Hatırlar mısınız? Bu sene Şampiyonlar Ligi son 16 turunda PSG ile Chelsea arasında oynanan maçtan çok maç sonrası bir takım üzücü olaylar konuşulmuştu. Maç öncesi stada gelmek isteyen İngiliz taraftarlar Afrika kökenli insanları almayıp, ırkçı davranışlara bir yenisini daha ekledi.
Bunlar yetmezmiş gibi hangi insanoğlu "Biz ırkçıyız, bizim sevdiğimiz yol bu" tezahüratlarıyla teşekkür bekliyor hiç anlamıyorum.
FIFA, FIBA gibi kuruluşlar üstüne basa basa önemle hassasiyet gösterdikleri "ırkçılık" eylemlerini azaltmayı kısmende olsa başardı. Yine de yeterli değil. Ağırlıklı olarak siyah-beyaz tartışması olsa da Amerika'da karşılaştığımız Asyalılarında bu eylemlere fazlasıyla maruz kaldığını görüyoruz.
Kutuplaşma o denli büyümüş ki herkesin ya mahallesi ya kasabaları adı altında ileriye taşınmıştır. Zaman zaman spor müsabakalarında bizzat karşı karşıya kaldığınızda dehşet anları iliklerinize kadar yaşamak zorunda kalıyorsunuz.
Basketbol da buna maalesef tanıklık etmiş sporlardan. Birde Amerika'da iseniz! Gözlerindeki o küçümsemeyi
anında sezer, sizi huzursuz etmesi bir bakışıyla kabul ettirir. Nba'de oynayan siyahi ve Asyalı çoğu sporcu bu anlamda geri plana itilmekle beraber asosyal bireyler yetiştirdiler.
Yakın bir örnek, öyle çok uzaklara gitmeden.
Jeremy Lin ailesinin, özellikle de babasının sert duruşunun ve oğluna uyguladığı katı tutumuyla oğluna çok görmüştür. Jeremy kaçışı dışarıda arar. Lakin orada da çıkmaz sokağa sapar. Kolejdeyken okul arkadaşlarının ırkçı söylemleriyle iyice kendini toplumdan soğutan Lin kısa boyuna rağmen basketbol topuyla yakın arkadaşlık kurar.
Bu dostluk onun kolej takımına girmesinde ayak olacaktı. Her ne kadar bu ayakları kaydırmak isteyen babası
sadece eğitimine odaklanması konusunda masaya yumruğunu koyar.
Jeremy'nin zekası herkesin isteklerini tatmin edecek ve şaşırtacak düzeydeydi. Dünyanın en iyi okullarından başı çeken Harvard'da burs kazanmıştır. Bu noktada babasına sus payı vererek, basketbol ve okulu bir arada götürmeye başlamıştır.
Kısa boyuna (1.91) ne kadar kısa bunu da tartışmaya açık bırakıyorum ve ırkçı eylemlerine karşı verilmiş, büyük cevaplarıyla üslubunu hiç bozmadan devam ediyordu köprünün diğer ayaklarını dikmeye.
Harvard'ın en iyi oyuncusu olana dek sadece çalıştı. Hem bölümünden hem sporundan başarı ile söz ettiren Lin imkansızı zorluyordu. Bir taraftan da şöyle biraz kenara çekilin demenin bir başka yoluydu.
O sadece yaptıklarının konuşulmasını istiyordu. Ne ırkçı davranışlar ne de babasının hunharca gösterdiği tepki. İstiyordu, çalışıyordu ve köprüyü kuruyordu. Son parça olarak da Nba'de draft edilerek çivileri çakıyordu.
Nba'de ilk tecrübesini Golden-State Warriors ile yaşadı. Rakipleri ve stat da koltuklarının üzerinde bilmişlik taslayan seyirciler tarafından aşağılanmaya başlandı. Son bir sözü vardı ya da hareketi. Oynadığı oyun atik ve maçı okuma zekasıyla doluydu. Kısa süre içinde yarım ağız özürler dolanıyordu parke üzerinde.
Umurunda mıydı? Hiç sanmıyorum.
Sahi babası nerelerde?
2 Ekim 2015 Cuma
1 Ekim 2015 Perşembe
Nerede Kalmıştık?
Neden hep aldatılıyoruz? İnanıyoruz, sevinçlerine ve üzüntülerine ortak oluyoruz, sempati kazanıp bir üst kademeye geçiyor hayranı noktasına geliyoruz, öğreniyoruz ki; bu ben değilim, bu benim dopingli halim diyerek işin içinden çıkıyorlar.
Yok yok işi çıkmaza sürüyorlar. Biz bunu daha önce izlemişize bağlayıp inancımızı yine yitiriyoruz. Her yeni çöküş bir daha ki sefere kalkışımızı güçsüz hale getiriyor. Bizler bisiklet sporunu tüm badirelere karşı bağlanırken, tartışma yaratan sonuçlar ile ikiye bölünüyoruz. Daha öncede karşılaşmıştık Lance Armstrong'la.
Yükseliş, domine edilmiş yarışlar ve düşüşleriyle. Bir masumiyet bakışı, bir gözyaşı biraz da bizim duygularla oynadık mı tamamdır. Neler oluyor biri bize açıklasın!
Alberto Contador üç büyük bisiklet turuda (Tour de France, Giro d'Italia, Vuelta a Espana) kazanmış 5 bisikletçiden biridir. Derinliklerde gömülü olan hazine ise pek de iç açıcı değildir oysa ki. 2006 yılındaki Tour de France'ın tüm hazırlıklarıyla tamamken doping iddialarıyla gündem çalkalanmaya başlandı. Bu inişli-çıkışlı haberlere dayanamayan Contador turdan çekildi.
Ne enteresandır ki, dopingden en azından şimdilik aklandı. Olay yine biz bisiklet severlere oldu. İçimize bir şüphe düştü.
Gel de eski heyecan ve istekle izle turları. Ertesi yılsa turu kazanmasıyla birlikte doping suçlamaları tekrar gün yüzüne çıktı.
2010 yılı itibariyle de söylentiler baş gösterdi. Olanlar oldu! Yapılan testlerden Clenbuterol maddesi saptanınca çalkantılar bir level atladı. Contador mahkeme duvarlarına aşina olmaya başlamışken daha önce görmüş olduğumuz "gözyaşlı" sahnelerle bizim duygular tepetaklak oldu ve üzerine kafa karışıklığı ile iyice çıkmaza girdik.
Ne oldu? Her yokuşta çığır açan, Fransa'nın meşhur dağlı turlarında yokuşta neymiş dedirten çıkışları, rakip tanımaz tırmanışları artık yerini dolduramıyordu. Ani atakları yerini bitkin ve ortalarda takip eden sıradan bisikletçi görünümüne bürünmüştü.
Onun hırsını daha önce de şahit olanlardan biri olarak böyle sessizce kenara çekilmeyeceğini biliyordum. Yani en azından bu konuda aldatılmazdık değil mi?
Biraz su serpelim. Bu arada doping iddiaları içinde yüzerken Astana takımıyla da bir takım sorunlar yaşamış önce Saxo Bank-SunGard kısa süre sonra ise Team Saxo Bank-Tinkoff talımıyla 2016'ya kadar nişanlanacaktı. Çünkü daha sonra sözleşmesi bitince bisikleti bırakacağını açıklamıştı.
Buna da inansak mı bilemiyorum doğrusu. Oynamayın bizim duygu ve düşüncelerimizle.
Alberto Contandor doping iddialarını insanların zihinlerinden bir nebze de olsa unutturabilmek adına bir şeyler yapmalıydı. En etkili olduğu ve eskiye geri dönüş için tur kazanmalıydı. Sıkı hazırlandı. Eskisi gibi değildi elbet ama fırsatları değerlendirmesi onun için çocuk oyuncağıydı.
2012-2013 yıllarında bisiklette domine edilmiş yıllardı. O yüzden ince ince işledi. Taktikler ve geri dönüş arzusu Fransa Bisiklet Turuna fazlasıyla önemsemeden inişe geçerken ciddi bir sakatlık geçirdi. Yine bir hazin son ama bu sefer dışarıdan gelen etkenlerle değil.
Belki de bir cezalandırmaydı. Yinede hızlı bir tedavi ve kazanma isteği, onun kısa sürede Vuelta'yı kazanan ve daha büyük başarı açlığını gösteren bir kutlamaydı.
Özlem sona eriyordu. 7. yılın sonunda İtalya Bisiklet Turunu Genel Klasmanda 1.bitirerek geri dönüşüne; "nerede kalmıştık" dedirtiyor. Kariyerinin 7. büyük zaferini de etap kazanmadan şampiyonluk kadehiyle süsledi.
Biz yine rampalarda zorlu rakiplerine kök söktürdüğünü görünce gerçekten de geri döndü diyoruz. Unutmayalım ki halen daha soru işaretleriyle dolu bir geçmiş var!!
Ne enteresandır ki, dopingden en azından şimdilik aklandı. Olay yine biz bisiklet severlere oldu. İçimize bir şüphe düştü.
Gel de eski heyecan ve istekle izle turları. Ertesi yılsa turu kazanmasıyla birlikte doping suçlamaları tekrar gün yüzüne çıktı.
2010 yılı itibariyle de söylentiler baş gösterdi. Olanlar oldu! Yapılan testlerden Clenbuterol maddesi saptanınca çalkantılar bir level atladı. Contador mahkeme duvarlarına aşina olmaya başlamışken daha önce görmüş olduğumuz "gözyaşlı" sahnelerle bizim duygular tepetaklak oldu ve üzerine kafa karışıklığı ile iyice çıkmaza girdik.
Ne oldu? Her yokuşta çığır açan, Fransa'nın meşhur dağlı turlarında yokuşta neymiş dedirten çıkışları, rakip tanımaz tırmanışları artık yerini dolduramıyordu. Ani atakları yerini bitkin ve ortalarda takip eden sıradan bisikletçi görünümüne bürünmüştü.
Onun hırsını daha önce de şahit olanlardan biri olarak böyle sessizce kenara çekilmeyeceğini biliyordum. Yani en azından bu konuda aldatılmazdık değil mi?
Biraz su serpelim. Bu arada doping iddiaları içinde yüzerken Astana takımıyla da bir takım sorunlar yaşamış önce Saxo Bank-SunGard kısa süre sonra ise Team Saxo Bank-Tinkoff talımıyla 2016'ya kadar nişanlanacaktı. Çünkü daha sonra sözleşmesi bitince bisikleti bırakacağını açıklamıştı.
Buna da inansak mı bilemiyorum doğrusu. Oynamayın bizim duygu ve düşüncelerimizle.
Alberto Contandor doping iddialarını insanların zihinlerinden bir nebze de olsa unutturabilmek adına bir şeyler yapmalıydı. En etkili olduğu ve eskiye geri dönüş için tur kazanmalıydı. Sıkı hazırlandı. Eskisi gibi değildi elbet ama fırsatları değerlendirmesi onun için çocuk oyuncağıydı.
2012-2013 yıllarında bisiklette domine edilmiş yıllardı. O yüzden ince ince işledi. Taktikler ve geri dönüş arzusu Fransa Bisiklet Turuna fazlasıyla önemsemeden inişe geçerken ciddi bir sakatlık geçirdi. Yine bir hazin son ama bu sefer dışarıdan gelen etkenlerle değil.
Belki de bir cezalandırmaydı. Yinede hızlı bir tedavi ve kazanma isteği, onun kısa sürede Vuelta'yı kazanan ve daha büyük başarı açlığını gösteren bir kutlamaydı.
Özlem sona eriyordu. 7. yılın sonunda İtalya Bisiklet Turunu Genel Klasmanda 1.bitirerek geri dönüşüne; "nerede kalmıştık" dedirtiyor. Kariyerinin 7. büyük zaferini de etap kazanmadan şampiyonluk kadehiyle süsledi.
Biz yine rampalarda zorlu rakiplerine kök söktürdüğünü görünce gerçekten de geri döndü diyoruz. Unutmayalım ki halen daha soru işaretleriyle dolu bir geçmiş var!!
30 Eylül 2015 Çarşamba
Benim Her Yerde Kolum Var!
Üniversite yıllarımda bir dönem ilgi odağımdı Güney Amerika Ligleri. İlk yarı berabere biten maçlar ikinci yarıya dayanamayıp uyuya kalınca; sabah bir bakıyorum bol gollü, kırmızı kartlı maçlara dönüşmüş. Bunlar işte hep bilerek. Uyumayacaksın Büşracım! Nafile dünya!
Her neyse bir gün belirledim illa bir maçı sonuna kadar izleyeceğim. Ve sonunda da başardım. İşin aslı her ne kadar geç saatte olsa maçlarda epey zevkliydi ya da belki benim şansımdı. Buralardan gözüme takılan birkaç sporcu olmadı değil. Onu araştır bunu araştır derken işin yönü kaydı, saat zaten umrumda mı! Belki biraz.
Gözlerim ruhumun aynasıydı adeta.
Aaaa şahane bir isim yakaladım o dakika ve durdum. Güney Amerika'da ilginç bir sporcu bulmakta çok zorlanmazsınız esasında. Gündüz yaşanan terli yaşamın yanı sıra gece yaşam sıcak ve keşmekeş...
Bulduklarımın için de öyle bir isim var ki gece saatlerini temiz ve uslu bırakmış bir futbolcu. Araştırıp da bulamadığım varsa valla benim suçum değil.
Dönelim konumuza. Saygıdeğer futbolcumuz, pardon kalecimizin adını bahşedelim Rogerio Ceni. Kurtarışlarından ziyade attığı gollerle ünlü bizimkisi. Ben bu konu başlığı ile başladım, bir ara Sinop yazısı geçti. Hayda şakadır derken meğersem Brezilya'da Sinop FC diye bir takım varmış. Buradan da ayrı bir hikaye çıkar diyerek kaldığımız yerden devam.
Çok da hızlı bir başlangıç yapamamış, sabretmiş. Balzac'ın dediği gibi: "Her güç, sabır ile zaman birleştirilerek sağlanır." Sessiz ve iyi kaleci olmaktan çok öteye geçecekti. Yıllarını Sao Paulo takımına adayacaktı ve karşılığını da alacaktı. Önceleri yaptığı tek iş, yedeklerde ve hatta yedeğin yedeği olarak koltukları aşındırmaktı.
İlk kaleci (Zetti Santos) transfer olunca yedek kaleciliğe atanacaktı. Yüzü de bundan sonra gülecekti. Kalecilere nedendir bilinmez pek de önem verilmez. Almanya'yı ayrı bir kenara koyarak. Hakkını yememek gerek son 5 yıldır bu konuda kulüpler kaleci yetiştirmek için özel programlar eşliğinde ayrı bir önem veriyorlar. Yine de Ceni'nin yıllarına bakılarak büyük işlere imza atmış.
2006 yılına gelene kadar 60 gol kaydetmişti bile. Biz ekranlarda birçok forvet oyuncusuna "kazma" diye haykırırken Ceni ihtişamlı golleriyle atağa geçmişti. Çoğunlukla serbest vuruştan attığı golleriyle tanınıyordu kendisi.
Bilhassa bundan 4 yıl önce Corinthians'a attığı 18 metre uzaklıktaki fevkalade gol hafızalara kazındı, aynı zamanda 100. golünü kaydetti. Unutulmayan maçlarından birini de Liverpool'a karşı oynamıştı. Pek karşılaşmadığımız an ise bir kalecinin maçın adamı olarak damga vurmasıydı.
2005'te oynadığı Dünya Kupasında takımının kazanmasında attığı gollerin katkısı halen daha Sao Paulo sokaklarında konuşulur. Artık o takımın "kurtarıcısı" ile birlikte kaptanı olmuştur.
Bir dönemi de hastane koridorlarında geçti. Bir takım operasyonlar geçirerek uzun süreler takımından ayrı kaldı. Bir nevi takımındaki değerinin paha biçilemez olduğu anlaşıldı.
O halen daha yaşına (42) aldırış etmeden sahalarda, yeni goller peşinde... Acaba yanlışlıkla mı kaleye düştü bilinmez.
O günkü derste uyuklasam da; bildiğim tek şey uykusuz kalmaya değdi.
Her neyse bir gün belirledim illa bir maçı sonuna kadar izleyeceğim. Ve sonunda da başardım. İşin aslı her ne kadar geç saatte olsa maçlarda epey zevkliydi ya da belki benim şansımdı. Buralardan gözüme takılan birkaç sporcu olmadı değil. Onu araştır bunu araştır derken işin yönü kaydı, saat zaten umrumda mı! Belki biraz.
Gözlerim ruhumun aynasıydı adeta.
Aaaa şahane bir isim yakaladım o dakika ve durdum. Güney Amerika'da ilginç bir sporcu bulmakta çok zorlanmazsınız esasında. Gündüz yaşanan terli yaşamın yanı sıra gece yaşam sıcak ve keşmekeş...
Bulduklarımın için de öyle bir isim var ki gece saatlerini temiz ve uslu bırakmış bir futbolcu. Araştırıp da bulamadığım varsa valla benim suçum değil.
Dönelim konumuza. Saygıdeğer futbolcumuz, pardon kalecimizin adını bahşedelim Rogerio Ceni. Kurtarışlarından ziyade attığı gollerle ünlü bizimkisi. Ben bu konu başlığı ile başladım, bir ara Sinop yazısı geçti. Hayda şakadır derken meğersem Brezilya'da Sinop FC diye bir takım varmış. Buradan da ayrı bir hikaye çıkar diyerek kaldığımız yerden devam.
Çok da hızlı bir başlangıç yapamamış, sabretmiş. Balzac'ın dediği gibi: "Her güç, sabır ile zaman birleştirilerek sağlanır." Sessiz ve iyi kaleci olmaktan çok öteye geçecekti. Yıllarını Sao Paulo takımına adayacaktı ve karşılığını da alacaktı. Önceleri yaptığı tek iş, yedeklerde ve hatta yedeğin yedeği olarak koltukları aşındırmaktı.
İlk kaleci (Zetti Santos) transfer olunca yedek kaleciliğe atanacaktı. Yüzü de bundan sonra gülecekti. Kalecilere nedendir bilinmez pek de önem verilmez. Almanya'yı ayrı bir kenara koyarak. Hakkını yememek gerek son 5 yıldır bu konuda kulüpler kaleci yetiştirmek için özel programlar eşliğinde ayrı bir önem veriyorlar. Yine de Ceni'nin yıllarına bakılarak büyük işlere imza atmış.
2006 yılına gelene kadar 60 gol kaydetmişti bile. Biz ekranlarda birçok forvet oyuncusuna "kazma" diye haykırırken Ceni ihtişamlı golleriyle atağa geçmişti. Çoğunlukla serbest vuruştan attığı golleriyle tanınıyordu kendisi.
Bilhassa bundan 4 yıl önce Corinthians'a attığı 18 metre uzaklıktaki fevkalade gol hafızalara kazındı, aynı zamanda 100. golünü kaydetti. Unutulmayan maçlarından birini de Liverpool'a karşı oynamıştı. Pek karşılaşmadığımız an ise bir kalecinin maçın adamı olarak damga vurmasıydı.
2005'te oynadığı Dünya Kupasında takımının kazanmasında attığı gollerin katkısı halen daha Sao Paulo sokaklarında konuşulur. Artık o takımın "kurtarıcısı" ile birlikte kaptanı olmuştur.
Bir dönemi de hastane koridorlarında geçti. Bir takım operasyonlar geçirerek uzun süreler takımından ayrı kaldı. Bir nevi takımındaki değerinin paha biçilemez olduğu anlaşıldı.
O halen daha yaşına (42) aldırış etmeden sahalarda, yeni goller peşinde... Acaba yanlışlıkla mı kaleye düştü bilinmez.
O günkü derste uyuklasam da; bildiğim tek şey uykusuz kalmaya değdi.
29 Eylül 2015 Salı
Sihirli Bir Dokunuş: Earvin "Magic" Johnson
Nasıl yani dediğimiz anlar vardır. Çocukların her sabah yarı gözlerle de olsa koşarak izlediği çizgi filmler mesela. Süngerbob'un deniz altında verdiği mangal partileri, konuşabilen arabalar imkansız görünen olayların dışında her zaman iyilikle sonuçlanan şirinler, ders içeren jet-giller veya taş devri... Bu örnekler uzun uzadıya gider ama değişmeyen, mucizevi sihirler...
Ya her gün vira bir şeylerin peşinden koşuşturduğumuz oradan oraya savrulduğumuz zaman içinde en çok ihtiyaç duyduğumuz "sihir" değil midir? Peki ya gerçekte de varsa? Hatta ve hatta öyle biri var ki adını duyduğumuzda ki yüz şeklimiz anlatır.
Evet, evet kafanız karışmasın aklınıza gelen ilk isim Earvin Johnson, nam-ı diğer "Magic Johnson". Şunu bi kabul edelim ki çok sayıda basketbolcu sayabiliriz, ancak bazıları Jordan gibi, Jabbar gibi isimler dünyada gelmiş geçmiş en iyi basketbolcuları listesine adını yazdıran isimlerdir.
İçlerinden bazıları sadece basketbol sevdalıları için değil, dünya çapında kara sevdalıları vardır. Öyle yazılışı basit okunuşu bir çırpıda olduğuna aldanmayın sizi şöyle mutfak kısmına alayım.
Earvin çocukluğundan beri süregelen basketbol sevgisini geliştirmek için neredeyse sabah-akşam basketbol antrenmanı yaparmış. Bu zaten her basketbolcunun klasikleşmiş mabedidir. Onu diğerlerinden farklı kılan annesiyle dışarıya veya markete gittiğinde elinden hiç eksik etmediği basketbol topunu giderken sağ dönüşte sol eli ile sürerek kendini geliştirmenin çizelgesini yazmıştı.
Lise yılları itibariyle önce kendisinin farkında olan Earvin yanına ilave olarak kocaman gülümsemesini de dahil ederek 13 yıllık Los Angeles Lakers ile büyülü işler yapacaktı. Kariyer başarılarına neler sığdırabilirsiniz ki elbette ki bir sonu var fakat Johnson hem hastalıklara hem ırkçılık ayrımlarına hem de insanlığıyla deyim yerindeyse iyilik elçisi olmasıyla halen daha sığdıramadıklarını da yanında taşıyor.
3 kez Nba Mvp, 9 Nba finali, 12 All-Star maçları ile izlemekten keyif aldığım anlara sahne oldu. Biri Johnson'ı durdurmalıydı. Çünkü rakiplerinin çok da hoşuna gitmiyordu. Her yerde mi "Magic" diyalogları dolup taşıyordu.
Bir de onunla kafa kafaya oynayan arkadaşı, ezeli rakibi, ebedi dostu Larry Bird; kendi aralarında kendi dillerini konuşsalar da birlikte var olmayı en iyi sürdürenlerdendi.
İnsan gücüyle olmasa da onu durduracak AIDS teşhisi olacaktı. Tam anlamıyla durdurduğunu söylemek yanlış olur. 3 kez ayrılıp tekrar geri döndü sevgilisine. Takım arkadaşları bu hastalığın kendilerine de bulaşacak korkusuyla takımlarında istemediler. Ve son vurucu darbe takım arkadaşları tarafından gelecekti.
Basketbolu bırakmış olsa da insani duygularını dışa vurmak onun işiydi. Irkçı eylemlere karşılık; siyah-beyaz halkın iç içe geçmesini sağlayan dev köprüydü. Los Angeles sokaklarında set kuran insanlara önce kurduğu sinema salonu ile ortamı yumuşattı.
Ticari ve girişimci ruhunu ortaya koydu.
Daha sonraları Starbucks, Burger King, Lakers (hissedarı) gibi büyük firmaların işletme hakkını alıp siyahilerin bulunduğu bölgelere kurdu.
Yüzleşmeyi, engelleri, kendimizi bulabilmeyi ve asla vazgeçmemeyi öğretti Magic bize. AIDS ile savaşan ve hayatını yazıya dökerek kitaplaştıran sihirli değnek oldu.
Şu durumda insanın gerçekten de çizgi filmlerde kaybolası geliyor.
Etiketler:
#aids,
#basketball,
#basketbol,
#company,
#earvinjohnson,
#larrybird,
#magicjohnson,
#mvp,
#nba
28 Eylül 2015 Pazartesi
"İngilizlerin En Sevdiği Alman": Boris Franz Becker
Tribünün en ön ve Vip kısmında oturan biri dikkatleri çekiyor. Biraz baktınız, hadi biraz daha zorlayın. Biliyorum dilinizin ucundan. Çıkarttı çıkaracaksınız. Siz söylemeden söze geçiyorum Boris Becker o. Çok da şaşırılacak bir tarafı da yok aslında. Zaten onu tenis tribünlerinde görmek gayet de alışık olduğumuz bir durum. Lakin onu -teknik adam- ön adıyla görüyoruz artık.
Üstelik Novak Djokovic'in baş öğretmeni olarak. Biraz sert oldu farkındayım. İki iddialı isim bir arada. Bir ipte iki cambazın sahada kendini gösterme şekli.
Tenis onun yaşama biçimi. Dünyada var olma sebebi veyahut.
Wimbledon tenis turnuvasının en genç şampiyonu tam tamına 17 yaş 227 günlük olarak çocuksu, sade, çoşkulu ve acemi olarak sahalara hızlı giriş yaptı.
Kortlara sığamayan bu çocuk doyumsuz maçlar izletiyordu. Bir tık daha artan tenis izleyici sayısı sayesinde kaybetmeye alışık olmayan birini yaratacaklardı. O da bir yere kadar mı? Elbette bir yere kadar henüz dünya da öyle bir sporcu çıkmadı belki zorlayanlar oldu. Çıktığını farz ettiklerimiz de ya dopingli çıktı ya da bir engele takıldılar.
Boris Becker çim kortta toplam 7 finalle başarıların Federer ve Sampras ile paylaşırken toprak zeminde (Roland Garos'ta) bir takım şeyleri yanlış yapıyordu ya da ona ters geliyordu. O hep ilklerini Wimbledon'la yaşadı ve devam ettirdi. O yüzdendir ki Londra'nın tripli havasından nasibini almayı unutmamıştır.
Becker çim ve salon turnuvalarında 26 şampiyonluk görürken teklerde 49 kez, çiftlerde 15 kez kazanan tenisçi oldu. London's Queen's Club şampiyonluğunu 4 kez kazanarak en çok kazanan sporcular arasına yazdırdı.
Ben size demiştim Londra'nın ayrı bir yeri var Becker için.
Tamam, İngiltere farklı ya, 14 değişik ülkede şampiyona kazanmaya ne dersiniz? Eee bunu da taçlandıralım öyle değil mi? Becker International Tennis Hall of Fame de adını yazdı ve İngiltere'nin yolunu tuttu.
Biraz çalkantılı özel hayatı, evliliği, çocukları içinde dikiş tutturamadı. O yıllarına neler sığdırmadı ki! 2000'li yıllarda kendi markasını piyasaya sürdü, "Völkl Inc" adıyla. Hemen ardından hen İngilizce hem Almanca yazdığı bibliyografi yayımladı.
Hazır meşhur olmuşken nimetlerinden yararlanmak gerek düşüncesiyle Vodafone ile anlaşma sağladı. Boris Becker Tv adlı medya yanında, Top Gear'a katılan eski tenisçi unvanıyla aramıza yine yeniden dahil oldu.
En vurucu darbeyi de yine İngiltere'de atacaktı. BBC için yorumculuk yapmaya başlayarak İngilizlerin gönlünde taht kurmayı başardı. İki soğuk ülke arasında birbirlerine olan kuşku ve önyargı birazda olsa azalma gösterdi ve artık "İngilizlerin en sevdiği Alman" olarak söylenmeye başlandı.
Öyle kolay kolay o koltukta oturulmuyor diyor. Ve böyle hırslı ve çalkantılı birinin tek kişilik karnavalıdır tenis.
Üstelik Novak Djokovic'in baş öğretmeni olarak. Biraz sert oldu farkındayım. İki iddialı isim bir arada. Bir ipte iki cambazın sahada kendini gösterme şekli.
Tenis onun yaşama biçimi. Dünyada var olma sebebi veyahut.
Wimbledon tenis turnuvasının en genç şampiyonu tam tamına 17 yaş 227 günlük olarak çocuksu, sade, çoşkulu ve acemi olarak sahalara hızlı giriş yaptı.
Kortlara sığamayan bu çocuk doyumsuz maçlar izletiyordu. Bir tık daha artan tenis izleyici sayısı sayesinde kaybetmeye alışık olmayan birini yaratacaklardı. O da bir yere kadar mı? Elbette bir yere kadar henüz dünya da öyle bir sporcu çıkmadı belki zorlayanlar oldu. Çıktığını farz ettiklerimiz de ya dopingli çıktı ya da bir engele takıldılar.
Boris Becker çim kortta toplam 7 finalle başarıların Federer ve Sampras ile paylaşırken toprak zeminde (Roland Garos'ta) bir takım şeyleri yanlış yapıyordu ya da ona ters geliyordu. O hep ilklerini Wimbledon'la yaşadı ve devam ettirdi. O yüzdendir ki Londra'nın tripli havasından nasibini almayı unutmamıştır.
![]() |
| 17 yaş 227 günlük Boris Becker |
Ben size demiştim Londra'nın ayrı bir yeri var Becker için.
Tamam, İngiltere farklı ya, 14 değişik ülkede şampiyona kazanmaya ne dersiniz? Eee bunu da taçlandıralım öyle değil mi? Becker International Tennis Hall of Fame de adını yazdı ve İngiltere'nin yolunu tuttu.
Biraz çalkantılı özel hayatı, evliliği, çocukları içinde dikiş tutturamadı. O yıllarına neler sığdırmadı ki! 2000'li yıllarda kendi markasını piyasaya sürdü, "Völkl Inc" adıyla. Hemen ardından hen İngilizce hem Almanca yazdığı bibliyografi yayımladı.
Hazır meşhur olmuşken nimetlerinden yararlanmak gerek düşüncesiyle Vodafone ile anlaşma sağladı. Boris Becker Tv adlı medya yanında, Top Gear'a katılan eski tenisçi unvanıyla aramıza yine yeniden dahil oldu.
En vurucu darbeyi de yine İngiltere'de atacaktı. BBC için yorumculuk yapmaya başlayarak İngilizlerin gönlünde taht kurmayı başardı. İki soğuk ülke arasında birbirlerine olan kuşku ve önyargı birazda olsa azalma gösterdi ve artık "İngilizlerin en sevdiği Alman" olarak söylenmeye başlandı.
Öyle kolay kolay o koltukta oturulmuyor diyor. Ve böyle hırslı ve çalkantılı birinin tek kişilik karnavalıdır tenis.
23 Eylül 2015 Çarşamba
Bu Neyin Kafası? Rakı? Şarap?
İzmir Bayraklı'yı telaş sarmış durumda. Kadınların elleri masayı dolduran mezeler, meyveler ve İzmir'e has yemeklerle dolduruyordu. İnce belli rakı bardakları bir yandan şarap kadehleri bir yandan neler oluyor demeye kalmadan haber tez bir şekilde yayılıyor.
Bunca hareketlilik Alman RTL kanalı futbol üzerine, yarı belgesel tadında çekim yapacaklarından ötürüymüş. Bir dakika! Almanyalardan yani bir nevi futbolun alasının oynandığı ülkeden kalkıp İzmir'e gelmeleri. Hayda!!! Bu işin içinde bir bit kemiği var.
Çok enteresan bilgiyle şaşıp kalıyorum. Rakıspor ile Şarapspor'un maçlarını Avrupa'da haber yapmak için bir hususi çekime gelmişler.
Şimdi daha da şaşırıyorum. Takım isimleri hiç de alışagelmiş değil. Hikayesi de böyle meşhurlaşıyor ve bazı kesimlerce bu meşhurluk ve ilgi can sıkıcı hale geliyor.
Hadi gelin bu neyin kafası öğrenelim.
Bayraklı'da 1930'lu yıllarla birlikte, üzümün bol ve kaliteli bağlarıyla önce rakı sonra şarap fabrikası kurulur. Günün neredeyse 20 saatini fabrikada geçiren işçiler boş zamanlarında top haline getirdikleri kağıt ve çöplerle futbol oynamaya başlarlar. Zaman içinde "biz bunu neden etkinlik haline dönüştürmüyoruz" dedikleri anda neredeyse 50 yıllık bir mazinin ortaya çıkacaklarından haberleri yoktu.
Şarap fabrikasında Şarapspor, Rakı fabrikasında ise Rakıspor ile buyurun İzmir manzarasına!
Yılda bir kez düzenlenen bu etkinlik, işçi sınıfından futbola bir yenilikte zil zurna sarhoş olunca maç yapmaya başladılar.
Eee doğal olarak; Bir yandan maç oynanıyor diğer yandan ellerindeki şişelerle alkol kana karışıyordu. Maçı izleyenler, tezahürat yapanlarda boş durur mu! Maçlar oynanırken kurulan sofralarda cabası.
Günümüz "modern" futbolu ile yakından uzaktan hiçbir akrabalık bağı yok. Goller kaçınca saç baş yolmak yerine, göbekler atılıyor, darbuka sesleri yankılanıyordu. Ne güzel kafa bu!
Maça başlamadan önce içkiler içilir, herkesi 5 kişi görene kadar yudumluyorlarmış.
Şimdi böyle bir maçın "hakeminin" ayık olması kurallara aykırı bir durum pek tabi ki. Kimisi bisiklet üzerinde hakemlik yaparmış. Üstünde nasıl sabit kaldığını şaşarak, hakem ağzına düdüğünü götürmeden önce oyuncuları kontrol edermiş.
Tam kıvamda sarhoş olundu mu diye. Yok eğer hala ayıksa, alkole devam. Hakemin bir avantajı da hem şarap hem de rakı içerek sarhoş olurmuş. Tam olarak bir avantaj mı tartışmaya açık bir konu.
Herkesin kafalar güzelken düdük çalarmış.
Asıl eğlencenin tavan yaptığı saatler.
Genellikle bu sarhoşluğun getirileri maç ya yarıda kalır ya da berabere bitermiş. 80 darbesine kadar kimsenin sesi çıkmazken darbeyle el ayak çekilir olmuş. Üzerine valinin de bu etkinlikleri yasaklaması ve maçların oynandığı tepede arkeolojik kalıntıların bulunmasıyla kendine özgü bu maçlara set çekilmiş.
2000 yılında tekrar bir araya gelseler de eski ruh ve aynı istek yoktu. Bir nevi jübile maçı gibiydi.
Şimdi böyle oyuncularının lakaplarından söz etmemek olmaz.
Rakıspor: Adolf Hulki, Gececi Metin, Salhane Memduh, Ayı Adnan, Zorbo Çelik...
Şarapspor: "Hacı" Fuat, Reno Ahmet, Ruh Hasan, Yavru Güngör, Zorzo Ahmet... gibi kendilerine özgü lakaplarıyla gülümsememize nail oluyorlar.
Ben buradan İbrahim Tatlıses'e bağlanmak istiyorum.
Atalım mı Arap kızı atalım mı vay vay
Senin için on beş sene yatalım mı vay vay
Rakıyı da şaraba katalım mı vay vay...
Bunca hareketlilik Alman RTL kanalı futbol üzerine, yarı belgesel tadında çekim yapacaklarından ötürüymüş. Bir dakika! Almanyalardan yani bir nevi futbolun alasının oynandığı ülkeden kalkıp İzmir'e gelmeleri. Hayda!!! Bu işin içinde bir bit kemiği var.
Çok enteresan bilgiyle şaşıp kalıyorum. Rakıspor ile Şarapspor'un maçlarını Avrupa'da haber yapmak için bir hususi çekime gelmişler.
Şimdi daha da şaşırıyorum. Takım isimleri hiç de alışagelmiş değil. Hikayesi de böyle meşhurlaşıyor ve bazı kesimlerce bu meşhurluk ve ilgi can sıkıcı hale geliyor.
Hadi gelin bu neyin kafası öğrenelim.
Bayraklı'da 1930'lu yıllarla birlikte, üzümün bol ve kaliteli bağlarıyla önce rakı sonra şarap fabrikası kurulur. Günün neredeyse 20 saatini fabrikada geçiren işçiler boş zamanlarında top haline getirdikleri kağıt ve çöplerle futbol oynamaya başlarlar. Zaman içinde "biz bunu neden etkinlik haline dönüştürmüyoruz" dedikleri anda neredeyse 50 yıllık bir mazinin ortaya çıkacaklarından haberleri yoktu.
Şarap fabrikasında Şarapspor, Rakı fabrikasında ise Rakıspor ile buyurun İzmir manzarasına!
Yılda bir kez düzenlenen bu etkinlik, işçi sınıfından futbola bir yenilikte zil zurna sarhoş olunca maç yapmaya başladılar.
Eee doğal olarak; Bir yandan maç oynanıyor diğer yandan ellerindeki şişelerle alkol kana karışıyordu. Maçı izleyenler, tezahürat yapanlarda boş durur mu! Maçlar oynanırken kurulan sofralarda cabası.
Günümüz "modern" futbolu ile yakından uzaktan hiçbir akrabalık bağı yok. Goller kaçınca saç baş yolmak yerine, göbekler atılıyor, darbuka sesleri yankılanıyordu. Ne güzel kafa bu!
Maça başlamadan önce içkiler içilir, herkesi 5 kişi görene kadar yudumluyorlarmış.
Şimdi böyle bir maçın "hakeminin" ayık olması kurallara aykırı bir durum pek tabi ki. Kimisi bisiklet üzerinde hakemlik yaparmış. Üstünde nasıl sabit kaldığını şaşarak, hakem ağzına düdüğünü götürmeden önce oyuncuları kontrol edermiş.
Tam kıvamda sarhoş olundu mu diye. Yok eğer hala ayıksa, alkole devam. Hakemin bir avantajı da hem şarap hem de rakı içerek sarhoş olurmuş. Tam olarak bir avantaj mı tartışmaya açık bir konu.
Herkesin kafalar güzelken düdük çalarmış.
Asıl eğlencenin tavan yaptığı saatler.
Genellikle bu sarhoşluğun getirileri maç ya yarıda kalır ya da berabere bitermiş. 80 darbesine kadar kimsenin sesi çıkmazken darbeyle el ayak çekilir olmuş. Üzerine valinin de bu etkinlikleri yasaklaması ve maçların oynandığı tepede arkeolojik kalıntıların bulunmasıyla kendine özgü bu maçlara set çekilmiş.
2000 yılında tekrar bir araya gelseler de eski ruh ve aynı istek yoktu. Bir nevi jübile maçı gibiydi.
Şimdi böyle oyuncularının lakaplarından söz etmemek olmaz.
Rakıspor: Adolf Hulki, Gececi Metin, Salhane Memduh, Ayı Adnan, Zorbo Çelik...
Şarapspor: "Hacı" Fuat, Reno Ahmet, Ruh Hasan, Yavru Güngör, Zorzo Ahmet... gibi kendilerine özgü lakaplarıyla gülümsememize nail oluyorlar.
Ben buradan İbrahim Tatlıses'e bağlanmak istiyorum.
Atalım mı Arap kızı atalım mı vay vay
Senin için on beş sene yatalım mı vay vay
Rakıyı da şaraba katalım mı vay vay...
Etiketler:
#alcohol,
#alkoletkisi,
#anılar,
#bayraklı,
#football,
#futbol,
#izmir,
#rakıspor,
#şarapspor
22 Eylül 2015 Salı
Rüzgargülüdür, Biraz da Muhalif: Velespitle Yüzyıllar
Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde... Masallar içinde büyürüz allı pullu. Bir yandan da hayaller alır başını gider. Hep de imkansızlıklarla süsleriz. Gerçi güzel ve çekici kılan tarafı da bu gibi. Hep merak ederiz, merak ettikçe yapma arzumuz çılgınlaşır çocuksu bir hal alır.
Ruhumuz asidir, zoru isteriz çünkü. Kış mevsimi gibiyizdir aslında. Tüm engebeli yapıyı içimizde barındırır; serbest bırakmak ya da bırakmamak işte tüm mesele bu!
Hayal gücümüzü, ütopyalarımızı başı boş bıraktığımız zaman kopar ipler. Biraz "kırmızınız" olacak. Kırmızı çizgileriniz mesela ama o kadar koyu renkte değil yumuşak tonlarda.
Kendimden örnek vererek açıklık getirmeyi isterim. Bende mahalle kültürü ile büyüyen her çocuk gibi sokakta oynayarak çocukluğunu yaşayan şanslı gruptandım. Tıpkı günümüz gibi (!) Yerden yüksek, ip atlamaca, saklanbaç vs. Daha da büyük bir cümlemiz vardı ki diğer bütün oyunların silikleştirir. "Bi tur versene" boş sokakların hazinesidir...
2012 yılıyla İskandinavya turu hayatımda; "mest" dönemidir. Soğuktur, dengesizdir, kendine getirir. Bisikletin kendine ait yolları bir kenara, trafiğin bisiklete düzenlenmiş olması kırmızı çizgidir.
Türkiye'ye döner dönmez bisiklete olan bağlılığım yıllanmış şarap etkisi yapmışken lastik kokusu ile bozulur dengem.
Bir şehir bisikleti ile bir rüyamı daha gerçekleştirmekle kalmayıp betonarme olmamış sokakların, kasabaların yolunu tutarım.
Her keşif her pedal basışım çaylaklığımın yerini ustalıkla biçilmiş tecrübeye çevirdi. Daha uzaklara gitmeliydim. Bursa'da yaşadığım dönemde yakın ama uzak olabilecek nadide bir rota çizdim. Nilüfer-Gemlik-Orhangazi-Yalova noktalarıyla ilk uzun yoluma pedal çevirmenin eşsiz heyecanı sardı.
Bisiklet konusunda uzman diyebileceğim arkadaşlarıma da haber verdim, birlikte gidelim diye. -Deli misin sen?, yazın bu sıcağında olmaz,- cümleleri ile karşılaşınca yol arkadaşımın müzik olacağı o dakikalarda kesinleşti.
Beni zorlayan tek yol Dürdane Mevkiydi. Onun dışında her şey tam da planladığım gibiydi.
Bir ara kulağımdaki müziği duyamıyordum, kendimi düşünürken yakaladım. Neydi beni alıkoyan?
Bundan tam 118 yıl önce İstanbul'dan Bursa'ya deniz yolculuğu ile başlayan İnegöl, Yenişehir, Gemlik ve ardından da Mudanya'ya dönüş yolculuğu gerçekleştiren İbnülcemal Ahmet Tevfik ve ona sırf bu yolculuk için bisiklet sürmeyi öğrettiği arkadaşını da yanına alarak -yüzyıllık maceraya- konuk olacak turuna başlar.
Bu serüven toplamda 266 kilometreyi bulacaktı. Ardından sayfalara... 1900'lü yıllarda ilk olarak basıldığı kitabında/seyahatnamesinde (Hüdavendigar Vilayeti Dahilinde Velosipetle Bir Cevelan) ardından 2000'li yıllarda önce Cahit Kayra, sonraki yıl Nezaket Özdemir'in çevirisiyle boyut kazandı.
Yalın diliyle pedal çeviren büyük üstat o zamanların bakış açısıyla ileri görüşlülüğünü ve devrimini yapmakla kalmamış, yazıya da dökmüştür.
Halen daha günümüzde "Aydın Bisiklet" grubunun yaşattığı "100 yıllık macera" adıyla yaşatmaya çalışıyorlar.
Bir gerçek var ki yüzyıllar geçmesine rağmen bisiklete olan önemi ve değeri vermediğimizi suratımıza çarpıyor bu seyahatname. Kuzey ülkelerine bakış yolun başı diyebileceğimiz taşları bile döşeyememişiz.
Bırakın sizin en yakın dostunuz bisiklet olsun, devrim olsun, kendisi olsun!
Bisikletimi çaldırdığı abime (daha sonra ilk maaş hediyesiyle bisiklet alan),
Eşitliği ve dengeyi bisiklet üzerinde gösteren babama,
Bisiklet sürmeyi bilmese de her daim destekleyen ve yolumu açık bırakan anneme!
... Ve tabii ki bize bunları nail eden, ütopyamızı yaşatan İbnülCemal Ahmet Tevfik ve arkadaşına sonsuz teşekkür etsek az.
Ruhumuz asidir, zoru isteriz çünkü. Kış mevsimi gibiyizdir aslında. Tüm engebeli yapıyı içimizde barındırır; serbest bırakmak ya da bırakmamak işte tüm mesele bu!
Hayal gücümüzü, ütopyalarımızı başı boş bıraktığımız zaman kopar ipler. Biraz "kırmızınız" olacak. Kırmızı çizgileriniz mesela ama o kadar koyu renkte değil yumuşak tonlarda.
Kendimden örnek vererek açıklık getirmeyi isterim. Bende mahalle kültürü ile büyüyen her çocuk gibi sokakta oynayarak çocukluğunu yaşayan şanslı gruptandım. Tıpkı günümüz gibi (!) Yerden yüksek, ip atlamaca, saklanbaç vs. Daha da büyük bir cümlemiz vardı ki diğer bütün oyunların silikleştirir. "Bi tur versene" boş sokakların hazinesidir...
2012 yılıyla İskandinavya turu hayatımda; "mest" dönemidir. Soğuktur, dengesizdir, kendine getirir. Bisikletin kendine ait yolları bir kenara, trafiğin bisiklete düzenlenmiş olması kırmızı çizgidir.
Türkiye'ye döner dönmez bisiklete olan bağlılığım yıllanmış şarap etkisi yapmışken lastik kokusu ile bozulur dengem.
Bir şehir bisikleti ile bir rüyamı daha gerçekleştirmekle kalmayıp betonarme olmamış sokakların, kasabaların yolunu tutarım.
Her keşif her pedal basışım çaylaklığımın yerini ustalıkla biçilmiş tecrübeye çevirdi. Daha uzaklara gitmeliydim. Bursa'da yaşadığım dönemde yakın ama uzak olabilecek nadide bir rota çizdim. Nilüfer-Gemlik-Orhangazi-Yalova noktalarıyla ilk uzun yoluma pedal çevirmenin eşsiz heyecanı sardı.
Bisiklet konusunda uzman diyebileceğim arkadaşlarıma da haber verdim, birlikte gidelim diye. -Deli misin sen?, yazın bu sıcağında olmaz,- cümleleri ile karşılaşınca yol arkadaşımın müzik olacağı o dakikalarda kesinleşti.
Beni zorlayan tek yol Dürdane Mevkiydi. Onun dışında her şey tam da planladığım gibiydi.
![]() |
| İbnülcemal Ahmet Tevfik yüzyıllık macerası |
Bundan tam 118 yıl önce İstanbul'dan Bursa'ya deniz yolculuğu ile başlayan İnegöl, Yenişehir, Gemlik ve ardından da Mudanya'ya dönüş yolculuğu gerçekleştiren İbnülcemal Ahmet Tevfik ve ona sırf bu yolculuk için bisiklet sürmeyi öğrettiği arkadaşını da yanına alarak -yüzyıllık maceraya- konuk olacak turuna başlar.
Bu serüven toplamda 266 kilometreyi bulacaktı. Ardından sayfalara... 1900'lü yıllarda ilk olarak basıldığı kitabında/seyahatnamesinde (Hüdavendigar Vilayeti Dahilinde Velosipetle Bir Cevelan) ardından 2000'li yıllarda önce Cahit Kayra, sonraki yıl Nezaket Özdemir'in çevirisiyle boyut kazandı.
Yalın diliyle pedal çeviren büyük üstat o zamanların bakış açısıyla ileri görüşlülüğünü ve devrimini yapmakla kalmamış, yazıya da dökmüştür.
Halen daha günümüzde "Aydın Bisiklet" grubunun yaşattığı "100 yıllık macera" adıyla yaşatmaya çalışıyorlar.
Bir gerçek var ki yüzyıllar geçmesine rağmen bisiklete olan önemi ve değeri vermediğimizi suratımıza çarpıyor bu seyahatname. Kuzey ülkelerine bakış yolun başı diyebileceğimiz taşları bile döşeyememişiz.
Bırakın sizin en yakın dostunuz bisiklet olsun, devrim olsun, kendisi olsun!
Bisikletimi çaldırdığı abime (daha sonra ilk maaş hediyesiyle bisiklet alan),
Eşitliği ve dengeyi bisiklet üzerinde gösteren babama,
Bisiklet sürmeyi bilmese de her daim destekleyen ve yolumu açık bırakan anneme!
... Ve tabii ki bize bunları nail eden, ütopyamızı yaşatan İbnülCemal Ahmet Tevfik ve arkadaşına sonsuz teşekkür etsek az.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















