16 Aralık 2021 Perşembe

Mucize Agüero

Doğumunda yer alan doktorların söylediği gibiydi onun hikayesi; Ailesine şans ve bereket getirecek olan bebek... Yoksulluk içinde geçen çocukluktan İngiltere'de takımını şampiyonluğa taşıyan yolculukta Arjantin'in yıldızı Kun Agüero. Onun hikayesi başlı başına dünyaya mucizevi şekilde gelmiş olmasıydı... Dünya futbolunun en büyük yıldızlarından biri olan Sergio Kun Agüero futbola gözyaşları içinde veda etti.
Bu yaz 33 yaşında Barcelona’ya imza atan mucize adam İspanya’da sadece 5 maç çıkabildiği yeşil sahaya sonsuza kadar veda etmeye karar verdi. 30 Ekim'de son kez sahaya çıktığını bilmeyen Sergio Agüero’ya yaşadığı nefes darlığı sonrası kalp ritim bozukluğu teşhisi konuldu. Futbol oynamasının kalan hayatında çok büyük riskler taşıdığını öğrendi ve mucizesini kaybetti.

Manchester United'lılar şampiyonluk için City maçından gelecek haberi bekliyorlardı. 90+2. dakikaydı ve City, QPR karşısında 2-1 yenik durumdaydı. Bu skor kupayı United'a verecekti. Ancak bir mucize gerçekleşti. Önce Dzeko, 90+2'de skoru 2-2'ye getirdi. Ardından sahneye Agüero çıktı ve 90+4. dakikada attığı golle City'yi şampiyon yaptı!
Zaferin mimarı Agüero formasını çıkarmış, çılgınca sağa sola koştururken Arjantin'de de müthiş bir sevinç yaşanıyordu. Yoksulluk içinde geçen çocukluğun ardından İngiltere'de şampiyon olan Agüero için mutluluk gözü yaşı döküyorlardı. Onun bu zorlu hikayesi daha doğmadan başlamıştı...

1988 Mart ayında Arjantin’in başkenti Buenos Aires çok büyük bir sel felaketi ile sarsıldı. Başkent çevresindeki bir çok bölgeyi etkileyen bu doğal afet sırasında bir gece kondu mahallesi olan González Catán’da evler tamamen sular altında kaldı. 24 kişinin öldüğü, 57 bin kişinin ise evlerini terk etmek zorunda kaldığı felaketin ortasında kalan hamile genç bir kadın, tüm bu sarsıntının içinde dünyaya mucizevi bir çocuk getireceğinden habersizdi. 19 yaşındaki Adriana, 18 yaşındaki eşi Leonel Del Castillo ile birlikte binbir türlü zorlukla inşa ettikleri evleri sular altında kalınca aynı kaderi yaşayan binlerce insan gibi ayakta kalan bir okulun spor salonuna sığındı. Bu zor koşul, 2 hafta boyunca yere serilen bir minderde yatmak zorunda kalan Adriana’nın hamileliğini fazlasıyla etkiledi. Henüz 6,5 aylık hamile olan Adriana doğum sancıları başlayınca apar topar hastaneye kaldırıldı.


Doktorlar Sergio'nun anne karnında, olması gereken pozisyonda bulunmadığını saptadı. Bebeğin doğması için tek bir yöntem vardı: Forseps kullanılacak ve bebeğin köprücük kemiği kırılacaktı... Adriana'nın bunu kabul etmekten başka bir şansı yoktu. Doğum başladı ve bir mucize gerçekleşti: Sergio sağlıklı bir şekilde doğmuştu. Doktorlar Sergio için; 'con un pan debajo de brazo' dediler. Yani bir Arjantin deyişine göre; doğumuyla birlikte ailesine şans ve bereket getirecek olan bebek!
Agüero da babası gibi evlerinin yakınında, boş bir arazide futbol oynayarak büyüdü. Çocukken Wanpaku Omukashi Kumu Kumu adlı Japon çizgi filmini çok seviyordu ve sürekli 'Kum Kum, Kum Kum' diyerek dolaşıyordu evde... Bir süre sonra, önce dedesi ardından ailenin kalanı Sergio yerine 'Kun' demeye başladılar.

Babasının oynadığı amatör kulübün minik takımında oynamaya başladı. Ardından bir fırıncı olan ancak gönüllü scoutluk yapan Jorge Ariza tarafından keşfedildi. Ariza, onu sadece sahadaki oyunundan dolayı değil, babasının maçları sırasında saha kenarından babasına taktik vermesi nedeniyle de çok beğenmişti. Bu çocuk sonradan değil, doğuştan futbolcuydu. Annesinin 'önce okul' sözlerine aldırış etmeden, Loma Alegre ve Los Primos takımlarında oynadı ve sonunda Independiente akademisine girdi. Independiente, ailesine La Villa'dan bir ev verdi. Serigo'ya da bir şoförle araba... 2004 yılında, henüz 15 yaşındayken A Takıma yükseldiğinde ise doktorun sözleri gerçek olmuştu. Agüero-Del Castillo ailesini kurtaracak çocuk gerçekten oydu...

Hikayenin devamında onlarca kupa, yüzlerce gol, binlerce maç, milyonlarca yüzde ise gülümseme var. Bugünlerde İngiltere'nin gelmiş geçmiş en iyi yabancısı olarak gösteriliyor ve gol rekorunu ele geçirmiş durumda. O ise tüm bunların farkında ama hala kafasını eğip, içgüdülerinin peşinde rakip kaleye doğru koşan küçük Kun gibi oynuyor…

10 Aralık 2021 Cuma

Çaylak

NBA’in yıldızı tabirine ulaşmak epey meşakatli olduğu kadar, dramı bol, yüreği burkan, en diplerden başlayarak yolculuğa adım atmanın hikayesi aynı zamanda. Pek duymayız, zengin bir ailenin çocuğuydu ve kendini potada buldu diye. İmkansız değil! Lakin bizler daha çok yetenek ile para kazanmak arasında sıkışmış kişilerin NBA’ de buluşması esasında.
Yürek burkan bir isim var ki, elektriği olmadığını, doğal afetlerle boğuşan Skal Labissiere; Haiti’de yaşayan zorluk bir çocukluktan geliyor. Haiti’depremden önce bile elektrik ile ilgili sıkıntıları vardı. Kardeşiyle Nintendo’da NBA Live oynarlarken Kobe veya McGrady ile oynardı. Tabii T-Mac o zaman Houston’da, oyunda da harika. Yani bilmidiğimiz McGrady!

Maçlar bitince hemen oyunu kaydetmeye çalışırlardı çünkü elektriğin ne zaman gidip geleceğini bilmiyorlardı. Bazen maçın ortasında gidiyordu. Elektrik kesintileri Haiti’deki yaşamın bir parçasıydı.
Port-au-Prince’te genelde her yerde belirli aralıklarla elektrikler giderdi. Öğlen 2 ila akşam 8 arasında genelde gidiyordu, ancak kimse hiçbir zaman emin olamıyordu. Üç katlı evin en yukarısında yaşıyorlar ve bahçelerinde her gün tüm mahalle toplanıp elektrikler gelene kadar futbol oynuyorlardı. Elektrik bir anda gelirse maç hemen bitiyor, çocuklar sıcak duş alıp televizyon izlemeye veya oyun oynamaya evlerine gidiyorlardı.

Haiti’de ana spor futboldu ve basketbol pek popüler değildi. Bu yüzden o da küçükken futbol oynuyordu ancak 12 yaşında futbol için çok uzun olduğunu anladı çünkü 1.95 olmuştu, Labissiere, zaten 12 yaşında beş altı yaş büyüklerin boylarına gelmiş ve uzamaya devam ediyordu. Spor hayatında büyük yer kaplıyordu lakin depremde. 14 yaşındayken, Labissiere, annesi ve kız kardeşi ile birlikteyken, aniden ev sallanmaya başladığında kardeşi büyük panik havasındaydı. Deprem başlar başlamaz tüm aile, bir araya geldi, daha kötüsüne hazırlandı. Bir an evleri üzerlerine çöktü ve Skal ve ailesi en kazda üç uzun saat kaldı.


Depremden sonra Skal’ın basketbol geleceği kasvetli görünüyordu ama hayalperest bir vakıf, uluslararası umutları ABD'ye getirmeye yardımcı olan Gerald Hamilton'a teşekkür etti. Skal vakfın lehtarı oldu ve depremden birkaç ay sonra Hamilton ile birlikte Tennessee, Memphis'e taşınarak yaptı.
Memphis’de, Skal Evanjelik’e katılmaya başladı, Hristiyan Okulu ve hızlı bir şekilde, üniversite takımında oynamaya başlaması da bu vesile ile olacaktı.

Kentucky Üniversitesi'nin koçu John Calipari, yeteneklerinden etkilendi ve onu 2012 NBA Taslakları'nın ilk seçtiği Anthony Davis ile karşılaştırdı. Calipari, Skal'a diğer 2015 adaylarının ötesinde bir burs teklif etti.
Birçok insanın bakış açısından, Skal gerçek değildi. Kolejde birçoğunun ondan yüksek beklentileri vardı, 36 maçta ortalama 6,6 puan aldı. Bununla birlikte, kolej için uygunluğunun son 3 yılını geride bıraktıktan sonra, 2016 Taslağında hala ilk turdaydı. Phoenix Suns onu 28. sıradan seçti. Skal Labissiere’i 2001 NBA Draft’ında 26. sırada seçilen Samuel Dalembert’ten bu yana en yüksek taslaklı Haiti oyuncusu yaptı Taslak seçiminden birkaç hafta sonra Labissiere, Sacramento Kings'e takas edildi.

Oldukça iyi bir çaylak sezonu geçirdi. Kings. En az 32 puanı alan 20 yaşın altındaki 41 NBA oyuncusundan biri oldu. O her seferinde daha iyi bir oyuncu olarak geri döndü. Hemen katkı beklememek lazım ama 2-3 sene içerisinde biraz güçlenirse çok özel bir oyuncuya dönüşebilir. O Haiti’nin yürek burkan kahramanı, o takasların çaylağı, o gelecek…

2 Aralık 2021 Perşembe

Zengin Değil, İdealist

Bu tip hikayeleri Türkiye’de fazlasıyla duyarız. Bursaspor, Samsunspor bilhasssa da saydığım takımlar özelinde. Birleşik Krallık’ta bu seriye katılan ülkeler listesinde başı çekenlerden.
2019-20 sezonu Championship Play-Off finalinde Fulham’a kaybeden Brentford büyük bir yıkıma uğradı. Dile kolay tam 73 yıl sonra İngiltere’nin en üst liginde mücadele etme hakkı elde edeceklerdi. Olmadı. Ancak pes etmek onların ruhlarında var mıydı? Elbette hayır. Nitekim de öyle oldu. Aynı şevk ve iştahla 2020-21 sezonuna başladılar ve bu sefer Play-Off finalinde Swansea’yi mağlup ederek kendilerini Premier Lig’e atmayı başardılar. Bu başarının arkasında ise sıra dışı bir kulüp sahibi Matthew Benham yer alıyor.

Benham’ı bir kulüp sahibi yapacak statü var mıydı? Nasıl takıma “değer” kattı? 1989 yılında Oxford Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olan Matthew Benham iş hayatının ilk 12 senesini finans sektöründe geçirdi. Bank of America’nın başkan yardımcısı olan, 2001 yılında kariyerinde yeni bir sayfa açmaya karar verdi. Yeni durağı bahis firması Premier Bet’ti. Orada matematiksel analize dayalı tahmin edilebilir bahis modelleri geliştirme görevini üstlendi. Dünyanın en iyi bahisçilerinden Tony Bloom’un altında çalışması onun en büyük avantajıydı. Ama iki sene sonra bir sebeple fikir ayrılığı yaşadılar ve Benham şirketten ayrıldı. Bu dönemde bahisten yüklü miktarlar para kazanmıştı.

2004’te kendi bahis firmasını kurdu: Smartodds. Burada müşterilerine kendi kullandığı algoritmalar, istatistikler ve veriler ışığında danışmanlık desteği verdi. Kendini zengin yapan modelle müşterilerini de zengin ediyordu. Sonrasında işini büyüttü ve Matchbook adında bir başka bahis firması kurdu.
Aslında çocukluğundan bu yana Brentford’u destekliyordu ve zengin olmaya başladıkça tuttuğu kulübe nasıl destek olunabiliri düşünüyordu. Boşuna değil, 11 yaşından bu yana düzenli olarak Brentford maçlarına gidiyordu. Kulüp 2007 yılında finansal olarak dara düşünce hemen devreye girdi ve taraftarlara kulübü satın almaları için 700 bin dolarlık borç verdi. Anlaşmaya ise şöyle bir madde koydurdu: “Eğer bana bu parayı ödeyemezlerse kulübü satın alma opsiyonum olsun”. Nitekim 2012 yılına gelindiğinde kendisine tek bir kuruş ödenmemişti. O da Brentford’u satın almaya karar verdi.


Aslında zengin bir iş adamı olarak takıma pahalı oyuncular transfer edip başarıya gitmesi beklenebilirdi. Ama o kendisini zengin yapan modeli futbola uyarlamayı tercih etti. Yani istatistiğe ve veriye bağlı bir model geliştirerek başarılı olmak istedi. 2014’te Danimarka’da Midtjylland kulübünü satın aldı. Orada bu modele dair denemeleri yaptı. Başarılı olunan kısımları alıp Brentford’da kullanırken işe yaramayanları çöpe attı. (Midtjylland 2014-15 sezonunda tarihinde ilk kez Danimarka Ligi şampiyonluğuna ulaştı. 2017-18 ve 2019-20 sezonlarında da şampiyonluk yaşadılar. Bravo!

Bir futbolcunun ne kadar gol attığından çok “beklenen gol” (xG) istatistiğine önem verdiler. Çünkü buthew saçma geliyor değil mi? Nasıl oyuncu yetiştirecek bu kulüp diye düşünüyorsunuz. Peki Brentford ne yaptı altyapının yerine? Yaşları 17 ile 20 arasında değişen futbolculardan oluşan bir B Takım kurdu. Ne kadar basit değil mi?

Başarı da bir anda gelmedi tabii. Benham 2012 yılında kulübü satın aldığında takım League One’da (İngiltere’nin üçüncü seviye ligi) mücadele ediyordu. 2013-14 sezonunu da League One’da geçirdiler. Championship’e yükseldikleri 2014-15 sezonunu ise ilk altıda bitirip Play-off bileti aldılar ama yarı finalde Middlesbrough’a elendiler. 2019-20 sezonunu zaten yazının girişinde söyledik. Ancak dokuzuncu senesinde Premier Lig’e yükseldiler. Kolay olacağını kim söylemişti ki!

27 Kasım 2021 Cumartesi

Kolombiya ve Velespit

Diyorlar ki, Türkiye ile Kolombiya arasında benzerlikler var. Denk sayılabilecek sosyo-ekonomik koşullara sahip olmasına karşın Türkiye’nin aksine Kolombiya bisikletle nefes alıp veren bir ülke konumunda. Bu noktada ayrılıyoruz. Ne yazık ki! Neredeyse tüm profesyonel takımlarda bir Kolombiyalı bisikletçi bulmanın mümkün olduğu küçük Güney Amerika ülkesinin temelinde farklı unsurlarda var mı, tartışılır. Avrupa yarışlarından aşina olduğumuz Kolombiyalı bisiklet tutkunlarının anavatanlarındaki gösterisi, ister istemez Türkiye ile Kolombiya bisikleti arasında bir karşılaştırma yapmaya itmiyor değil.

Ülkeyi üçe bölen ve iç kısımda yer alan And dağları, ülkenin ortasına kurulmuş 2700 metre yükseklikteki başkenti ve turizm yapılan okyanus kıyısı ile üç aşağı beş yukarı Türkiye’yi andırıyor. Toprak genişliğine karşın nüfusunun 50 milyonu ancak bulması ise en büyük farklılığı. Bogota şehir merkezinde, karşı kaldırımında fotokopicilerin yer aldığı 25 üniversitenin de yer alması bir başka benzerlik olmalı. Bogota’nın dünyanın en ünlü kornea nakli merkezi olarak ünlenmesi, Medellin’in ise estetik cerrahide öne çıkması sağlık turizminden para kazanmayı hedefleyen Türkiye’ye örnek olmuş mudur dersiniz?

Bogota’da, bir çevreci protesto sonucu 1974 yılından sonra gelişen bir gelenek var. Şehrin ana caddelerinde Pazar günü saat 07:00 ile 14:00 arasında yolun belli bir kısmı trafiğe kapatılıyor. 120 km boyunca, “Ciclovia” denen bu ayrılmış bölümde, onbinlerce kişi gün boyunca bisiklete biniyor. Ülkenin iki rakip dağlık bölgesi Boyoca ve Antioqua’da ise bambaşka bir bisiklet yaşamı var. Ülkenin son yıllardaki en büyük bisiklet yıldızı Nairo Quintana’nın da yetiştiği bu çok dağlık alanlarda bisiklet, yaşamın vazgeçilmez bir parçası olarak kullanılıyor. Quintana’nın her gün büyük irtifa kazanarak 15 km yol katettiği okul yolunda, bazen de kız kardeşini bisikletiyle taşıdığı söyleniyor!


Bisiklet, Kolombiya’da futboldan sonra ikinci önemli spor. Dünya çapında ünlü bisiklet sporcuları çıkarıyor olmaları, aynı futbolda olduğu gibi ülke gençlerini bisiklet sporu yapmaya itiyor. Kolombiya’da altı adet kıta ve bir de profesyonel kıta olan Manzana Postobon olmak üzere yedi profesyonel takım var. Türkiye’de ise yalnızca Sakarya Büyükşehir Belediye takımı sporcuları kıta takımı olarak bisiklet dünyasında boy gösteriyor… 2018 yılında Kolombiyalı 17 sporcu(!) 9 ayrı profesyonel bisiklet takımında spor yaşamlarını sürdürmüştü. Türkiye’de ise bu sayı ne yazık ki yok.

Türkiye’de olduğu gibi Kolombiya’da da spor ve siyaset iç içe geçmiş olmalı. Farklılık, federasyonları kimin eleştirdiğine göre oluşuyor! Kolombiya’da örneğin Nairo Quintana gibi çok ünlü ve aktif bir yıldız federasyon ile çatışabiliyor. Yılların başkanı federasyon başkanı Gonzales ise, “Quintana, kendisinin desteklediği adaya karşı seçimi kazandığım için tamamen böyle politik konuşuyor!” diyor. Tanıdık mı geldi?

Neden Latin Amerika’da en çok Kolombiya’dan bu ölçekte bisiklet sporcusu çıkıyor? Sorunun en kısa yanıtı bu sporu çok sevmeleri. Ama tabii ki bununla kalmıyor. 1980-90 yılları arasında ilk kuşak olarak, Luis Herrera liderliğinde Cafe de Colombia bisiklet takımı ile Avrupa’da göz dolduran Kolombiyalı sporcular, 2008 sonrasında ikinci kuşak olarak sahnede tekrar yer almaya başlıyorlar.

Batı ülkelerini ama gelir düzeyi ülkemizin çok altında olan Kolombiya’dan alınacak dersler olmalı.Bunun başında, bisikletin yurt düzeyinde yarışmacı bir spor olarak sevdirilip yaygınlaştırılmasını sağlamak var. Görev için ise tek adresin Bisiklet Federasyonu olduğu aşikardır. Siyasetten arındırılmış, kişisel öne çıkışlar için sporun kullanılmadığı bir örgütlenme ile bu iş çözülecektir.

19 Kasım 2021 Cuma

Bir Kuntz Hikayesi

Eylül çoğunlukla futbol sezonuna perde açan aydır. Kimileri sevinçten, bazılarıysa hüzünden gözyaşlarına boğulur. Şampiyonlar, düşenler, çıkanlar… Üzerine belgeseller çekilen öyle bir Eylül günü var ki Almanya’da hiç unutulmuyor.
Tarihler 19 Eylül 2021’yi gösterirken, Türkiye yanıyordu. Üstelik sadece milli takımlar düzeyinde de değil! Lig olarak da alev almıştı. Son Avrupa Kupası ile beraber her haftaya kötü başlıyordu. Ve dur denilmesi gereken zamanda birileri su dökmeye başlayacaktı. Milli takımlar düzeyinde son yıllarda üst düzey futbol hedeflenirken, başa gelmedik kalmadı düzeye evrildi. Kaderin bir cilvesi, şampiyonluk adaylarına kafa tutarken, İtalya ve İngiltere şampiyonluk için sahne alıyordu.

Artık bize de sahnede eşlik eden bir Alman ekolü de olacaktı. Alman tarihinin kilometre taşlarından biri, Fransa sınırına yakın küçük bir kent olan Neunkirchen'de 30 Ekim 1962'de dünyaya gelen Stefan Kuntz, ile dikildi. Küçük bir şehir olsa da Almanya'nın taşı toprağı futbola elverişliydi. Belki de tek başına taş, toprak değil de eğitim, altyapı ve dahası için bu ülkede fazlasıyla emek harcanıyordu.
7 yaşında iken Borussia Neunkirchen takımının altyapısında futbola başladı. On yıl sonra, 13 Mart 1980'de, ikinci ligde oynayan bu takımın kadrosunda ilk profesyonel maçına çıkan Kuntz, 1982-1983 sezonunda 36 golle üçüncü Lig Gol Kralı olarak futbol otoritelerinin dikkatini çekmeyi başardı.

Sezon sonunda Almanya'nın birinci futbol ligi Bundesliga ekibinden VfL Bochum'a transfer olan Kuntz, profesyonel futbolculuğunun yanı sıra emniyet teşkilatında meslek eğitimini tamamlayarak polis memuru olma hakkını da kazandı. İşte memleket öyle bir yer ki tek başına yaptığınız sporla sınırlandırmıyor. Sosyal devlet!
Takımı VfL Bochum adına 1985-1986 sezonunda 22 gol kaydeden Kuntz, bu takımın Bundesliga tarihinde çıkardığı ilk Gol Kralı olma unvanını elde etti. Bu sezonun ardından Bayer Uerdingen takımına transfer oldu, golcü futbolcu.


1989-1990 sezonunun başında daha sonra özdeşleşeceği, doğduğu bölgenin en güçlü takımı, 1. FC Kaiserslautern'in (Kırmızı Şeytanlar) kadrosuna dahil olan Kuntz, burada oynadığı altı sezonda çıktığı 170 karşılaşmada 75 gol atmasının yanı sıra takımıyla sürpriz bir şekilde 1990-1991 sezonu Bundesliga şampiyonluğunu kazandı. Şampiyon takımın o sezonki çalıştırıcısı, daha sonra Galatasaray ve Beşiktaş'ta da görev yapacak olan teknik direktör Karl-Heinz Feldkamp'tı.
Kaiserslautern'den ayrılma kararı alan Kuntz, daha sonra Beşiktaş'a transfer oldu. O dönem genç Alman teknik direktör Christoph Daum tarafından çalıştırılan siyah-beyazlılarda, toplam 34 resmi maça çıkan Kuntz 11 kez rakip takımın ağlarını havalandırma başarısını gösterdi.

Sezon sonunda ligi Fenerbahçe ve Trabzonspor'un ardından üçüncü sırada bitiren Beşiktaş'tan ayrılan Kuntz, Alman Milli Takımı Teknik Direktörü Bernd Vogts tarafından İngiltere'de yapılan 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası kadrosuna dahil edildi. ev sahibi İngiltere'ye karşı oynanan maçta ortaya koyduğu mücadeleci futbol ve attığı golle maçın önce uzatmaya, ardından penaltı atışlarına gitmesini sağlayan 33 yaşındaki Kuntz, turnuva sonunda takımıyla birlikte Avrupa Şampiyonu oldu. Almanya A Milli Takımı forması ile 25 maça çıkan Kuntz, bu karşılaşmalarda 6 gol kaydetti.
Beşiktaş'tan ayrıldıktan sonra Almanya'ya dönen ve önce Arminia Bielefeld, daha sonra da VfL Bochum takımlarında oynayan Kuntz, 1999'dan itibaren teknik direktörlük yapmaya başladı.

2004 yılına dek futbola başladığı Borussia Neunkirchen, Karlsruher SC ve SV Waldhof Mannheim gibi takımları çalıştıran Kuntz, 8 Nisan 2008'de, futbolculuk kariyerinde sembol isimlerinden biri olduğu 1. FC Kaiserslautern takımının başkanlık görevini üstlenen Stefan Kuntz, sekiz yılın ardından 2016'da söz konusu görevinden ayrılarak Almanya U21 Milli Takımı'nın Teknik Direktörü oldu. Bu sefer Türkiye ile buluşmasında, asla sıradan bir karşılaşma olmayacaktı. Sadece oynandığı yerde değil, dünyanın değişik coğrafyalarında da irdelenen maç, kendisine yüklenen anlamla, apayrı bir yerde durmaya devam ediyor. Stefan Kuntz, bu sefer geldiğine değecek diyor…

11 Kasım 2021 Perşembe

Kolej Havası

İtalyan edebiyatçı Umberto Eco, altı yıl önce ikinci kez İstanbul’u ziyaret eder. Ziyaretinin son gününde 21 yıl önce Atlas dergisinin objektifine poz verdiği Tarlabaşı’na gelir. Eco ve derginin muhabiri, Sakızağacı Caddesi’nde 21 yıl önceki çekimi gerçekleştirdikleri noktada buluşurlar. Ancak kentsel dönüşüm projesi gerekçesiyle boşaltılan ve yıkımına başlanan yapılar arasında çekimi tekrarlamak kolay olmaz.
15 yıl sonra aynı yerde yeniden buluşmalarının nedenini anlamak için, “Benim mi, yoksa caddenin mi ne kadar değiştiğini fotoğraflamak istiyorsunuz?” diye sorar Eco. “Zamanın,” diye yanıtlar muhabir. Ardından muhabirin, “Buradaki tarihi evlerin yıkılması sizce şaşırtıcı mı? Dünyanın her yerinde benzer yıkımlar yapılıyor” sorusunu ise şöyle cevaplar Eco: “Ama siz çok fazla yıkıyorsunuz.”

Ve bu yağma düzeninin içinde futbol takımları da payına düşeni alıyor elbette. 70’li yıllardan itibaren amatörlüğün yerini profesyonelliğin, çoğu İstanbul’da bulunan mütevazı semt takımlarının yerini ise Anadolu’da sonradan palazlanan sermaye sahiplerinin desteklediği şehir takımlarının almasıyla birlikte, Türkiye’de futbol hızlı bir değişim sürecinin içine girmişti. Bu yeni düzende yerleri olmayan semt takımları da birer birer kaybolmuşlardı.
Her ne kadar dünya kulübü olmanın hedeflendiği 2000’lerden sonra bu kimliği ısrarla unutturulmaya çalışılsa da Beşiktaş da o semt takımlarından biri.

Ve bugünlerde kendisinden yalnızca beş yıl sonra kurulmuş olan Vefa gibi amatör liglerde varlığını sürdürmüyorsa, bunu 1975’te kendisine dayatılan sorumsuzca para harcamaya dayalı neoliberal düzeni elinin tersiyle bir kenara itip; bilgiye, emeğe ve üretime dayalı kendi düzenini, Özkaynak Düzeni’ni kurabilmesine ve o iradeyi gösterebilen insanlara borçlu.


Kolej Havası, işte o insanların hikâyesini anlatıyor. Bu yönüyle resmî anlatının da dışına çıkıyor. Beşiktaş’ın Altın Çağı’nın yalnızca Metin Tekin, Ali Gültiken ve Feyyaz Uçar’dan ibaret olmadığını; öykünün Ziya Doğan, Süleyman Oktay ve Fuat Yaman ile başladığını belirtiyor. Gordon Milne’in hakkını fazlasıyla veriyor; ama suyun yönünü değiştiren adamın Serpil Hamdi Tüzün olduğunun altını da ısrarla çiziyor. Beşiktaş’ın sahip olduğu tüm değerlerin Süleyman Seba’da vücut bulduğunu kabul ediyor; ancak akıntıya ilk karşı gelenin Mehmet Üstünkaya olduğunu da unutmuyor.

Beşiktaş’ın altın çağından ibaret değil; aynı zamanda bize artık çok uzak olan değerleri, kazanmak uğruna vazgeçtiklerimizi ve sonunda kaybettiklerimizi hatırlatıyor. Bu açıdan anlattığı hikâye sadece Beşiktaş’ın değil, ülke futbolunun da hikâyesi.
Ama elbette bu hikâye en çok Beşiktaşlıların ve buna en çok onların sahip çıkması gerek. Yoksa örneğin, 1996’da futbolu bırakan Rıza Çalımbay’ın Beşiktaş tarihinde nasıl bir yere sahip olduğunu, bu kulüp için ne ifade ettiğini, aynı yılda dünyaya gelen bir Beşiktaşlı nasıl bilebilir? Birilerinin anlatması lâzım. Fakat bir anlatıcı da çıksa, içinde bulunduğumuz dönem bazı şeylerin anlaşılmasını imkânsızlaştırmış olabilir.

Evet, geçmiş, şimdiye göre hep daha güzel gelmiştir; bundan sonra da öyle olacaktır. Hâlbuki geçmişte her şey o kadar güzel değildir. Ama çok tatsız bir şimdinin içinde ve ne olacağı fazla belirsiz bir geleceğin eşiğinde, geçmiş gözümüze hep daha sevimli görünür. Yine de bu durum sadece onunla alakalı değil.

4 Kasım 2021 Perşembe

Kuzey Işıkları

Norveç Okulu, kuzeyin sınırlarının dışına taşan, varlığını ve canlılığını başka topraklarda sürdürmeye devam ediyor. Norveç futbolu pek Avrupa standartlarına uymasa da, kalıbının ve ikliminin dışına taşan ekiplerden. O yüzden de başka topraklarda etkisini daha ağır hissettiriyor. Aslında ezimete uğrattığını söylersek pek de abart olmamış olur.
Futbol, taraftar ve heyecana son birkaç yıldır aç durumda. Lakin kuzeyde durumlar farklı. Kemik bir taraftar o heyecanı sıcak tutuyor. Ama yeterli değil. 2021 sezonu başlamadan önce Avrupa Kupaları öncesi takımların televizyon kumandamızla olan ilişkilerine göre bir sıralama yapmaya kalkıştım. Derdim şampiyondan çok, ismini duyduğumuzda bizi televizyon karşısına geçirecek veya tam tersi o gün yıllardır yapmadığımız en sıkıcı işleri bitirmemizi sağlayacak takımları bulmaktı.

2019 yılı başıydı. Bodö Glimt bir önceki sezonu küme düşme hattının üç puan üzerinde 11. sırada tamamlamış, spor yorumcuları onları 2019 sezonu için küme düşmenin en büyük iki adayından biri olarak göstermişti. Çok da haksız sayılmazlardı.
Ligde ilk üç maçlarını kazandıklarında herkes büyük bir şok geçirdi. Tabii bu sadece bir başlangıçtı. 16 takımlı ligde 19. haftayı liderlik koltuğunda geçtiler. Sonda biraz yolları şaşmadı değil ve ligi Molde’nin ardından ikinci sırada bitirdiler. Hiç fena sayılmazdı. Denediler fakat şampiyonluk için yetmedi. 2020 sezonundaki başlangıçları ise bir hayli görkemliydi. İlk 10 maçta fire vermeden 30 puan topladılar ve bir daha da arkalarına bakmadılar.

Norveç’in bu mütevazı takımı nasıl olmuştu da iki senede zirveye oynayan, gol rekoru kıran bir takım haline gelmişti, sırları neydi, başarıda saklı olan tarif nelerdi gibi soru sarmalı sarmıştı.
Aslında her şey 2017 yılının başında başladı. Çok da geriye şey yapmamak lazım! Yeni bir yapılanmaya giden Bodö’de teknik direktörlüğe bir önceki teknik direktörün yardımcısı Aasmund Björkan getirildi. Onun yardımcısı ise Kjetin Knutsen oldu. O sezon Norveç 2. Ligi’nde mücadele eden takım açık ara farkla şampiyona olarak tekrar en üst lige yükseldi.



2018’de ise Björkan sportif direktörlük görevine geçti ve Knutsen de takımı devraldı. 4-3-3 sistemini oturtan Knutsen kulübün transfer politikasını da kökünden değiştirdi. Uzun yıllar alt liglerde çalışmasının avantajıyla takıma potansiyeli yüksek, genç ama pek göz önünde olmayan isimler kazandırdı. Aynı zamanda oyun mantalitesi de baştan aşağı değişti. Kendilerine Klopp’un Liverpool’unu örnek aldılar. Yani hücum presle birlikte daha çok rakip yarı sahada oynayan, enerjik ve dinamik bir takım olmayı hedeflediler. Sahaya bu kadar fazla enerji koymak için yaş ortalamasının düşmesi gerektiğini bilen Knutsen-Björkan ikilisi, ki kendilerine Norveç’te “Dream Team” (Rüya Takım) diyorlar. Kesinlikle katılıyorum.

Artık bir cazibe merkezi haline gelen Bodö, genç yeteneklerin transfer olmak istediği bir takım haline geldi. Çünkü biliyorlar ki burada hem oynanan futboldan keyif alacaklar hem de kendilerini geliştirip Avrupa'nın devlerine transfer olma şansı elde edecekler.
O şansı Jose Mourinho karşısında elde edeceklerdi. Velhasıl, Jose Mourinho'nun büyük umutlarla göreve getirildiği İtalya kulübü, karşılaşmadan hezimetle ayrıldı. Bodo Glimt, karşılaşmadan 6-1 galibiyetle ayrıldı ve liderliğe yükseldi.

55 bin nüfuslu bu küçük şehrin takımı Norveç’te tarihin akışını değiştirdi. İlk kez Kuzey Kutup Dairesi’nin kuzeyinde olan bir kulüp şampiyonluk yaşadı. Elde ettikleri zafer bir günde gelmedi elbette. Ortaya bir vizyon koydular. Bunda ısrar ettiler. Çok çalıştılar. Pes etmediler. Ve en sonunda da ipi göğüslediler. İşte bu kadar basit.
Daha önceki yazıların aksine, bu yazının bir kahramanı olmayacak. Çünkü İzlanda için böylesi uygun olurdu. Stereotiplerden kaçmak isterken sanırım yine onlardan biriyle bitiriyorum.