesine ulaştı. Şampiyonluklar öyle Federer’in, Williams’ın bize gösterdiği gibi kolay olmadığının kanıtı. Belki bu dereceden ötürü hep yazılar Federer üzerinden. Sands çiftlerde 19 kez WTA şampiyonluğu elde ederken, teklerde 4 kez WTA turnuvası finaline çıkmasına karşın herhangi bir turnuva kazanamadı.

Ve fakat bugünü, aslında hiç gereği yokken, kendisinin bundan hiç hoşlanmayacağını bile bile  tenisten çok stiliyle anılmasına sebepte ta kendisi…

15 Ağustos 2018 Çarşamba

Ver Lefter'e, Yaz Deftere


22 aralık… Aslında sıradan bir gün, tarihten bir yaprak. Ancak bu satırların yazarının gönlünü çelen kimilerinin doğduğu, bazılarının öldüğü bir gün.
Kimileri için bir mana taşımasa da bazıları için adeta bir fetiştir günün öyküsünü okumak. Kim bilir bir tanıdıklarının ölüm ya da doğum günlerinden yola çıkarak başkalarıyla özdeşim kurma çabasıdır. Bazen bir tutkudur, kimi zaman da sadece bir meraktır.

En saygı duyduğu Lefter Küçükandonyadis doğmuş, en yaratıcı yazar eserine imza atmış George Eliot ölmüş. Çok sevdiği Alman futbolcu ve antrenör Bernd Schuster, dünyayla tanışmış; çocukluğunun kahramanlarından İrlandalı yazar Samuel Beckett de son nefesini vermiş. Müsaadenizle biraz notları aralamalı, belki de bugün biraz çalakalem takılmalı…

Bunların içinden öyle bir isim var ki, hemen üç noktayı koyma gereksinimi duyuyorsunuz. Aslında konu bugün doğan ya da ölen değil. Kesinlikle değil! Hazır lig başlamışken, transferler, olaylar, Dünya Kupasından bize kalan, bu sene Süper Ligin adının usta isimlerden ordinaryüs takılıyorken, içeriğine bakmamak olmaz.
Şüphesiz barok futbolun ilahlarından biriydi 22 Aralık 1925’te Büyükada’da doğan Lefter Küçükandonyadis. Yeteneği bir tarafa, çok şanslıydı. Taksim Spor Kulübünde yetişirken dikkat çekti.  Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun kapıları kendisi için sonuna kadar aralanmıştı.




Taksim Kulübü yöneticileri kendisine lisans çıkartabilmek için 1941'de mahkeme kararıyla yaşını büyüttüler. Bu sayede çim sahaların profesyonelliğiyle tanıştı. Araya dönemin koşulları devreye girince dört yıl sürecek askerlik yer alacaktı.
1947'de İstanbul'a döndü ve Fenerbahçe kulübüne girdi. Buradaki futboluyla Avrupa basınında yer aldı. Lefter, 3 Ekim 1951'de 17.500 liralık transfer ücretiyle İtalya'nın Fiorentina takımına transfer oldu. Ve Fransa'nın güney sahillerine uzanan 1 yıllık serüvene yelken açacaktı, OGC Nice takımıyla. Ancak Rum asıllı Türk futbolcunun kalbi İstanbul’da kalmıştı.

1953-1954 sezonundan itibaren yeniden Fenerbahçe'de top koşturmaya başladı. Geldiği gibi de İstanbul Ligi'nde gol kralı olan Lefter, 1964'e kadar toplamda 17 yıl giydiği Fenerbahçe forması altında 400'ün üzerinde gol kaydederek erişilmesi güç bir rekora imza attı. Onun gol krallığı misal yerindeyse “kamyon arkası” sözü gibi sloganlarıyla efsaneleşti. Golcülüğünden ve oyunu okuyabilme yeteneğinden ötürü “Ver Lefter'e, yaz deftere!” sloganı onun için yaygın olarak kullanıldı. Ve zat-ı muhteremin oyundaki ustalığından, çalımlarından ve gollerinden ötürü Ordinaryüs sıfatı yakıştırıldı.

Milli takım ve teknik adamlık kariyerleri, oyunculuğu kadar ses getirmese de Türk futboluna damga vurdu. 6 yıl önce son nefesini veren Lefter Küçükandonyadis, Türk futbolunu domine ettiği  repertuvarının belki de en iyi konçertosunu yazmıştı. Metin havada asılı kalıp kalenin fotoğrafını çekiyor, Lefter uzaktan kaleyi buluyor. Af buyurun, gol atmak bir zamanlar bu topraklarda sanata dönüşüyor! Fakat gün artık sadece öyle çınlamıyor.

9 Ağustos 2018 Perşembe

Fazla Masalsı Angel


Tiffany Hayes, Brittney Sykes, Elizabeth Williams, Chelsea Gray, Candace Parker ve Angel McCoughtry. Liste, bilgisayar oyunlarının ilerleyen sezonlarda, rastgele isimlerle yarattığı oyunculardan seçilmiş gibi. Kaç tanesinin adını ilk kez duymuyorsunuz? İki? Belki üç. Kaç tanesinin binlerce kilometre uzaklıktaki bir basketbolseverin hayatına küçücük bir etkisi olmuş olabilir? Belki bir.

Angel McCoughtry’ten bahsediyor çoğunluğunu Avrupa’da olmak üzere, basketbol parkelerinde ömrünü geçirmiş, şimdilerin WNBA oyuncusu… EuroLeague Kadın basketbol camiasının önde gelen isimlerinden olduğunu sanmıyorum McCoughtry’in; ama şehirde onu tanıyan hiç kimsenin saygıda kusur etmediği kesin. Onun işi gözlemci adı altında, av peşinde koşanlarla kapışmayı hiç içermiyor. Derdi, o kargaşanın gölgesinde kalan sıradanlıkta!

Amerikalı yazarların İtalya basketbolu veya Rusya Basketbolunun geçmişinde yaptıkları yolculuklar, genellikle Bill Bradley, Mike D’Antoni ya da Kobe Bryant’ın çocukluğuna uğrar. Ancak sadece Avrupa basketbolu değil, Avrupa toplumu üzerinde izler bırakan bir Amerikalı araştırmaları sırasında gözlerinden kaçar. Kadın basketboluna ne denli önem verdikleri… ve bu noktada pişen bir WNBA oyuncusunun nasıl bu ateşte piştiğini de…


Yine de başlangıç da Amerika topraklarını solumuş birinin ilk geçtiği parkeler NBA olacaktı.

McCoughtry, Büyük Doğu Konferasında okul tarihinin bir sezonda en çok top çalma, sayı atma ve ribaund istatistiklerini tutturarak kendi üniversitesinin tarihine geçmiştir. Ayrıca bir maçta attığı sayılarla konferansta atılan en büyük sayı rekorunu eline geçirdi. 2006-07 sezonu Sophomore sezonunda Yılın En İyi Doğu Konferansı Oyuncusu seçilme başarısı gösterdi.

2009 WNBA Draftında Atlanta Dreams takımı tarafından 1. sıradan seçilmiş ve bir sene takımda forma giydikten sonra kariyerini şu anda Euroleague Women ve Türkiye liginde mücadele eden Fenerbahçe'de, MKB Euroleasing Sopron’da, Mersin BŞB’de, Dynamo Kursk’de ve yeniden Atlanta’ya dönüş yaparak rekorlarını sürdürmekte. 1.85 boyunda bulunan McCoughtry genellikle Kısa forvet olarak oynasa da ihtiyaç duyulduğunda uzun forvet olarak da takıma katkısı yadsınamaz.

Alamet-i farikası çığır açan teknikleri değil. Onun ayıran biraz, nefes almaya fırsat bulunmayan iki saatlik antrenmanları; daha çok o idmanlardan sonra yaptığı kişisel çalışmaları ve asla pes etmeyen bir yapısı.. Hep daha iyiye daha da iyiyi arayışından…
Şu anki durum, Angel için olması gereken kadar sıradan değil. Atlanta’dan bir kontrat kapmış durumda. Bazıları için çok sıradan olsa da onun için rüya. İşin garibi WNBA yetkililerini yetenekleri ve fiziğinden çok kişiliği etkilemiş durumda. Bu yolda, en karanlık zamanlarında ışık tutan Avrupa Basketboluna minnettar, oyunundaki değil karakterindeki izleri için. Onun için fazla masalsı fakat gerçek.

2 Ağustos 2018 Perşembe

Yeni Reçete Meksika Kadın Buz Hokeyi Takımı

Reçeteleri çok severiz. Doktorların el yazıları olarak başladıkları yolculuklarını eczanelere taşıyan kişi olarak genelde heyecanlı oluruz. Biraz da meraklı. Orada okuyamadığımız bir şeyler yazılıdır ve bu her zaman orada okuyabileceğimiz bir şeyler olmasından heyecanlıdır.
Meksika, çoğunlukla futbolun ağırlıklı olduğu bir ülke olsa da standartların dışına çıkmayı severler. Kadınların da hakimiyet sağlayabilecekleri bir buz hokeyi takımı neden kurulmasın ki!

Meksika’da işlerin iyi gitmesi sık görülen bir şey değildir. Sakatlıklar, elde tutulamayan genç yıldızlar, kötü yönetimler derken ortaya çıkan spor haberleri hakkında yazılmış birçok yazı bulabilirsiniz.
Lakin kara talihi değiştirecek vizyon sahipleri de kahraman olarak ortaya çıkacaktı.
2012 yılında kurulan Meksika Kadın Buz Hokey takımı yeni demeden büyük ses getiriyorlar.
Ülkelerine dünya şampiyonu olarak döndüğü günlerde takım reçetesini çıkarmıştı çoktan. Ne lazım? Ne yapmalılar?

Ekibin neredeyse 20 yaş altı bir kadroya sahip denilebilir, beş veya altı üst düzey oyuncu eklenerek daha güçlü bir takım haline dönüştü. Düşünün ki, sadece kurulalı 5-6 yıl olmasına rağmen  2017’de İspanya'da düzenlenen U18'lerde beş Meksikalı kız görmeniz mümkündü. Bundan mütevellit önümüzdeki yıllarda daha yüksek bir seviyede rekabet edebileceğine dair göz dağı veriyorlar. Kaçınılmaz olansa çok fazla potansiyele sahipler.




Her sene takımda önceki sezonlara göre büyük farklılıklar var. Daha az hata yapan, daha fazla ikili oynuyorlar ve artık birbirlerini daha iyi tamamlayan genç bir kadroları var. Ama en önemli fark buz hokeyinin bazen aslında ne kadar basit bir oyun olduğunu hatırlatırcasına alınan sayılar. 2017 sezonunda şampiyon olurken fazlasıyla ironik olarak tek bir takım yenildiler. Tahmini çok zor değil, Türkiye.
Meksika çoğu unsurla mücadele ederken, ülkenin gurur kaynağı futbol… Ülkenin futbol takımları, nispeten nahoş bir döneme dayanarak, buz hokeyi antrenörü De la Garma’ya göre de; Turnuva kazanan bir kadın takımının her seviyede insanlara ilham verdiğini açıkça stratejisiyle ortaya koymaktan çekinmiyor.

Esasında belli bir çevreyle sınırlı değil ilham güçleri. Dünyanın dört bir yanından birçok hayranı kazandı. Kızlar çok fazla tutkuyla, çok fazla kalple oynuyorlar ve insanlar buna cevap veriyor. Takımın en sağlam ve deneyimli ismi kuşkusuz  Monica Renteria ve onu izleyen Claudia Tellez. Bu isimler sayesinde daha umutla ülkesinde yayılacak bir spor arenasına dönüşüyor.

Yine de eldeki dereceye aldanmıyor Meksikalı Kadın Buz Hokeyi takımı. Ancak şu an buz hokeyi takımı hakkında söylenebilecek tek şey size doğru reçetenin doğru zamanda, doğru oyuncularla oynanmasından geliyor. Meksikalılar yeni bir sevgili bulmanın heyecanını yaşarken, futbolu yani eski sevgilisini haftada birkaç kez başkasının kollarında görecek, hayat devam edecek.

26 Temmuz 2018 Perşembe

Kazanmak ya da Kaybetmek...

Kazansalar da kaybetseler de olay olacak. Söyleyecek çok bir şey yok, yıldızlar, taraftar, futbol sevgisi, her şey burada toplanıyor. Her maçtan önce de mutlaka bir hikaye anlatılacak. Erken elenince turnuvanın tadı tuzu kalmayacağını düşündüğümüz takımdan tutunda, yıllardır hasret olunan takımlara… Ve bir de Dünya Kupasına katılamayanlar…

Fransa'nın şampiyonluğu göğüslediği 2018 FIFA Dünya Kupasında birçok favori takım vardı. Almanya, Brezilya, Portekiz gibi takımların favori olarak gösterildiği 2018 Dünya Kupasında taraftarlar ve oynanan futbolla adeta sürpriz yaşadı.
İddialı olan pek çok takımın kupaya erken veda etmesi, hatta Almanya gibi bazılarının gruptan dahi çıkamaması beklenenin aksine daha çekişmeye ve heyecana sürükledi. Ancak unutulmamalı ki futbol favori kişilerin ya da kulüplerin oyunu değildir. Öyle de oldu!

Bu takım oyununu, o hissiyatı karşıya veren bir basamak daha ileriye gidebildi. İçlerinden hemen hemen finale kadar yükselme ihtimali var dediğimiz takımlar yarı finalde buluştular. Üçüncülük maçı dahi final tadı veriyordu. Belçika ve İngiltere stratejik ve grup şanslarını değerlendirerek bu sinerjiyi gelecek yıllara bıraktılar.



Takımları güç sırasına göre değil, televizyon kumandanızla olan ilişkilerine göre sıraladık demiyoruz bu yıl. Çünkü gerçekten de o lezzeti aldık. Unutmayın ki, bu sene derdi şampiyonluk olmayan takımlar ve oyuncular da yok değildi. Başka şeyler.

Nijerya, Senegal ve Japonya takımları fazlasıyla dikkat çekici ve renklilerdi. Çevreciler ve dans figürleriyle, yeni yetenekleriyle dünyaya açıldılar. Bunu da kabul etmek gerek. Ve bu dünya kupasının kazananlarından genç isimlerde parlıyordu. Aslında onlar çıkışlarını çoktan yapmışlardı lakin bu çok farklı.

Turnuvada en dikkat çekici oyuncu, taraftarların ve futbol yorumcularının fazlasıyla ilgisini çeken, genç yaşına rağmen yeşil sahalardaki profesyonelliğini gerek hızıyla gerek attığı şık goller ve yaptığı asistlerle fazlasıyla gösteren aynı zamanda turnuvanın en iyi genç oyuncusu seçilmeyi başaran Kylian Mbappe oldu.
Mondragon’un elinden alarak, Mısır takımının 45 yaşındaki file bekçisi Essam Al-Hadary Dünya kupasında forma giymiş en yaşlı oyuncu olarak rekoru kırdı. Dünya Kupası boyunca 6 gol yiyen Belçika’nın kale bekçisi Thibaut Courtois, turnuvada en iyi kaleci olarak seçildi. Belçika, gerçekten de sürpriz takım unvanını sonuna kadar hak ediyor.

İngilizler, 2018 Dünya Kupasında ilkleri başaran bir diğer takım. Brezilya ve Almanya’yı ise hayal kırıklıkların takımları olarak başı çekiyorlar. Neymar’ın topla şov yapmaktan başka bir şey yapmadığı, Almanya ise disiplinli ve takımsal olarak bütün halinde adeta bir makine gibi çalışan bir takım olarak görülüyordu ancak Almanlar turnuvaya erken veda etmeyi geçin gruptan zor çıktı.
Bir diğer önemli figürse, “VAR” Video Hakem Teknolojisi. Bu teknoloji adeta yeşil sahalardaki kader değişim aracı. 22 penaltı atışının gole dönüştüğü hesaba katılırsa VAR sisteminin takımların kaderini belirlemesi yönündeki etkisi ortada…

19 Temmuz 2018 Perşembe

Dünya Kupası Bittiyse, Fransa'ya Yolculuk


Fransa Bisiklet Turu bu yıl Temmuz ayının takviminde en çekici yarışı sayılmaz. Biraz daha açarsak… Her sene ortalama olarak üç milyar seyirci tarafından takip edilen Tour de France, temmuzun sahibi gibidir, bir nevi.
Lakin o yıl bu yıl hiç değil. Bilakis Dünya Kupasına denk geliyor diye başlangıç haftasını yedi gün erteleyerek nefesler tutulacak.

Chris Froome gelebilir, gelecek, geldi. Son birkaç haftadır bisiklet dünyasının dilinden düşmeyen cümleler bunlar. Bisikletin gelmiş geçmiş en büyük ve en eski spor organizasyonu son dokuz aydır doping davası ile baş ederken, aklandı. Yıllardır beklediğimiz an geldi, bir süperstar bu yollarda pedallayacak. Ve üstelik bu sefer sarı mayosuyla tarihe geçerek…

Diğer rakipleriyle arasındaki farkı iyiden iyiye açan Froome, 3. Tour de France zaferini garantilemiş durumda. Bu grafiği yukarıya çıkartan 5. Bisikletçi olarak, genel klasmanda da şampiyonluk yaşarsa keza Fransa Bisiklet Turunu en çok kazananlar arasına adına yazdıracak.
Bu yılı farklı kılan ise, Fransa’nın batısından başlayan güzellikler ülkeyi saat yönünden çevreleyerek üç haftalık gecikmeli programla noktalayacak olması!



Son yılların her ne kadar en kısa turu gibi görünse de en zorlu parkurlar arasında listeye adını yazdırır. Şimdi hazır Fransızlar Dünya Kupasını kazanmışken sokaklar, organizasyon daha bi cazibeli olacağı kesin. Yani kısacası Fransa’da bir bayram havası söz konusu.
Bir takım hegomanyalara da “dur” diyebilecek mi, bu yıl merak konularından… Greipel, Cavendish veya Kittel gibi sprintlerin son noktayı koymaları için takım arkadaşlarından ne denli yardım gelecek?

Evet, Froome’un dopingle çalkantısı gündemi epey oyalarken, geçen yıl yaptığı hareketle diskalifiye olan Peter Sagan’ı da unutmamak gerek. Bisiklet dünyasının hınzır ve en büyük yıldızlarından, yeşil mayonun da favorilerinden…
Pireneler’deki hız tutkunları için de ayrı bir etap olacak. Bu rotada bol miktarda dinamikler mevcutken, sonucunda etkileyecek.

Acı çekmeden, mücadele etmeden hiçbir şey kazanılmıyor. Ama bazen acı çekseniz de mücadele etseniz de kazanamıyorsunuz. Tour de France bu algıyı kırmanın en acılı olanından… Kazanırsanız, dünyanın spor gündemine düşmeniz işten bile değil. Her neyse konumuz dünya kupasından sıyrılan, bol çekişmeli Tour de France!