Eğer bir “bucket list”iniz varsa ve bu yaşınıza kadar
“ölmeden önce yapılacaklar” listenizden en az bir maddeye çizik attıysanız bir
şeyi bilirsiniz: Eğer o şey “bucket list”e girmeye değerse, bir kere yaptıktan
sonra tek sefer size yetmez.
Şimdi gelin bu formatı futbol gözüyle yapalım ya da
yapanların yoluna bakalım. Kazanmak sporun ruhunda var elbet. Unuttukları en
büyük unsur kazanmak için geride bıraktıkları yolların ne tür çetrefilli olduğu
ve neler götürdükleri.
Cümleye böyle başladığım sizi aldatmasın, 140 yıllık bir
futbol takımının gelenekleri yatıyor. Yatıyordu… Glasgow Rangers kupaları,
şampiyonlukları amiyane tabirle süpürmüştü. Ancak onlar “bucket list”lerini
yaparken düşünmedikleri mühim bir konu vardı: Bütçe! 2012 yılı hemen akıllara
geliveriyor, şüphesiz. Sadece 1 sterline satılmıştı takım. Evet, “1 Sterlin!”
Dünyada kriz var ve İskoçya'nın parçası olduğu Britanya da krizden etkilendi.
İskoçya, Britanya'nın bir parçasıdır. Krizden ilk etkilenen bankalar elbette ki
bunu İskoç bankalarının da hemen hemen hepsi etkilenecekti.
Futbola dönersek Glasgow Rangers aslında dünya futbolunda
yeri olan bir takım. Rangers geçmişte tüm dünya takımlarından daha fazla Şampiyonluk
kazanmış fakat 9 milyon sterlinlik bir vergi borcu nedeniyle 14 Şubat 2012 günü
iflas işlemlerine başlanmıştır, diğer taraftan da en azından 49 milyon
sterlinlik bir diğer borç nedeniyle iflas davası da yoldaydı.
Ligdeki iki büyük takım Rangers ve Celtic ülkede son 27
yıldır şampiyonlukları aralarında paylaşmış olsalar da Avrupa'da sıradan takım
haline geldiler.
Seyirci de ne takımları ne de milli takımı izlememeye
başlamış ve ligde ortalama seyirci sayısı 13 bin kişi gibi rakamlara kadar
düşecekti. Geçmiş defterleri açmayı sever misiniz? Size yardıma geldim.
Yakın tarihi gelişmelere bakıp “Ya böyle olmasaydı?” diye
düşünmekten kendimizi alamayız. Olasılıkları hesaplar, yolları yeniden
gözden geçirir, her şeyin başka türlü olabileceğine inanmak isteriz.
Sonunda merakla yanıtını almaya çalıştığımız o soruyu değiştirir,
hüzünle karışık bir bunalım hâli içinde “keşke olmasaydı” deriz.
Glasgow takımını hangi tür benzetmelere yapmak isterseniz
son zamanlarda çoğuna yakıştırabilirsiniz. Şanlı geçmişleri, transferleri,
kaldırdıkları kupalara ve her daim İngiltere’nin gölgesinde kalmış ülkenin asi
ve girişken oyunu… Konu aslında 'Financial Fairplay.'
Rangers Kulübü 1988 yılında kulübü 6 milyon sterline
satın alan ve 2011 yılına kadar zengin çelik tüccarı David Murray tarafından
yönetildi. Ancak sonunda iflas durumuna gelen kulüp parasızlıktan sadece 1
sterline sembolik bedelle Craig Whyte adlı işadamına devredildi.
Bu durumda vergi borçları da büyüdü, iflas işlemleri de devam etti. Takımın finansal yönetimindeki becerisizlik ve yönetim hatalarının çöküşü getirdiği artık biliniyor. Şimdi gelelim en başa, tabi hayalci davranmadan. İskoçya'da Rangers'i çökerten tüm faktörler bizde fazlasıyla mevcut. Hem de daha büyük iflaslar gündemde! Futbola ilgi de azalmakta. Naylon yöneticilik, kısa vadecilik, taraftarı kandırma ve düşmanlık yaratma kimseyi kurtaramaz. Kafayı kaldırıp dünyada olanları görmemiz gerekiyor.
Evet, Andy Murray 2019 yılına duygusal, fazla mesaj
içerikli ve veda busesi ile giriş yaparken, tenis dünyası ikiye ayrıldı. En
büyük desteği de şaşırtıcı bir şekilde dünya bir numarası Djokovic’ten almıştı
ki benzer durumlardan geçen iki oyuncudan biri şaha kalkmış durumda.
Bu beklenmedik girizgah sonucunda tüm sosyal medya
hesaplarında yoğun ilgi görmeye başlayan Murray’in instagram hesabındaki bir
kare dikkati çekiyordu. Dustin Brown ismi Murray dostluğu ile özdeşleşen ender
fotoğraflardan…
Dustin Brown adı tenis kortlarında pek geçmese de tüm
tartışmalara konu olan “neden siyah tenis oyuncusu yok?” sorusuna bir nebze de
olsa cevap veriyor. Zira her şeyden önce tenisin pahalı ve bireysel bir spor
olduğunu düşünürsek çok uzaklaşmadan cevabı buluyoruz. Tabii tek sebep bu
olmayacaktı. Her izlenen maçlarından sonra teşekkürü borç bilen seyirciler ve
Nadalla eşleştiğinde sahadan silen bir Brown var.
Asıl işi ailesi tarafından biçilen “klasik” bir meslek
veya futbolculuk olsa da hayal kurmayı, kendini geliştirmeyi bilen bir insan, Jamaika
kökenli Dustin Brown Almanya topraklarında siyah tenisçi devriminin fitilini
ateşliyordu. Hikaye biraz karışık, başlaması zor. Yolu buraya düşeni ilk paragraftan kaybetmemek için ana konusu çok bilindik, dekoru değişik bir yerden giriş yapmak en iyisi.
Brown doksanlı yılların tam ortalarında, Almanya’nın
batısında Hanover’da kendini bulabilmek umuduyla, şehrin iki-üç önemli
sporlarından futbol, judo ve hentbol oynadı. Hikmeti bireysel sporda saklı
teniste bulunca, evdekilerden fırsat bulabilirse, zamanın popüler tenis
okullarından Hanover yakınlarında bir tenis akademisi yöneten Amerikalı, Kim
Michael Wittenberg'den dikkat çekti. Üç-dört yıl olsa da aklı yeni yeni bu
tip işlere ermeye başlayan çocuğun en büyük şansı bu okuldur. Aile tarafı
bütçeyi düşünse de çocuklarındaki bu yeteneği yadsıyamazlardı.
11 yaşındayken alınan ani kararla Jamaikaya taşınsalarda
ana sebep Almanya’daki tenis maliyetleriydi. Neyseki bu durum çok uzun
sürmeyecekti. 2004'te 20 yaşındaki Brown ülkede tenis oynamaktan mutsuz oldu,
ancak potansiyelini görerek, aile Almanya'ya geri dönmeye karar verdi.
Kendini hiçbir zaman ATP seviyesinde çok yüksek noktaya
taşıyamadı ya da grand slam turnuvalarında belli bir düzey etaba da geçemese de
toprak korttaki başarılarını bir de Nadal’a sormak gerekebilir.
Yine de bırakmayı, yarı yolda kalmayı kabul etmedi. Karakterler,
olaylar ve filmin geri kalan tüm unsurları hem ayrı ayrı, hem de bir bütün
olarak kendisidir. Brown, ne anlatmak istiyorsa özünden hiçbir taviz vermeden
tüm samimiyetiyle oyunuyla açıklık getirir.
Ülkenin ilk siyahi Alman tenisçisi olan Dustin Brown, o zamanlar belki de daha adı konulmamış bir tenisçiyken, asıl işi ailesi tarafından biçilen “klasik” bir meslek veya futbolculuk olsa da hayal kurmayı, kendini geliştirmeyi bilen bir insan, Jamaika kökenli Dustin Brown Almanya topraklarında siyah tenisçi devriminin fitilini ateşledi.
Müthiş bir ilgi uyandırarak başlayan Bayern Münih'in
basketbol projesinde, kelimenin tam anlamıyla sıkıntı var. Neden?
Almanya futbol konusunda tüm maharetlerini döktürürken,
şöhret konusunda Dirk Nowitzki’nin arkasından gelen ama konum olarak ülke
basketbolunun belki de en önde gelen, Bayern Münih basketbol takımı için bir
şans tanıdı ve uzun soluklu bir seride 2018 sezonu Euroleague’den bu şansı
avantaja çevirme yolunda. Yinede tam anlamıyla eski günlerini aratıyor.
Bulunduğu konumdan, daha güçlü bir figür olarak
ayaklandıran var mıdır? Adınız Petteri Koponen ise evet.
Bu sezonun en çok konuşulan takımlarından biri, Bayern
Münih’in basketboluna hayat veren Finli oyuncu Koponen, diğer Avrupalıların
yanı sıra pek umutla bakılmayan bir ülkenin koşullarını eline almasıyla
yükselişte. Koponen, profesyonel kariyerine 2004-05 sezonunda Finlandiya'nın Espoo Honka takımında başladı. Teknik direktör
Mihailo Pavicevic yönetimi altında 2006-07 sezonunda Fin Ligi'ni kazanan
takımın önemli parçalarından birisi oldu.
2007 Nike Hoop Summit maçında ileride NBA
süperstarı olacak Derrick Rose'a karşı Dünya All-Star takımında
yer alarak oynadı ve karşılaşmada 7 sayı, 6 asist ile mücadele etti. Koponen,
2007-08 sezonunda maç başına 21.4 sayı, 4.1 asist, 3.9 ribaunt ve 2.1 top çalma
ortalamalarıyla Finlandiya'daki en iyi sezonunu geçirdi. İşte düğümde tam
olarak bu noktada çözülecek, kameralarını kendi tarafına çevirmesi çok da uzun
sürmeyecekti.
Ağustos, 2008 tarihinde İtalyan takımı Virtus Bologna ile dört yıllık sözleşme
imzaladı. Koponen, Bologna ile 2009 yılında EuroChallenge şampiyonluğu sevincini
yaşayarak, sessiz sedasız yürüyen takımlarla değilde, marka olmuş takımlar
bazında rotasını çizecekti. Euroleague’in kapısını iyice araladı. Bir de
NBA’in…
2007 NBA Seçmeleri'nde Philadelphia 76ers tarafından 30. sıradan
seçildi. Fakat hakları daha sonra Dallas Mavericks'e takas edildi.
Bologna’dan sonra işleri iyice açılacaktı. Burada
Rusların köklü takımlarından Khimki ile üç yıllık sözleşme imzaladı. Koponen, 27 Mart
2015 tarihinde Khimki ile olan sözleşmesini iki yıl daha uzattı ve 2014-15
sezonunda takımı ile EuroCup şampiyonluğu yaşadı ve kupanın
sezonda en iyi beşine seçildi. Tam da senaryosunu çizdiği oyunda başrol
oynarken, düşüşe geçen Barcelona’yla işbirliği yapacaktı. Eee her çıkışın bir
de inişi vardır. Bunu bir kenara not etmek gerek!İstediği dakikaları bulamayan Finli oyuncu,
hem takım hem de kendisinin ispatı için tek bir rota kalacaktı.
Proje potansiyelini kanıtlamışken, işlerin düzelmesine
Avrupa basketbolunun ihtiyacı var gibi görünüyor. Gittikçe monotonlaşan
Euroleague’in iddialı takımlarından biri olmaya ciddi aday bir kulüp olarak,
artıları eksilerinden çok daha fazla Bayern Münih’in. Eskiye nazaran, yeni
isimlerle ya da naftalinlenmiş oyuncuların tozunu silerek bir kanıt peşinde.
Başrolünu paylaşsa da Koponen takımı sırtlanmış durumda.
Önceden derbi söylemleri atıldığında akla gelen iki takım
şüphesiz, Barcelona ve Real Madrid takımlarıydı. İki ve üçün yeri pek değişmese
de, değişen düzene ayak uyduran İngizliler var. Eeee malum boşuna futbolun beşiği
denmiyor. Şunu da not etmek gerek ki, dünyada en çok futbolun izlendiği ülke.
Dolayısıyla yeniliklere her daim açık…
Şurası kesin, uzun zamandır seyircisini bu kadar
ödüllendiren bir maç izlememiştik. Esasında iki teknik adamın iki futbol takımına
yeni düzen ve akıl dolu oynatılan futbol hemen hemen her yerde konuşulur oldu.
Manchester City ve Liverpool takımları İngiltere futboluna değil sadece Avrupa futboluna yeni soluk kazandırdı.
Peki, buraya kadar Premier League’de hep üst seviyede
çıtayı korumuş bu iki takımı değiştiren ne oldu? Cevabı bakış açısı ve futbolun
aslında bir oyun olduğunu kabul eden iki teknik adamın aynı ülkede
buluşması.
2018 yazı ile beraber 10. yılını dolduran Pep
Guardiola, henüz ilk sezonundan itibaren gösterdikleriyle modern
dönemde oyunun kendisini ve seyircilerin oyuna olan bakışını en dramatik
biçimde etkileyen saha içi aktör oldu. Futbolun ekonomik düzendeki boyutu
“ticarete” evrilince, daha profesyonel kişilerce yönetilmesi gereği gibi pek
çok faktör, Pep Guardiola efsanesinin büyüyüp gelişebilmesi için
gerekli koşulları çoktan sağlamıştı.
Her şeyden önce Guardiola’nın, göze hoş gelen bir futbol
oynatıyor, her gittiği takımda oyuncularının bireysel performansını yukarı
çekiyor, oyunu analiz edenler tarafından büyük takdir topluyor ve bütün bunlar
yetmezmiş gibi, kazanmaya devam eden bir mantalitesini kabul ettiriyor.
Jürgen Klopp, muhtemelen aklında hiç de böyle bir fikir
yokken, Pep Guardiola’nın antitezi olma görevini şu ana dek en iyi şekilde
başaran teknik adam olma yolunda ilerliyor. Pep için gerçekten de görülmemiş
bir şey. Bu durumda, kendi oyununu yücelterek kazanmayı denemek yerine, rakibin
oyununa saygı duymak zorunda olduğunu kabul edip kariyerinde daha önce
denemediği şeyleri denemek zorunda kaldığı oldu.
Klopp köşesinde takımını çok iyi analiz eden, yeni
oyunculara şans veren ve Alman futbolunun dışında top oynatan bir teknik adam
ki, bunu şu ana kadar harika işler çıkartarak yaptı.
Bu son maça gelene dek İngiltere’deki tüm karşılaşmaların
da hiç mağlubiyet yüzü görmemiş Klopp, hem sonuç hem de oyun olarak ezici bir
üstünlük kurmuş durumdaydı. Pep’in, City ile Liverpool’u mağlup ettiği tek
karşılaşma ise, Mane’nin ilk yarıda kırmızı kart görmesi sonrasında kopan ve
ardından 5-0’a giden geçen sezonun ilk yarısındaki o maç. Eminim Pep de bunu,
gerçek bir zafer olarak, pek içine sindirememiştir.
Artık konuşmalar bu iki maç üzerinden Klopp’un bir
sonraki hamlesi ne olur veya Pep yeni metotlar dener mi sohbetleri kulaktan
kulağa yayılıyor. İki takım arasındaki karşılaşmalar günden güne daha yakın bir
hâl alıyor. İzlemeye devam edeceğiz.
Gözyaşları ile uğurlayacağınız biri değil, Filippo
Pozzato. Harika yılların, muhteşem zaferlerin ardından kariyerine nokta koyması
size bu duyguyu vermeyecek şüphesiz. Zira nevi şahsına münhasır tavrıyla zaten
kendini hatırlatacak. Evet onu özleyeceksiniz, evet onun sprint finişlerinde
etkin olduğu yılları izlediğiniz için kendinizi şanslı hissedeceksiniz. Belki
tekrar o yıllara dönmek isteyeceksiniz. Tüm bunlar sorun değil. Fakat onu
uğurlamak yine de sizi gözyaşlarına boğmuyor.
Filippo Pozzato; Ne kadar zor, üzücü, eziyet verici bir
halde olursa olsun yüzünden gülümsemeyi eksik etmeyen, her zaman “cool”
kelimesinin bisiklet dünyasındaki karşılığı olan bir efsane. O da klasik bir
veda istemezdi. Arkasından el sallamanızı, “Teşekkürler, Filippo” demenizi
isteyecektir, bunu hak etti de. Hakkında yazacağınız kelimeler, anmalar,
hazırlayacağınız her türlü videolar da onu mutlu edecektir. Dürüst olun, kimi
etmez ki?
1981 doğumlu İtalyan yol bisikletçisi. 3 büyük (giro -
vuelta – tour de France) turda da etap kazanabilmiş isimlerdendir. Aynı zamanda
2006 yılında Milan - San Remo zaferini ve 2009 yılında da yol yarışında dünya
şampiyonluğu apoletini kazanmıştır. Tek günlük klasiklerin daimi favorilerinden
olup sık sık büyük turlarda etap zaferi için çalışan Filippo geriye bunları
bırakırken, bisiklet kariyerine nokta koydu.
Artık zafer peşinde koşmayacak. Artık sahne arkasında
duracak, yeni İtalyanların eğitiminde, tecrübe kazanmasında rol alacak.
Beltrami-Tsa takımının bünyesinde kalarak genç bisikletçileri eğitecek,
gençliğinde bıraktığı Roller Hockey'e geri dönecek ve Monte Carlo'da lüks araç
satışıyla , İtalya’nın gururu olmayı sürdürerek…
Emeklilik planları için hiç de fena sayılmaz, üstelik
konu çılgın Filippo olunca!
Bisikletçiler, hayatları boyunca yarışlardan ya nefret
eder ya da tutkuyla bağlanır. Bu modern savaşçılar acı dolu saatlerin ardından
ertesi yıl tekrar gelmek için can atarlar, bağlılıkları tutkunun ötesine geçer.
Bazıları ise bir daha yarışmamak için bırakır ancak göz
ucuyla da Roubaix Velodromu’ndaki finişin aktörü olmayı arzular. Çünkü nefretin
içinde dahi bu ‘zorların zoru’ büyük klasik yarışta içten içe zafere
ulaşamamanın verdiği derin haset yatar. Hasrete son verenler ya da kariyerini
bitirenler. Ancak efsane olan üç ana yarışı kazanıp bırakmak herkese mahsus
değildi.
Bisiklet üstünde ya da özel yaşamında, dini inançlar
Pozzato’nun yaşamında önemli bir yere sahip. Vücudundaki dövmelerin büyük
bölümü İtalyanın inançlarıyla ilintili. Pozzato, ailesine, dini inançlarına,
yaşamına ve bisikleti üzerine çok sayıda dövme bulabilirsiniz. Asıl dövmeyi
emeklilik kararını açıkladığı anda bıraktığı imzasıyla yaptı.
Savaşlar, temiz su kaynaklarının olmaması, sağlık
koşullarının fazlasıyla yetersiz olması ve bir de bu denli zorlukların içinde
kazananlar… Bazen şans figürü bazense doğru zamanda doğru yerde olma olgusu
kişiyi ya da kişileri çok farklı bir noktada konumlandırabiliyor. Mesela
Nijerya Kaduna bölgesinde “kazanan” Victor olarak söyleniyor. Aslında bu
keşmekeşin içinde dahi çocuğuna Victor ismini yazabilen gerçekten kazanmıştır.
1990’lı yıllarda tüm darbeleriyle insanlığa zulmün adı
Nijerya’ydı. Tüm bu mücadeleye rağmen iç savaşın ortasında doğan bu bebeğin
ileride adının hakkını verebileceğini kim düşünebilirdi ki? Hele bir de Victor
Moses gibi papaz bir babaya sahipseniz ailenizle birlikte uzun bir hayat
sürebilmeniz neredeyse imkansızdı. Kaduna da tüm bunlar yaşanırken çıplak
ayaklarıyla, kendi yaptığı topun peşinden koşan Victor’u bulup hemen oradan uzaklaştıran
bir amca kahraman görevini üstlenecekti.
Anne ve babası saldırıya uğramış, sıra ona gelmişti.
Olup bitene anlam veremeden, ağlaya ağlaya amcası tarafından bir yere
götürüldü. İngiliz hükümeti, Kaduna bölgesinde yaşanan olaylardan dolayı hayati
tehlikesi bulunanlara sığınma hakkı vermişti. Victor da bu şansa yürüyenlerden
sadece biriydi. En ufak bir heyecan olmaksızın, korkuyla, merak içinde… Zira
ailesinin hayatta olup olmadığını dahi bilmiyordu.
11 yaşında bir çocuğun kaldıramayacağı tüm vahşet
görüntülerine tanık olmuş, belirsizce geleceğine hiçte tanıdık gelmeyen
denizaşırı bir ülkede devam ettirecekti.
Evlat edinmeyi uzun yıllardır bekleyen bir İngiliz aile
kendi çocukları gibi sevdi ve hayatlarını Victor’a adadı. Esasında en çok evlat
olmayı istediği anda çıkagelmişti bu aile çünkü ailesinin ölüm haberiyle
sarsılmış ve nasıl devam edeceğini bilmeden savrulmuştu. Yeni hayatına tutunmak
elbette beraberinde bazı savrulmaları getirse de o çıplak ayaklı çocuk artık
kramponlarıyla futbolculuk hayalini yaşamak istiyordu.
Okul takımına girmek için çabalaması
gerekmedi. Okulunun Crystal Palace’ın sahası Selhurst Park’a yakın olması
onun için dönüm noktası olacaktı. Yerel bir maç sonrası keşif için orada
bulunan Crystal Palace scoutları hiç zaman kaybetmeden Victor Moses’ı kadrosuna
kattı!
Hayallerinin başlangıcını yaşayan bu ufak çocuktan
mutlusu yoktu artık. 2008 yılına kadar oynadığı her takımda dikkat çekerek
nihayet ilk profesyonel imzasını attı. 2010 kışında Wigan tarafından
transfer edilecek Moses asıl patlamayı iki sene sonra yapacak ve 2012 yılında
Chelsea forması giyecekti.
2016 yazında Chelsea
teknik direktörü Antonio Conte tarafından takım için uygun
bulundu. Bu onun en doğru futbolcu seçimlerinden biriydi çünkü Victor, 38
Premier Lig maçının 34’ünde forma giyerek Londra ekibinin vazgeçilmezi oldu!
Mülteci çocuk, çıplak ayakla başladığı oyunun sonunda 2016-17 Premier Lig kupasını
kaldırdı!
Alışılagelmiş çizgilerinden uzakta, hayal kırıklıkları ve
yaşadığı unutulmaz yıllarından sonra o kocaman bir kazanan!
8 Aralık… Aslında sıradan bir gün, tarihten bir yaprak. Ancak bu satırların yazarının gönlünü çelen kimilerinin doğduğu, bazılarının spesifik bir anlamının olduğu gün.
Kimileri için bir mana taşımasa da bazıları için adeta bir fetiştir günün öyküsünü okumak. Kim bilir bir tanıdıklarının başarısı ya da beklenmedik bir haberin alındığı günlerinden yola çıkarak başkalarıyla özdeşim kurma çabasıdır. Bazen bir tutkudur, kimi zaman da sadece bir meraktır. İşte tam olarak böyle çıktım yola. Aralık ayının soğuna inat bir o kadar güneşli ve insanın içini kıpır kıpır eden bir gündü. Yani en azından benim için öyle! Uzun süredir peşini kovaladığım, sohbeti için can attığım Banu Yelkovan ile buluştuk ve aslında her çiçekten bal aldık. Her zamanki gibi halet-i ruhiyesi pozitif ve sıcaktı. 1. Müzik insanı kendine getiren, besleyici kaynaklarınızdan. Bilhassa Fransız müzikleri, hem ham haliyle hem de romantik akımıyla… Aslında sizin gibi! Tıpkı Fransız müzikleri gibi özgün bir isim oldunuz. Peki size farklı gelen tarafı nedir?
Aslında müzik benim en kuvvetli olduğum alanlardan biri değil. Çok karışık tarzda müzik dinliyorum. Spotify listem de karman çorman, sadece Fransız ya da yabancı müzikler için geçerli değil bu durum. Türkçe listelerim de öyle. Müslüm Gürses de var, Nilipek de, Son Feci Bisiklet de... Sevdiğim her şeyi oraya tık tık ekliyorum. Fransızcayı lisan olarak çok sevdiğim için duymak hoşuma gidiyor. Sadece müzik değil, Fransız televizyonlarındaki programları da, Fransız filmleri de seyretmeyi çok seviyorum. Hatta, bu belki bazılarına acayip gelecek ama, bazen vaktim olduğunda Fransa’da vizyona girecek filmlerin fragmanlarını izlerim... Gelecek sergilerin, konserlerin ne olduğuna bakarım. Gidemeyecek olsam da orada ne oluyor ne bitiyor bilmek çok hoşuma gidiyor. Müzik listelerine göz atarım, insanlar ne dinliyor bilmek için. Beğendiğimi listeme hemen eklerim ama son dönemde fazlasıyla rap dinliyorlar, onları o kadar eklemiyorum... Seviyorum dediysem o kadar da değil!. 2. Bize tavsiyeleriniz, önerileriniz var mı? Son dönemde Angele diye Belçikalı bir şarkıcı var, onu çok dinliyorum. Klipleri de çok orijinal. Hepsi mini birer film gibi ve değişik bir tarzı var. Stromae’nin kadını gibi. Son dönemde en çok dinlediğim kesinlikle Angele. 3. Fransızcaya ortaokul-lise döneminde başlamış, üniversite yıllarında Uluslararası İlişkiler okumuşsunuz. Peşine fotoğrafçılık eğitimi sıkıştırdıktan sonra eğitiminizle çok da ilgili olmayan bir şekilde medyaya transfer olmuşsunuz. Bu radikal karar nasıl geldi? Türkiye’de tam da ne istediğimizi bilmeden sınavlara girdiğimiz için, aslında her şey tesadüfen oldu. Kolej sınavında tercihlerim arasında İngiliz, Alman ve Fransız okulları vardı. Puanım ona denk geldiği için Sainte Pulcherie’ye girdim. İyi ki ona girmişim. Okul olarak, eğitimiyle, disipliniyle, arkadaşlıklarıyla bir bütün olarak çok sevdim. Hep aynı şeyi söylüyorum; Dil öğrenmek başka bir kültürün kapısını açmak gibi. Her dil öyle, Fransızca kendi içinde daha da kapalı olduğu için, daha da öyle... Dolayısıyla Fransız okullarına giden insanlar iki tür reaksiyon verirler. Ya nefret ederler, hatta Fransızcayı öğrenmemekle övünen, Fransızları hiç sevmeyenler çok vardır Fransız okulları mezunları arasında. Ben diğer gruptayım. Bayılıyorum.
Bu okula girmem tesadüftü, bu durum sonrasında da değişmedi. Üniversiteyi de ne yapmak istediğimi bilmeden, puanım nereye tutarsa mantığıyla kazandım. Benim zamanımda İşletme, İktisat bunlar modaydı, Uluslararası İlişkiler İktisat Fakültesine bağlıydı, esasında ben de trende uygun şekilde iktisat kazanmış oldum. Üniversite hayatım boyunca yan iş olarak tercümanlık yaptım. Fransız Konsolosluğunda, Fransız Ticaret Odasında, fuarlarda vs. dili kaybetmek istemediğim için, pratik yapmak için çalıştım. Bir noktada sadece Türkiye’de değil, Fransa'daki fuarlara da gitmeye başladım.
Birkaç kez Paris’e gittim ve Paris’in büyük fuar merkezi bilen bilir, Roissy Havalimanına çok yakındır. Fuara giden insanlar da doğal olarak fuara yakın otelde kalırlar. Dört kez gidip merkezi göremedikten sonra, arkadaşlarımla denk getirip bir bayramda Paris’e gittim. Çok garip bir duyguydu, ilk kez gitmeme rağmen hayatım boyunca hep orada yaşamışım gibi hissediyordum. Gitmiş gibi değil de, dönmüş gibi, anlatabiliyor muyum, bilmiyorum. Orada yaşamam gerekiyormuş gibi hissettim. Üniversiteyi bitirmiştim ve bir üniversite daha okuyacak halim olmadığı için, ilgi alanımda ne var diye düşündüm ve fotoğrafçılık kursuna yazıldım. Radikal karar bu değildi bence. Bu arada, benim şöyle bir huyum vardır, ben genelde iş konusunda pek hayır demem; bana bir şey teklif ediliyorsa en azından denerim, yapmaktan çekinmem. Üniversitede bir yandan part-time tercümanlık yaparken gazetedeki ilanla Miliyet gazetesinde işe girmiştim. Çevirmen olarak. Sonra muhabir oldum, sonra editör oldum, sonra Sabah dergi grubuna geçtim. Yazı işleri müdürü filan derken en sonunda genel yayın yönetmeni oldum. Paris’e giderken gazeteyi bırakmıştım ama çok arkadaşım vardı haliyle.. Dönüşte bir cafede Yiğiter (Uluğ) ve Uğur (Vardan) ile karşılaştık. Onlar o zaman Radikal’deydi, spor sayfalarını ve meşhur Radikal Futbol’u hazırlıyorlardı. Sen de bize yazsana dediler ve olaylar gelişti.
Ben günlük yaşamda oldum bittim hep böyle planlı programlı bir tip oldum ama hedef koymak. Uzun vadeli bir şeylere ulaşmak için hiç plan yapmadım, ne yapmak istediğimi hiç bilmedim. Öte yandan, ne yapmak istemediğimi hep bildim. Bence o da önemli!.. 4. Günümüze bakış spor medyasında epey kan kaybı olmuşken, spor kanallarının küçülmesi veya “içerik” konusunda boşluğu doldurabilecek program güçlüğü yaşanırken, sektör ileriye taşımak için nasıl bir yol izlenebilir? Aslında garip bir şey var hayatta, bir şey ne kadar kötüyse farklı bir şey yapmak için o kadar iyi bir ortam oluyor ya da tam tersi… Yin Yang felsefesi gibi! Açıklayayım: Artık sektör denecek bir şey pek yok, spor kanal sayısı çok azaldı, spor medyasında imkanlar azaldı ama bu durum izleyici için de büyük bir arayış yaratıyor. Piyasada açıktaki isimleri düşünürsen, isteyen herkesin artık Youtube’da kanal kurabileceğini, kendi içeriğini yaratabileceğini düşünürsen ve bunu fırsat olarak değerlendirirsen aslında bir yerlere gelmek için elinde daha büyük fırsat var demektir. Çok medya kanalı, çok spor kanalı olsa ya da herkes mükemmel işler yapsa böyle fırsat olmayacak., anlatabiliyor muyum? Mesela şu an her şeyi kendi istediğin doğrultuda yapma şansın var hatta şikayet ettiğin şeyi değiştirebilirsin, kendini geliştirip ilerletebilirsin. Türk sporu çok kötü noktada dediklerinde benim aklıma hep aynı şey geliyor: Eee ne güzel, yapacak çok şey var diye görüyorum. Dışarıda şu an donanımlı çok insan var, bir araya gelerek bile birşeyler yapılabilir.
5. Medya deyince aklımıza hep televizyon geliyor ancak yazılı medyada. spor anlamında tam da köşeye sıkıştığımız anda “Socrates” dergisi ön plana çıktı. Üstelik bunu Almanya olarak da genişletti. Yazılı medya nasıl iyileşir?
Kadir Has’taki derslerde de söylüyorum, her şeyin olan bitenle sınırlı olduğunu düşünmek ve kendine orada yer açmaya çalışmak doğru bir strateji değil. Şu anlamda; piyasada aradığınız anlamda bir şey yoksa demek ki bu hala yapılabilir anlamına geliyor. Ve bugün o konuda çalışmaya başlarsan. yarın öbür gün o şey gündeme geldiğinde onun uzmanı sen olmuş olursun. Dolayısıyla spor medyasına girmek isteyen birinin futbol uzmanlığı dışında ve Galatasaray, Beşiktaş ya da Fenerbahçe dışında yeni bir uzmanlık alanı yaratması gerekiyor.
Mesela Uğur Karakullukçu, bizim Yenilsen de Yensen de programında taraftar olarak gelirdi, alt yapılara çok meraklıydı ve hakimdi. Ne oldu; bir noktada o futbolcular büyüyünce o konuya en hakim, o futbolcularla en samimi kişi oldu. Bugün Uğur, ülkenin en bilinen, doğru yazılar yazan, sözü dinlenen spor yorumcularından biri oldu. Bu spesifik ilgi alanı onu bir yere getirdi.
6. Bizim dönemimizde mesela bilgisayarı satın almazdık, toplardık. Zira yeni dönemde kolaylıkla istediğimize sahip olabiliyoruz. Esasında sokakta oynamak, yeteneğin çıkmasında baş faktördü. Peki sizce, yeni kuşakta değişen bir şeyler var ama iyi anlamda mı kötü anlamda mı?
Bunu bilmiyoruz. Her şeyi kendi geçmişiyle değerlendirmek insani bir şey. Bizim çocukluğumuzda annelerimiz babalarımız bize, bizim zamanımızda dediklerinde çok sinir olurduk, artık sizin zamanınızda yaşamıyoruz derdik. Şimdi biz aynı şeyleri yapıyoruz. Bugün bilgiye kolaylıkla ulaşmak güzel ama o bilgilerin çoğunun doğruluğunu bilmiyoruz artık. Eskiden millet fasikül fasikül ansiklopedi alırdı, takımı tamamlamak aylar sürerdi. Hepimizin evinde ansiklopedi setleri vardı, saatlerce karıştırırdık , bir gün de acaba içinde yazanlar doğru mu diye düşünmedik, çünkü doğru olduğunu bilirdik. Artık bazı şeyler çok kolay oldu. İstersen youtube açıp yabancı dil öğrenebilir, gitar çalmayı öğrenebilir, dünyadaki her sporun her şeyine ulaşabiliriz ya da dünyanın öbür ucunda bir maçı telefondan canlı izleyebilir, oyuncular hakkında bilgi edinebiliriz. Bu da kötş bir şey değil. Ha, kimisi de aynı tabletle tüm gün oyun oynar. Anlatabiliyor muyum? Aslında iyi-kötü yok, senin neyi nasıl kullandığın, neye nasıl baktığın var.
7. Daha önce bir yerde okumuştum. İçerik kralsa, imaj kraliçedir. Aslında sizi biraz tanıyınca dahi bu cümlenin tanımladığını görebiliyorum. Mesela her daim okumak, dinlemek ve araştırmak ruhunuzda var. Parizyen imajınızla her zaman farkınızı ortaya koyuyorsunuz, kendinize has tarzınızla. Kendinizi nasıl yorumluyorsunuz?
Meraklı olarak galiba. Bence gazeteci olmak için iki temel sebep var. Ya öfkelisindir ya da meraklı. Öfkeli olan bir şeyleri kabul etmeyen, sorgulayan, bu neden böyle, başka türlü olamaz mı diyen işte araştırmacı gazeteci dediğimiz tarz... Diğeri merak eden, ya bu nasıl oluyor, bu nasıl başardı, günlük hayatında ne yapar, her şeyi merak eden de ben!
Aklınıza gelen her şeyi merak ederim. Film izlemek, kitap okumak olmazsa olmazım, okumak benim hayatta en çok yaptığım şey olabilir. Küçükken haftasonunda üç kitap bitirirdim. Bizim kitaplar bittiğinde annemlerin kütüphanesini aşındırmaya başladım. Bugün ise; mail okuyoruz, telefon hep elimizde, kitap zaten var aslında gün boyu sürekli bir şey okuyoruz. Eve gidince açıp tekrar bir şey okuyamadığım oluyor ve eskisi kadar okuyamıyorum diye şikayet ediyorum.
8. Sevili Banu Yelkovan, Fransa’ya iki adet biletim var ve rehberimiz sensin. 10 günlük bir deneyim için nasıl gezi programı hazırlarsın, tabi sınırsız paramız da var diyelim?
İki tür plan çizerim. Paris’te bir ev tutarız ve orada yaşıyormuş gibi takılırız. Hemen bir müze kartı, haftalık metro kartı... Asla telaş içinde olmayız. Sokaklarda dolaşır, cafelerde oturur, sinema ve sergilere gideriz; eve en yakın beğendiğimiz bir cafeyi müdavim mekanına çeviririz. Gide gele birkaç arkadaş edinir, onlarla spontan şeyler yaparız. İkinci alternatifim, bu sakin temponun tam tersi; bir saniye bile yerimizde durmadığımız başka bir program olur. Havalimanına iner inmez araba kiralarım, sıfır planla Paris’ten başlarım, köy köy, kasaba kasaba gezer, her gün başka otelde kalırım. Ama büyük ve bilindik yerleri değil, daha küçük ve bilinmedik rotaları tercih ederim. Turistik yerlerden uzak kalmayı tercih ederim. Yazın Cote d’Azur mesela... Hiç gerek yok. İkinci programdan baya yorgun döneriz.
9. Bir de Bağış Erten’le sizi gören herkes bu ikili bambaşka deyip, ekrana kitlendiği çoktur. O uyum nasıl oldu? Nasıl bir araya geldiniz?
İkimizde Radikal Spor yazarıydık, Alp Özgen sayesinde bir araya geldik, Alp o sırada CNN Türk’te Futbol Ekstra programını yapmak istiyordu, bizi aradı, bu vesileyle başlamış olduk. Hiç unutmuyorum, yazın tatildeydim, denizin kenarında bir sağa bir sola yürürken, Bağışla telefonda konuşuyoruz hatta ilk tanışmamız telefonda! Bana böyle bir şey var ilgilenir misin dedi, ilgilenirim dedim, tamamen böyle oluştu. Enerjimiz tuttu, hem zıt gibiyiz hem de aynı gibiyiz. O farklılık ve benzerlikle geldi uyum. Hassasiyetlerimiz aynı bakış açılarımız farklı. Hiç mi tartışmadık, tabi ki de tartıştık fakat hiçbir zaman sınırı geçmedik. Biz birbirimizi o kadar uzun yıllardır tanıyoruz ki artık kardeş gibi olduk.
10. Kaptan deyince aklınıza ilk kim gelir? Marcel Desailly desem. Gana’dan Fransa’ya gelişi, 1998’deki final maçı kısacası futbolun backstage’lerinden. Diğerlerine göre farkı nedir?
Bence futbol kitaplarının içinde en etkileyici en güzellerinden biriydi Kaptan… O zamanlar gerçi çok da fazla seçenek yoktu, Türkçeye de ilk çevrilenlerden biri... O yüzden de çok sevmiş olabilirim. Hayatta benim şöyle bir şansım oldu. Sevdiğim herkesle olmasa da çoğu kişiyle tanıştım ve röportaj yaptım. Kimini sevmeye devam ettim kimini hiç sevmemeye başladım. Desailly de o kişilerden biri ama o normal hayatta da çok tatlı, güleryüzlü, şeker bir insan, en azından röportaj boyunca öyleydi. Bir de Zidane ve Cantona var benim için farklı olan. Bir kişi daha dersen, o da Cruyff kesinlikle.
11. Biraz ülkemize dönecek olursak, spor kültürü, futbolu sevme şekli hatta oynama anlayışımıza bakarsak neden bizde defans oyuncusu ön plana çıkmıyor?
Oyunun doğası gereği, forvet gol attığı için daha gösterişlidir. Gerçi bana göre defans çok daha büyük iş yapar ama pozisyonu gereği forvet bütün maç yürüsün , son dakika gol atsın kahraman olur; diğeri tüm maç mükemmel oynasın son dakika bir gole sebebiyet versin, maçı bitirir. Yine de ve buna rağmen, ben futbolda bir kariyer yapmak isteseydim, kesilikle defans oyuncusu olmak isterdim.
Forvette, doğru zamanda doğru yerde olup doğru vuruşu yapman gerekiyor. Belki bu çalışarak elde edilemeyen, içgüdüsel bir beceridir ama bana göre çalışmak zaten daha değerli. O yüzden de defans olmak isterdim. Son bir genelleme yapacak olursam; bence futbolculuk kariyeri bittikten sonra teknik direktör olan futbolcular arasında defanstan gelenler daha başarılı. Belki de daha çok düşünüyorlar, oyuna daha çok kafa yoruyorlar. Arkada oynaya oynaya, oyunun tamamını geriden izleye izleye futbolu okumaya daha çok zamanları olmuştur belki de?
12. Hazır bu röportajı tenis kortunda yapıyorken; idol alınacak sporcular listemde hiç şaşmaz bir isim var: Federer. Banu Yelkovan’ın tenis tutkusunu yadsıyamayız. Peki, sizce Federer‘in 38 yaşına gelmesine rağmen tenisi bu denli kolaymışcasına ve genç rakiplerine ders verir nitelikte oynamasının sırrı ne olabilir? “Nadalcılar” ve “Federerciler” bölünmesinin neresindesiniz?
Federer tarafında. Oysa biliyor musun, herkes aslında Nadal’ın çok daha iyi bir insan olduğunu söyler ki doğru da olabilir: sonuçta hiçbir zaman evini terk etmedi, ailesine çok bağlı, Mallorca’da yaşanan son sel felaketinde biliyorsun boy boy fotoğrafları çıltı, elinde kazma-kürek sokakları temizlerken, evsiz kalan insanlara kendi tesisini açtı falan filan... Federer’in çoğu insana daha sempatik gelmesi de normal, çünkü biz onları saha içindeki halleriyle tanıyoruz ve saha içinde Federer hep ölçülü, sakin, güleryüzlü...Agresif hiçbir hareketi yok... Hatta kendisine İstanbul Cup’a geldiğinde bir kez daha hayran olmuştum. Basın toplantısında belki de daha önce defalarca cevapladığı sorulara sanki ilk defa duyuyormuşçasına samimi cevaplar verdi. Soru ne olursa olsun, cevabında hep çalışmanın önemini vurguladı. O anlamda da çok doğru bir “rol model”. Bazı sporcular var ki artık onların sadece kendi sporlarının en iyisi olup olmadığının ötesinde bir mertebedeler. Gelmiş geçmiş tüm branşlar karışık bir liste yapsak, Federer orada da en tepelerde yer alır.
13. Ligimizde önceden üç büyükler yaftası yapıştırılıp, imtiyazlı olduklarını kabul ederdik. Lakin şeytanın bacağı kırıldı gibi. Her takım birbirine diş geçirebiliyor. Almanya, İngiltere gibi futbol yuvalarına nasıl dönüşmeye başlayabiliriz? Püf noktası nedir?
İlk program yapmaya başladığımızda sezon boyunca hep aynı şeyi söyledim hatta bir noktada Alp ve Bağış gülmeye başladılar bana. Bence bizim ligin birçok eksiği var, bu eksiklerin en önemlilerinden biri de psikolojik. Çok uzun yıllar boyunca bazı takımlar bazı takımları yenebileceklerini düşünmediler, bunu akıllarından bile geçirmedikleri için yenemediler. Oysa bizde ilk gol gelene kadar neredeyse tüm maçlar başabaş gider, ilk gol geldikten sonra psikolojik kırılma yaşanır ve maç farka bile gider. Bu eskiden daha çok böyleydi, şimdi daha az. Kağıt üzerinde kolay bir ligiz, sadece 5 takımın şampiyonluk yaşadığı, bunların ikisinin diğerlerinden daha çok kupaya uzandığı, kazananın peşinen belli olduğu bir lig havasındayız oysa ki kazın ayağı hiç öyle değil. Bunu bizim ligde oynayan hemen her yabancı oyuncu söylemiştir zaten. Söylediğin ligler gibi olabilmemiz için bir formülüm yok, hemen her şeyin değişmesi gerek. Özellikle altyapılardaki anlayışın, hocaların, zeminin, sistemin, eğitimin vs baştan aşağı değişmesi gerek.
14. Ünlü Fransız yazar Alphonse de Lamartine sanat dünyasında ayrı bir karakter olarak konumlandırıldı. Olmayacak zamanda oldurulan başarılar, Lamartine’nin de dediği gibi; “Dünya her adımda bir sayfa açtığımız kitaptır.” Bundan sonra sizin açınızdan neler bekliyor bizi?
Bilmem? Tabii ki her zamanki gibi ne yapmak istediğimi bilmiyorum. Şu anda Socrates’in Almanya tarafı çok fazla zamanımı alıyor. Yurt dışında dergi çıkarıyoruz iki yılı aşkın süredir ve dergi gayet iyi gidiyor. O konuda heyecanlıyım hala. Kişisel olarak da hala öğrenme peşinde olduğum için, İspanyolca mı öğrensem, Almanca mı öğrensem diye düşünüyorum. Yoksa bir kitap mı yazsam? Bende proje bitmez. Ne yaptığımı, ben de dahil, hep birlikte göreceğiz.