9 Aralık 2015 Çarşamba

Eskilerden, Çok Eskilerden "El Turco"

A Coruna'da (İspanya'nın özerk bölgelerinden Galiçya'nın kuzeyinde bulunan şehri) bir cumartesi öğleden sonrası. Estadio Municipal de Riazor stadı. Etrafında da önceden yüzlerce kez yaptıkları gibi taraftarın doldurduğu maç öncesi şölen var. Alışık olmadıkları bir his var. Bu hissin ne ilk ne de son olmadıklarını bile bile farklı. Çok farklı bir his bu. Eskiye, çok eskiye dayandırdıkları his! 
Barbaros Hayreddin Paşa Akdeniz sularında adına epik yazılar yazılırken çoğu Avrupa ülkesinin taht kurduğu İspanya İmparatorluğuyla savaşını Avrupa ve İspanya'yı sarsmaktaydı. Bu kanlı mücadeleler sırasında Galiçya bölgesindeki yerel halk arasında sıkı bağlar gelişmiş ve işbirliği içerisinde kalmışlar. Tabi illa ki komşu kentlere yayılmış bu ün ve yıllardır anlaşamayan iki kent Vigo-Coruna'yı kanlı bıçaklı konuma getirmiştir.

Vigolular bu durumu içine sindiremeyince Corunalılara "El Turco" demeye başlamışlar. Buna sessiz kalamayan La Corunalılar Portekizlilere yakınlığıyla bilinen Celta Vigolulara "Portekizliler" diyerek karşı atak geliştirmişler. Neredeyse yüzyıllardır süregelen bu ezeli rekabet, sporda bilhassa kanı kaynayan gençlerin futbolunda da kendini göstermeye başlamış. Denizleri aşmış bu rivayet günümüzde de yanan ateşe odun atmaya devam ediyor. "En büyük Türkiye" sloganlarını atanlar yalnızca milli maçlarda görenler artık rotasını İspanya'ya çevirmeli. 
Üstüne üstün tezahürat yapanlar İspanyollar; bir dönem Barbaros Hayreddin Paşa'nın bu topraklara dokunduğu İspanyollar.


Derbi maçlarda (Galiçya derbisi) "Türkler dışarı" veya "en büyük Türkiye" gibi karşılıklı tezahüratlar insanı bozguna uğratıyor. Deportivolular, Vigolulara misillime yaparak Türk dernekleri kurmuşlar. Yer İspanya ancak yükselen ses Portekiz ve Türklere ithafen oluyor. Üçüncü bir grubun çıkması an meselesi. Deportivolular bu savaşı tek başına futbolla bırakmamışlar. Özel kongrelerde, fuarlarda da Türk bayrakları asıp, "Türk" ruhunu yaşatmaya başlamışlar. 

Daha cesurunu daha şövalye ruhunu daha insancıl daha disiplinli olanı bulmak zor artık tribünlerde. Deportivo tribünlerinde Türkiye Liginde göreceğimiz, karşılaşacağımız ender durumlardan biriyle karşılaşabilirsiniz. Mesela Celta Vigo maçlarında veya Yunan takımlarıyla eşleştiklerinde İstiklal Marşını okumaya başlamaları. Hakikaten araştırırken, haberlerini okurken, maçlarını izlerken şaşkınlık içerisinde kalıyorum. Nasıl kalmayalım! 

Kasım ayının son haftalarına doğru Deportivo La Coruna - Celta Vigo derbisinin kaçırmamak elde değil. Aynı hafta, aynı gün saatler öncesinde El Classico varken; tüm dünya Barcelona-Real Madrid'e hipnoz olmuşken ben Galiçya derbisi için heyecanlanıyordum. 
Tribünlerin, taraftarın coşkusu insanı yerinden kaldırıyor. İlk yarıda 2-0 ile gülen taraf "Türklerdi." Türkler!

Aslında sıradan bir cumartesi öğleden sonrası değildi. Manevi değerinin son yıllara bakılarak çokça anlamlara sığdırılacak bir siestaya dalmışlardı. Ligde ilk beş mücadelesi veren takımların futbol maçıydı. Galiçya derbisiydi. Türklere karşılık Portekizlilerin söz geçirme üstünlüğüydü. 
Bunu günümüze sığdırmak değil, geçmişe bakarak, düşünerek, hissederek izlenecek maç. Ronaldo-Messi popüleritesi asla değil. Bizzat, bizden! Eskilerden, çooook eskilerden bir hikaye. El Turco'nun hikayesi.

8 Aralık 2015 Salı

Herkese "AÇIĞIZ" Grand Slam Olarak...

Ne zevk alıyorsun gibi mırıldanmalara karşılık, adrenalin salgılayan bezleri çalışmayan insanlarca getirilmesi gerek. Aksi düşünmek spor derslerinde ÖSS, KPSS, TEOG adının anlamlarını sürekli değiştiği bir örgüt misali sınavlara çalışmaktan olduğunu düşünmekten alamıyorum. Bu kesinlikle ve kesinlikle Türkiye sınırları içerisinde geçerli. Çocukların değil ama, çoğumuzun anılarında büyük pay sahibi hiç şüphesiz spor kapsıyor. İşte bundan da kesinlikle eminim! 


Babanızla gittiğiniz ilk maç, ilk tezahüratlar, şehrinizin basketbol takımının oyuncularına nedensizce bağlanma, televizyonda izlediğiniz ilk grand slam; biraz şaşkın ifadeyle ya da iki tekerli bisikletteki ilk maceranız, kanayan dizler örnek dışı, bir de mahalle maçları... Biraz fazla ileriye gittim, birkaç kelime geri geliyorum. İlk izlediğiniz tenis maçı. Kaç kişi izlemiş olabilir ki? Bizler çocukken; tam olarak o izleyenler kesimine hitap ediyorum. Beni yalnız bırakmadığınız için teşekkürler!
Hayal meyal hatırladığım ilk grand slam 1999 mayısı Andre Agassi ile Andrei Medvedev açıkçası ne skoru ne de maçı net hatırlıyorum. Anımsadığım flu ve biraz toprak. Evet, evet toprak zemin olduğu için de unutulmazdı belki de. Avustralya Açık, Wimbledon, Roland Garros ve Amerika Açık bunlar neden diğerlerinden ayrı tutuluyordu ki! Çocuk aklımla ve merakla gelişti, sonra da tutuldum bu spora. Sebebini öğrenince sıkı sıkı tuttum raketimi.

Klasik ve resmi açıklamalar 1925 yılından sonra Ulusal Tenis Federasyonu bu 4 Majör turnuva için Grand Slam olarak tarihe not düşüyor. Bu ağdalı cümlelerle anlatılanlar pek keyif vermiyor. Yalın, herkese açık bir dil. İpucu da burada aslında. "Açık" Wimbledon dışındaki (İngilizlerden de bu beklenir) diğer 3 turnuvanın adından anlaşılmak üzere herkese "Açık" anlamını taşımasıyla. Artık bu açık kelimesini biraz daraltmak gerek. .
Bilet pahalılığını belirtmek şart ama günler, haftalar öncesinden bize ayrılan televizyon karşısındaki tekli koltuk kalıyor. Yine parası ve vakti bol olana boş koltuk var tabii. Bu Grand Slam için son yıllarda tartışma konusu olan ve çözüm bulunamayan sorun esasında! Aralarında müşkülpesent bir tavırla yoluna devam eden Wimbledon, en ayrıcalıklı olma yolunda tavrı net! 
Beyaz giydirme takıntısıyla ona anlayış gösteriyoruz. Eğer bu 4 büyük turnuvaya da, olimpiyatları kazanarak filmin başkahramanı olursanız "Golden Grand Slam" yakıştırmasını alan ilk ve tek ve de tek kalmaya Djokovic dışında değiştirebilecek isim dışında bu unvanı baş ucunda şıkır şıkır parlayabilir. 

İşin aslı bunu kazanabilen tenisçi var. Sıkı durun. O maç esnasında evlilik teklifi almış, Alman efsanesi. Çok kolay oldu. Steffi Graf. Rol model taşımasını sebebi kişiliği, sporculuğu, disiplini, güleryüzlü çokça yakıştırmalar yapılacak bir kadın. Güçlü kadın! Aynı zamanda 22 Grand Slam ile en çok kazanan isim. Majör turnuvaların daha da önemli yapan ikinci madde daha var. Ödülleri, bir de medyanın ilgisi olmazsa olmazı. Bu kısım sporcuları ilgilendiriyor. Alınan ödüller, kazanılan paralar gerçekten dudak uçuklatabilir. 
Hazır konusu gelmişken sevgili ekselansları Roger Federer'den söz etmemek yanlış olur. Erkeklerde en çok Grand Slam kazanan isim. Yanlış olmasın!

Şimdi düşünüyorum da açık ama uzak bize bu spor. Daha yeni yeni kortlar yapılıyor, sporcular yetiştiriyoruz. Bize biraz tepeden bakıyor gibi.Yaptığımız spor ne olursa olsun; kazanma anındaki sevinç için yapılıyor. Birkaç saniyeden ibaret olsa da; biz Türkler biraz abartabiliyoruz. 
Her çocuk gibi hayaller yumağının içinde büyüdük, büyütüldük. Bir hayalde benden 1 yıl içinde 4 Grand Slam izleme hayalim var. Bir hayli zor gibi duruyor. İmkansız değil. Çok zor. Bu konuda sponsor olmak isteyenlere Açığım!

7 Aralık 2015 Pazartesi

Allen Iverson İstatistiklerin Aksini Söylüyor

Onu hep gülüşüyle hatırlıyorum. Aklıma ilk gelen fotoğrafı gülüşü. İşin enteresan tarafı saç stili, giyimi, dövmeleri, kavgalarıyla ve daha eklenebilecek yönleriyle nam salması tezat düşüyor. Kavgalarında, öfkeli yaşamında bir buz dağı saklardı halbuki. Annesinin ona sadece bir çocukken (15 yaşındayken) hamile kalması, terk edilen babası tarafından yetim görülen, Amerika'nın arka mahallerinde büyümeye çalışan bir çocukluk. Irkçı eylemlerine maruz kalması, lise yıllarında karıştığı kavga ve beraberinde 5 yıl hapse mahkum olma (4,5 ay yattı) onun öfkesinin, ağız dalaşlarının kontrolsüzlüğünü açıklayan öfke. Gülüyordu, içindeki öfke hiç sönmeden.

Elbet ona babalık yapan; Georgetown Üniversitesi antrenörü, imkansız olan üniversite kapısını da aralamıştı. Üniversite yılları, geçmişine saplanmış kavgalarıyla taraftarın antipatisini, sürekli kaba sığdırılmaya çalışılan Iverson. Kazanılan galibiyetler, attığı üçlükler The Answer'ı yatıştırıyordu. Draft edildiği Philadelphia 76ers tarafından takas edilme düşüncesi olsa da denenmek için takıma dahil ederler. 1996 yılında başlayan o şüpheli yaklaşımlar tam tamına 10 yıl sürer. 10 yıl mı? Hani şu hapse giren, ırkçılıkla mücadele etmeye çalışan Iverson. Nasıl olabilir ki! Aykırı bir durum. Evet kendine münhasır tarzını kabul ediyoruz. 



Basketbolu istatistiklere boğulmuş, kıyaslamaların çemberinde, rakam hesaplarının savaşı olarak görenler Allen Iverson için bir hayli çıkmaza girecektir. Bu NBA'de yıllarca tartışmalı bir konu oldu. Bu adamı gözünde çok büyütüyorsunuz, hiç şampiyonluğu, yüzüğü yok diyenler haklı olduklarını sandılar. Bir şey söyleyeyim, bunca zamandır yanlışsınız. T-Mac ile Vince Carter'la kıyaslandı. Kurtulamadı. İzin vermediler. Lakin Allen istatistiklere aykırıydı, öfkesi gibi, yaşam biçimi gibi. 
2001 yılındaki Philadelphia takımı başkaydı. Bambaşka NBA finali bu tip maçları çok gördü. Ya Iverson! Ya o hep küçücük bir aksilikte yanlış ilk gösterilen isim olan Iverson için! Bence o gün NBA final tarihinin unutulmayacak maçlarından biri oynandı. Karşılarında Lakers'ın dağ gibi oyuncusu Shaq vardı. Hatırlayanlar vardır.

Daha çocuktum hayal meyal hatırlıyorum. Kıyısından köşesinden dönen Iverson ve ekibi finallere gelmiş olabilirler ama şampiyonluk nafile. Haksızlık etmemek şart! 2001 yılında yılın en değerli oyunculuğu var. Sonrası bir yıkılış. Sinirleri en üst seviyede yaşayan Iverson bıraktı bize. Takım değişiklikleri, uyum sağlayamama, topla fazla oynama Iverson'ın başını ağrıttı. Onun en büyük sıkıntısı büyüdüğü arka mahalle de kalmış olması. 
Her ne kadar parayla olan savaşı kazansa da, statü, anlaşmazlıklar onu dibe çekiyordu. O da gidiyordu, karşı gelmeden.



Okyanusları aşmak istemeyenler Iverson'ı trafik keşmekeşinin, kaosun her daim eksik olmadığı İstanbul, Beşiktaş sokaklarında görebildik veya Türk televizyonlarında maçlarını, üstelik Türkçe ve gündüz vakti. Kısa soluklu transfer olsa da bizlere yakından izleme fırsatı sundu. Kariyerinin son günlerinde, buruk sevinçle gülüyordu aklıma gelen ilk fotoğrafı gibi. Odamdaki posteri, kendine has saç stiliyle, kolluklarıyla, sevecen gülüşüyle; sıkılıp atılan posterlerden değil, yangında ilk kurtarılacak listemde. 

O baş edemediği şöhret belasını umursamadan basketbolu bıraktı, hiçbir zaman formülü olmayan istatistikleriyle. Emekli oldu diyemiyorum çünkü gerçekten yakışmıyordu. Sanki her an saklandığı köşesinden çıkıp yarım kalan basketi tamamlayacakmış gibi geliyor. Bana bıraktığı ilk üç şey aklımdan çıkmıyor. Beklenmedik gülüşü, son saniye basketleri ve 3 numaralı forması içime işledi.
Asla eskisi gibi olmayacağı yaşında, güzel bakmayı, aklınıza gelen ilk gülüşü tüm çıplaklığıyla kendi bildiği gibi yürümeyi sürdürecek. Belki de onun için gerçek benliğine giden yolculuk başlangıcıdır. 

4 Aralık 2015 Cuma

Adından Belli Değil Mi!? Sir Alex Ferguson

Biraz vaktinizi çalmak istiyorum. Şans, yetenek, adalet ve vesaire gibi kavramlar her zaman güçlüden taraftır. Çok güçlüden! Ancak ne var ki güçlü olabilmek, kalabilmek ayrı bir meziyet gerektirir. Alex Ferguson'ın bu yeteneklere sahip olmasını anlamak için Manchester United taraftarı olmanıza veya maçlarını izlemenize pek de gerek yok ki artık izleyemezsiniz. Yani olabilir esasında size kalmış! Şöyle ki ortada inkar edilemeyecek düzeyde "gerçek", şampiyonluklar, başarılarla dolu dolu bir tarih ve olması gerektiği dönemlerde futbol anlayışını çağa uyduran ve kusursuza yakın uyum sağlamış bir isim.
Bunlar için bile fazlasıyla ayakta alkışı hak ediyor.

Fırsat verildiğinde geri çevirmeyen, afiyetle galibiyetten kutlamalara koşan bir adamdı saygıdeğer Sir. Şimdi ben size gelmiş futbol adamını, kariyerini veyahut 27 yıllık aralıksız Manchester United başındaki teknik adamlık sürecini ballandıra ballandıra anlatmayacağım. 27 yıl!!!
Günümüzde son derece tazeliğini koruyan Türk teknik adamların kısa süren, bir hayli kısa süren kariyerlerine bakış 27 yıl düz bir 657 memurunun sabitliğini bile sallayacak türden. Ferguson'ın futbolculuk kariyerinde attığı gollerle konuşan insan göremeyiz. Haksızlıkta edilmemeli, tam anlamıyla forvet kavramına oturan, bol gollü maçlar izlettiren tatlı ve huysuz ihtiyar 2013 yılında Kırmızı Şeytanlara veda edince şaşırdık doğrusu.



Yaşıtlarının bir ayağı çukurda olunca Ferguson dün başlayan sporcu gibi iştahlı ve heyecanlı devam ediyordu. Yanılmışım! Yanılmışız! Yahu hiç görülmemiş bir olay; futbol dünyası için, İngiltere futbolu için değil. 90'ların başından itibaren kurulan dominasyondan başlamak gerek. Manchester-Ferguson ikilisini anlatmaya. Ansiklopedi bilgisi gibi sıkmadan. Söz etmeden devam edilemeyecek harikulade bilgiler var elimde. Unutulmayacak sezonları örneğin. 1999 akıllara ilk gelen. 1996 yılında 12-13 puan gerisinden gelerek Newcastle'ı altüst edişi, biraz yakına gelelim.

2008 yılındaki Chelsea önünde Kırmızı Şeytanlar Mavilere karşı Şampiyonlar Ligini gözleri önünde kazandığı sene. Bir de 2013 yılı, ayrılışı, bitmeyecek sanılan ayrılış, kimsenin beklemediği bir zamanda. O gözünden eksik etmediği takımına, güvenli limanına bakıyordu, seyirci koltuğundan.
Ne zaman güvenli limanından uzaklaşsa, biraz alkolden, biraz sinirden kıpkırmızı kesilmiş Sir Alex Ferguson yüzünü görmeye başladık. Korkuturdu ihtiyar. Korkutmak yerine, şaşırttı, uğruna taptığı Manchester taraftarlarını.
27 yıl boyunca ne olursa olsun bırakmamış. Neden şimdi sorularıyla boğuluyordu medya ve dünya futbolu. Elbetteki bugün bırakmış olsaydı bu sorular yine sorulacaktı. O yüzden bu panik havası kısa sürdü. Öyle olmalıydı.



Dikkatimi çeken bir diğer nokta Avrupa Şampiyonasında Ada futbolunun, İskoçların futbolu gündemde uzun süre düşmemişti. Bunların hiç birinin tesadüften ibaret olmadığının göstergesi Fergie. 
Ferguson döneminde de çoğu kez zorlu dönemlere girdi, hatta ligi düşme hattına yakın bitirdiği sezonlarında oldu. Hiçbir zaman bırakıp gitmedi. Bence öyle bir düşüncesi de olmadı. Son iki yıldır ortalarda devam eden "herhangi" bir takım gibi oynuyor. Kazandırdığı kupaları, şampiyonluklar, modern çağın gördüğü en büyük futbol ikonu için, yazılabilecek o kadar çok şey var ki... Sayfalarca süren bir çala kalemin içinde bulabiliriz. 

Kazandırdığı somut örnekler, canlı, capcanlı, isimler var. Roy Keanne, David Beckham (ismi okunduğunda zamanın durduğu) Ryan Giggs, kendisinden pek haz etmem Christiano Ronaldo ve giderayak yaşattığı en büyük bombası Wayne Rooney. Hakkında yazılan olumlu bir çok cümlenin karşısında hakkı yenen takımlardan, kollanan United, son dakika kazanılan penaltılardan, kibrinden adalat bazen yolunu şaşırabiliyor. Bazen!
Objektif olmak şimdilerde zor zanaat. İnsafsız olmamak gerek, sonuçta 27 koca yıldan bahsi geçen. Ferguson yazdı ve bizlere izletti. Adalet kimin umurunda!

3 Aralık 2015 Perşembe

Chris Froome'un Tırmanış Yolculuğu

Bisikletin sizde bıraktığı anlar var mı? Yani, illa çocukluktan kalma olmayabilir. Bir fotoğraf, bir düşme anı ya da kilometrelerce gittiğiniz bir keşif... Ayırım yapmaksızın kabul. Belki sürmeyi bilmiyor da olabilirsiniz. Olabilir! Bisikleti yaşamında tutku ve kültür olarak görenler için ayrı bir parantez açmalı. Merakla beklenen turlar, Dünya Şampiyonaları bilhassa Tour de France göz bebeğimiz, diğerleri biraz üvey evlat muamelesi görse de bu futboldaki Şampiyonlar Ligi olarak görülmekte. 

Son yıllarda tek bir ismin hükmettiği hegomanyadan kurtulmuş, dişe diş mücadelelerin sergilendiği, birbirine üstünlük kurmaya çalışılan turlar, yeni şeklini almaya başladı. Bazen toy bir çocuk muamelesi görüp tur kazandığınızda büyük etki yaratmaz ama rakipler hemen dikkat keser. Yine dener, başaramaz. Bazen kalbiniz, gerçekten bacaklarınıza söz geçiremez. Lakin sıralamadaki değişikliği gerçekleştirdiğinizde hakimiyeti elinize alırsınız. 2011 yılında dikkat çeken Vuelta a Espana'da ikinci olarak çıkışını yakalar Chris Froome. İspanya ve İtalya turları biraz daha UEFA etkisi yaratır. 
Bir ses getirmek istediğinizde karşılık bulma ihtimali var.



Büyük adımı ise bundan bir yıl önce Team SKY takımına geçti ve bir anlamda kilit isim olma yolunda ilk adımı attı. 2013 yılı aynı zamanda Fransa Bisiklet Turunun da 100. turu olması ayrı cazibe içindeydi. Froome için takım arkadaşlarına domestik yapmanın ötesine geçeceği yıl olarak belirlemişti. 2012'de takım arkadaşı Bradley Wiggins'in, birincilik kürsüsünde 100. tura özel Froome olacaktı ve bundan sonra olacaklardan korkmaya başlayın derecesindeydi, o keskin bakışların altında.
Froome'un baş etmeye çalıştığı Joaquim Rodriguez, Alberto Contador, Vincenzo Nibali yandaşlarına karşılık üstünlük kurma çabaları, rekabeti ve kemik seslerinin duyulduğu yarışlar izletmesi takdire şayandı. 

Chris tüm domestiklerini de kaybetmişti. Peşi sıra gelen şampiyonluklar takım arkadaşları tarafından soru işaretleriyle karşılaşınca tek başına ataklara yanıt vermeye çalışıyordu. Bunlar beraberinde sarı mayonun tatlı gelmesiyle bir kazanan gözünün karartıyordu. 
2013 yılında 100. tur öncesi, daha da geriye sararsak sezon başlangıcında Umman Turunda kariyerinin ilk etaplı tur zaferini elde edince, diğerleri ve başarılar onu izledi.



Tek başına Fransa'ya odaklanmak ne denli doğru olur açıkçası bilemiyorum. Şimdi hakkını verme zamanı. Bu başarıların tesadüf olduğunu bir bölüm atlayıp, doping yaptığını iddia edenleri bekliyorduk zaten. Froome gibi deli yürek bu başarıların şans ile kendisi hakkındaki şüpheleri kaldırmak için kazandıklarını tekrarlayıp susturmaya çabalıyor. 2013'ten sonra 2. kez Fransa Bisiklet Turunda şampiyonluğu göğüsledi. Yalnız arkasından en büyük rakipleri olduğunu hatırlatır, yazıma geri dönerim.

Bisikletin bizde bıraktığı bir diğer an ise dopingler. Baksanıza kim şampiyon olursa, kim farkındalık yaratırsa dopingli damgasını yapıştırıyoruz. Ruhumuza işledi. Tour de France üst üste 7 kez kazanan Lance Armstrong'un doping yapması, başarılarının silinmesi, ömür boyu men edilmesi...
Froome'un tam anlamıyla hak etmiş olduğu şampiyonluklar. En azından böyle olduğuna inanıyoruz. Armstrong çok yanılttı bizi. Çok! Tek inanmak istediğimiz yıllar sonra konuşulan temiz ve yeri dolu şampiyonluklar. Bazen ne kadar çıkmaza sürükleniyoruz. Bazense çocukluk anıları gibi basit ve düz.

2 Aralık 2015 Çarşamba

"DEV" Dönüş: Paul George ve Natasa Kovacevic

Popüler kültür, basit açıklamaları sever. Karmaşık bir teoriyi 10 saniyede anlatabiliyorsan sever, manşetlerden düşürmez. Fazla vaktimizin çalınmasını, uzun sayfalarca yazıların yazılmasından ziyade, edebiyat kurallarını bir kaç cümle ile açıklayabilirsen manşetlerden manşet beğen. Basit olsun, karmaşık değil. Bize okkalı bir hayatının özeti, kısa olanından. En azından yaptığı mesleği. Sizler yapabilir misiniz? Sığdırabilir misiniz her gün rutin işinizi? Rutin, her gün aynı işi mi yapıyoruz? Sorular çok, cevaplar uzun.

Bizler ömrümüzce çalışsak bu kadar çok para kazanamayız gibi söylemleri sporculara karşı fazlasıyla tüketiriz. Doğru, çok fazla kazanıyorlar. Dışarıdan bakıldığında lüks yaşantılarına her ay değiştirdikleri arabalarına, sevgililerine bakarak acımasızca yorumları sıralıyoruz. Haklı tarafımız da var ama kime ne! Takıma kazandırdığı pozitif sonuçları anında unutma başarısını gösterirken, yaptığı bir hatayı bir hafta tartışıyoruz. Yorumcular hariç! Bir de hep göz ardı ettiğimiz sakatlık dönemi var. Ne türlü psikolojik savaşların verildiği, spor hayatının devam etmesinin ince bir çizgi üzerinde yürüdüğü sancılı süreçler.

Kimi gerçekten başarısız olup başka alanlara geçiş yapıyor; Julio Iglesias gibi. Uçurumun kenarında tek çarelerinin B planı üretmek oldukları anlar. 2014 yılının yaz ayları döneminde Amerikan Milli Takımının kendi arasında oynadığı maçta kaval ve kamış kemiği kırılan Paul George, basketbol kariyeri bitti derken sürpriz şekilde fizik tedavi ve oyun stilleri hakkında çalışmalara başladı. 



Indiana Pacers kulübü bu mucizevi dönüşe kırık olan sağ ayağı üzerinde durabildiğini ve vücudunun üst bölgesini güçlendirmek adına sıfırdan başlayan Paul George'un hikayesi bu. 2014-2015 sezonunu tamamen kapattığını söyleyenlerin tersini ispatlıyordu. Canlı canlı! Sakatlık dönemlerini 1-2 kelimeye sıkıştırıp, geçiştirdiğimiz çoktur. Hatta kısa süre sonra oyuncunun varlığını dahi unuturuz. Halbuki bizler basit bir gripte yaşadığımız ölüp ölüp dirilmeleri abartarak yaşayan toplumuz.

Bir oyuncunun sakatlığı bu kadar basite indirgenemez. İndirgenmemeli! Fiziki açıdan normale dönmek şaşırtıcı olabilir, bunun bir de mental açıdan hazırlık süreci. Paul George birçok konuda ders veriyor. Sakatlık döneminden önce All-Star'a seçilen, başarılı performans grafiği ile gelecekte yıldız oyunculara meydan okuyacak isim olarak adlandırılan aylarca süren bir kabusa itildi. 
Kendisinin de söylediği gibi sıfırdan başladığım çocukluk dönemine geri sarılmış gibiydi. Korkunç bir başlangıcın içindeydi.



Diğer takım arkadaşları yeni rekorlara, yeni takımlara imza atarken o basketbola yeni başlıyordu. Yeni, taaa 10-15 yıl öncesine. Ördüğünüz tuğlaları sebepsiz yere yıkılan duvarlarınızı daha sağlam olmayan temellere dayandırarak. Ama, o başardı. Döndü. Sihirli bir dokunuşla. Bir dokunuşta Avrupa'dan. Yılmayan bir kadın. İlk olmayı başaran kadınlardan. 

Natasa Kovacevic protez bacakla tekrar sahalara dönerek tarihe geçmeyi başardı. Protez bacak; yaşamı bu kelimenin bir özeti niteliğinde. Gyor takımının formasını giydiği yıl antrenörü ve takımın menajerinin yaşamını yitirdiği kazada, hayatta kalması bir mucizeydi. Bu mucize de sol bacağını kaybetmişti. Takım arkadaşlarına göre Kovacevic'in spor hayatı sona ermişti. 
Pes etmeyen ve zorlu geçen yılların ardından protez bacakla parkelere geri döndü. Bu çabaları Kızılyıldız takımına transfer olarak birçok insana ilham verdi. Kovacevic'i bir ilk de imza atmıştı. Avrupa'nın ilk engelli basketbolcu olarak da tarihe geçti. Paralimpik değil! Sapasağlam, dimdik olarak.
Kızılyıldız ve milli takımlarda. George ve Kovacevic bir tiyatro sahnesinin başkahramanları olmuşlardı.


1 Aralık 2015 Salı

Marat Safin'in Erken Vedası...

Küçükken, özellikle erkekler futbolcu olmak isterler. Neden futbol? Neden imtiyazlı futbol? Bunu gerçeketen araştıracağım ama nasıl yapılır bilmiyorum. Belki de sorunun içinde cevabı vardır. Bugün futbolcu isimden çok futbolcu olmak isteyen, daha sonra Dünya 1 numarasına kadar uzanan tenisçi Marat Safin'in 29 yaşında satır aralarında gizlediği hüzünle beraber, tenise veda edişini hatırlatacağım. Erken bir emekliliktir aslında.
Tenis sporu beklenmedik vedalara, yeni isimlere her daim açıktır. Net bir ifadeyle; oynayandan çok, oynanandır onu vazgeçilmez yapan. Yine de o futbol aşkını hep dile getirdi. Hatta onu tenis maçı izlerken göremezsiniz. 

Tatar asıllı Moskovalı Safin hırslı ve açıkgözlü oluşuyla Rusya'daki imkanların yetersizliği haritanın güneyine sürüklemiştir. Biraz daha güneye. Valencia'ya. Bundandır ki, desteklediği futbol takımının neden Valencia olduğunu açıklıyor. İnsanların kaşlarını kaldırıp da, parmakla gösterdiği nadir sporculardan. 18 yaşında yaşıtlarına meydan okuması gerekirken Agassi'ye, Courier'e meydan okuyordu. Belki set alamazdı en azından ilk başlarda, daha sonra kabusları olmaya başladı ve adını bir kenara not ettiler. Üstelik ilk 200'e girmişken.



Başkalarının dezavantajlarını kendi lehine çevirerek 19 yaşına girmeden ilk 50'ye girmeyi başardı. Artık o kenara not edilen oyuncu olmaktan çıkıp, röportaj yapılmak için sıraya geçilen bir tenisçi oluvermişti. Gençti, dinamikti, renkliydi, bildiğimiz tenisçilerin aksini yapan bir oyuncu profiliydi. İspanyol ruhu içine işlemişti. 2000 yılı ise Marat Safin'in altın çağıydı. İlk başta bakıldığında hangi istatistiklere bakarak bu cümleyi kuruyorsun diyebilirsiniz. Avustralya Açık'ta ilk turda elenen yıldız mı olurmuş da. İlk turda! Küçük bir dokunuşla, Rus Andrei Chesnakov çalıştırıcılığını yapmaya başlayınca ivme tersine döndü.

Nisan ayıyla birlikte toprak sezonun açılışı, Safin'in tırmanışı, üst üste finaller ve şampiyonluklar; kısacası, müthiş derecelerde kariyerinin o anlara kadar ki en büyük başarısına imzasını atar.
Ardından US Open'ı hem de Pete Sampras'ı set vermeden ilk Grand Slam'ini kazanır. Dünya 1 numarasına yükselir. Demek ki o kadar imkansız bir şey değilmiş. Ya da bize çok kolay gösteriliyor. Çok kolay! Kandırıyorlar bizi. Öyle ki; 2005'te Marat Safin'in kazandığı, epik maçlarla dolu efsane Avustralya Açık'ta Lleyton Hewitt 1-6'lık setten sonra oynadığı epik maç!


Unutulmaz 2005 Avustralya Açık...
2005'ten sonraki yıldan itibaren izlediğimiz 40 Grand Slam'in yaklaşık 35'ini Federer, Nadal, Djokovic üçlüsünün arasında paylaşması fazlasıyla etkileyici bir istatistik. Malum o Avustralya Açık'tan sonra keskin bir düşüş ve belini büken sakatlıklar. Bu sakatlıklar büyük etkiye sahip. Ya olmasaydı da dedirtecek elbette lakin belki o zaman 2005'teki Avustralya Açık gibi efsanevi bir turnuvadan mahrum bırakılacaktık. 
Safin'in ekselansları Federer'i 5 sette geçtiği yarı finali. Baştan aşağı unutulmaz listelerinin ilk 3'ünü zorlayacak mükemmel turnuva.

Arşivlenecek o kadar çok maç var ki oradan... Not edin bunu kenara 2005 Avustralya Açık. 34 yaşındaki Federer'in acımasız ve yaşına aldırmaksızın oynamasını izlemek keyif vericiyken, Safin'in bu erken vedası niyedir ki? Evet, belki daha çok turnuva kazanabilirdi veya daha uzun yıllar 1 numaranın tadına bakabilirdi. Popüler olabilirdi. Daha popüler. Hep rekabetçi kaldı. Elinden gelenin fazlasını ortaya koydu. Bazen sakatlıklar, bazen sinirleri buna engel oldu, ama neler yapabileceği konusunda insanlara gösterdi. 

Unutulmaz maçların efendisi; Agassi ve Sampras'ın göz bebeği olmuştu. Şimdi Safin'i hatırlayan var mı, şüpheliyim ama emin olduğum o halen daha tenis maçı izlemeyi sevmiyor. Onun yalancısıyım. Valencia maçlarında görmemiz daha olası bir tenisçi. Bu zamana kadar yaptıklarıyla efsaneler arasında biletini aldı ama eski şampiyonu hakkettiği gibi yolculayamadık. 
Marat Safin alelacele bıraktığı veda busesi kaldı bizlere.