3 Haziran 2021 Perşembe

Olağan Dışı Revithi

Avrupa Finali, Şampiyonlar Ligi, EURO 2020… Futbolla yatıp futbolla kalktığımız günlerimizi doldururken, vira demeden yenisine geçiş yapıyoruz. Bu futbol silsilesi hep böyle süre gelirken, yakın zamanda sırası gelecek Olimpiyatlar deryasında bulmak işten bile değil! Tam da bu noktada “pozitif ayrımcılık” yaparken bulursanız maruz görmenizi rica ederim.
Kadınlar meclisi toplandı ve o özel bilindik hikaye ile yol aldım… 8 Mart 1857’de New York’ta binlerce işçi çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir tekstil fabrikasında greve gitmişti. Polis müdahil olunca, ortalık kan gölüne dönmüştü. Ne yazık ki! Yaygın inanışa göre Dünya Kadınlar Günü, bu trajediden doğmuştu.

Vesselam tarihçilerin anlattığı… Aslında bu olayın hiç olmadığını dile getirerek, kulaktan kulağa viral olmuş olmasına dayandırılmış. Ülkemizde de birçok kaynakta yazıldığı gibi, çoğunluğun kadınların olduğu ölümler yaşanmamıştı. 1921’den beri 8 Mart’ı kutlayan Sovyetler Birliği’ne bırakılmak istenmediğinden bir dezenformasyon yapılmış, 1955’te bu grev icat edilmişti. Yıl olarak da Clara Zetkin’in doğduğu sene tercih edilmişti. Peki ya bu viral nasıl olmuştu.

8 Mart 1908’de yine aynı şehirde toplanan 15 bin ABD’li kadın işçi, çalışma saatlerinin kısaltılmasını, daha iyi ücret ve seçme seçilme haklarını talep etmişti. 1910’da İkinci Enternasyonal’in Kopenhag’da düzenlenen kongresinde konuşan Clara Zetkin’in telaffuz ettiği kadınlar için uluslararası bir gün, ilk defa ertesi yılın 19 Mart’ında kutlanmıştı. Bu kutlamaların tam altı gün sonrasında da New York’ta çıkan bir yangın, 146 kadın işçinin canını almıştı. 8 Mart 1917’de bu sefer değişim kokusunun iyiden iyiye hissedildiği Rusya’da kadın işçiler ayaklanmıştı. İşte Ekim Devrimi’nden sonra 1921’de adı konmuş, kadının günü olmuştu. Birleşmiş Milletler ise konuya 1977’nin sonunda nokta koymuştu.


Yine bu minvalde ama daha sportif bir faaliyet, önce bilindik tarafı… Kadınlar ilk defa 1900’de Olimpiyat heyecanı yaşamıştı. Paris’te teniste zafere ulaşan İngiliz Charlotte Cooper modern zamanların altın madalyalı ilk kadın sporcusuydu. Oysa ilk modern Olimpiyat 1896’da Atina’da yapılmıştı. 
Oyunların babası Baron Pierre de Coubertin kadınların, çocuklarını spor yapmaya teşvik etmeleri gerektiğine inanıyordu. Antik çağların katı geleneği de malumdu. Erkekler çıplak olarak yarışırken, kadınlar ancak at yarışlarında boy gösterebilmişti. Sonradan sadece kadınlar için Hera Oyunları düzenlenmişti.

Lakin bu oyunu bozmaya ant içmiş bir "şampiyon" çıkacaktı. Halen daha adından bir haber çoğu sporcuya ders verir nitelikte.
İşte tam o ilk Olimpiyat’ın yapıldığı günlerde Stamata Revithi maratonda koşmak için bilinen ve yazılı tüm kuralları hiçe sayarak  bildiğini okuyacaktı. Erkeklerin kendisiyle dalga geçmesine kulak asmayan Revithi, 9 Nisan 1896’da yarışın yapılacağı yere geliyordu. Ertesi gün erkeklerle beraber kilometrelerce koşmak tek arzusuydu.
Sabah olduğunda, Olimpiyat’ın sembolü maratona adını veren Maraton köyünün yaşlı rahibi, bir istisna dışında tüm katılımcıları kutsuyordu. İnatçı papazın kutsamadığı tek sporcu kadındı.

Organizasyon komitesi de katılım için gereken sürenin dolduğunu söylüyor, Stamata’ya gerekli izin çıkmıyordu. Spyridon Louis modern zamanların ilk maraton şampiyonu olarak taçlanıyor ve Komşu’da ulusal kahraman oluyordu.
Revithi pes etmemişti. Ertesi gün tek başına parkuru koşan azim abidesinin Panathinaiko Stadyumu’nun içine girmesine de izin verilmemiş, yarışı da bir noktada askerler tarafından durdurulmuştu. Gerekli belgeleri yoktu da… Ama o tüm olağan dışılığın yanında tarihe adını kazımıştı. Kadınların ilk kez modern dünyada ne zaman Olimpiyat’a katıldığını biliyor musunuz… Revithi’den dört sene sonra, bir sonraki organizasyonda!

27 Mayıs 2021 Perşembe

Sarı Denizaltılar

Doğduğum şehirde, denize açılan bir adam yaşardı. Ve bize hayatını anlattı, denizaltıların adasındaki… Biz de güneşe doğru açıldık, denizi yeşil bulana kadar. Ve dalgalar altında yaşadık, sarı denizaltımızda… The Beatles'ın 1966 yılında çıkan şarkısı "Yellow Submarine" mırıldanan gururlu Unai Emery’den başkası değildi. Öyle ki sanki sokakta bir başınaymışcasına doğal, detone ve umarsızca dökülüyordu şarkı sözleri. Halbuki devasa bir futbol arenasının tam ortasında ya da düzeltiyorum, bitişi çizgisinde şampiyon olarak çıkıyordu. Ve bir kez daha Villarreal UEFA Avrupa kupasını tam da Sarı Denizaltılar şarkısı altında göğe yükseltiyordu.

İspanya'nın doğusunda Valencia yönetimi içinde yer alan ve sadece 50 bin küsür nüfuslu bir şehir olma özelliğini not alalım, Villarreal'de yaşayanların neredeyse yarısı kulüp üyesi. Tam anlamıyla şehirlerine tutkulu ve sadık yerel halk Avrupa’da ender rastlanacak türden. Şehrin en büyük geçim kaynağı seramik sektörü olması bu durumun takıma da destek olacağı anlamına geliyordu. Nasıl mı? 1997'den bu yana kulüp başkanı olan Fernando Roig de bir seramik fabrikasının sahibi…
24 yıl önce kentteki küçük bir barda iş müzakeresi için yaptığı pazarlık sonunda, planlarında olmadan 432 bin avro (O dönemde 72 milyon pesetas) karşılığında Villarreal kulübünü satın alan Roig, yatırımlarla kulübü büyüterek, tarihindeki ilk Avrupa kupasını kazanmasının önünü açtı.

1998 sezonuna kadar 3. ve 2. ligler de asansör takım görevini görürken Fernando Roig’in gelişiyle şampiyonlukların alameti farikasıydı. İlk defa 1998-1999 sezonunda İspanya 1. Futbol Ligi'nde mücadele eden Villarreal, 2002 yılında kulübün antrenman ve spor tesislerini açmış, altyapı tesislerine ve genç yetenekleri yetiştirdiği futbolcularla ve mantıklı transfer anlayışıyla, İspanyol futbolunun iki büyüğü Real Madrid ve Barcelona ile diğer önemli kulüpleri Atletico Madrid, Valencia ve Sevilla, Athletic Bilbao'nun yanına Villarreal'i de eklemeyi başardı. Üstelik bunun geçici olmadığını sergileyecekti.




Villarreal'in maçlarını oynadığı stat da Roig döneminde yenilenerek mevcut durumda 23 bin 500 kapasiteye çıkarıldı. Şehri ve takımı için yapamayacağı lakin kendi sağlığına yapacağı bir şey yoktu. Roig'in en büyük talihsizliği ise 2020-2021 sezonu UEFA Avrupa Ligi şampiyonluk maçını stadyumdan izleyememek oldu. Mevzubahis Covid-19 olunca evi stadyuma çevirmekten başka çaresi yoktu. Uzun bir süre. Fernando Roig, karantina sürecinde hayatındaki koca 15 günü… Zira kalbini bırakma pahasına da olsa 1997’den beri hayalini gerçeğe dönüştürmesi için varsın finale gidemesin!

İspanya’nın bu mütevazi takımı kısa sürde zarar eden takımdan milyon avroluk takıma evrilecekti. Mevzubahis değerine değer katmaktı. Biraz da müzik…
Sarı denizaltılar unvanına kavuşmalarıda yine bir üst lige çıkma yani alışık oldukları şampiyonluk yolculuğundan mütevellit. 1967-1968 sezonunda 3. lige yükselme mücadelesi veren Villarreal'de bir grup taraftarın tribünden bu şarkının "Sarı denizaltı" nakaratını söylemeye başlaması sonrasında benimsenen bu slogan kulübü de etkileyerek, 2004 yılından itibaren takımın formalarının tamamen sarı olması kararı alınmıştı.

2003 ve 2004 yıllarında kazandığı UEFA Intertoto kupalarının yanına Avrupa Ligi Şampiyonası eklenerek takımın, şehrin, Roig’in ve hatta Emery’nin mimarisinden başka bir şey akıllara gelmesin. Unai Emery bu yıl Villarreal’e el sıkışmaya minnet duyuyordu. Elbette bunlar sadece La Liga ile arasına koyduğu mesafeye Villarreal hatırına son veren birinin yetersiz perspektifinden şampiyonluk. Devamı gelecek…
Top Villarreal’in ayağındayken gördükleriniz Roig ve Emery’in ekranda parlayan dehasının vaatlerine çok uyuyordu. Gerard Moreno dünyanın en iyi oyuncusu gibi gözükmüyorsa da dünyanın en iyi golünü atmıştı. Yani en azından 25 mayıs 2021 için kesinlikle oybirliği olacak. Bunu sarı denizaltılılar da söylüyor.

21 Mayıs 2021 Cuma

Geri Dönüşü Hiç Bitmeyen Mendy

İyi bir öğrenciydi. Spora kabiliyeti vardı. Futbolun ucundan döndüğünü sanıyordu küçük yaşta. O çalışmak zorunda olduğunun farkındaydı, ancak şansı onu meşin yuvarlak ile buluşturacaktı. Fransızlar onu çelimsiz ve çıtkırıldım buladursun, Rennes’in scout ekiplerinden, gördüğü delikanlı karşısında hayretlere düşmüştü. Şimdilerde Şampiyonlar Ligi finalisti Chelsea'nin file bekçisi olan Edouard Mendy’nin hayat hikayesini başa saralım.
Mendy, 2011'de transfer olduğu 3. Lig ekibi Cherbourg'ta geçirdiği 3 sezonun ardından menajeri tarafından yarı yolda bırakıldı. İşsiz kalan ve bir takımda görev alamayan Mendy, iş ve işçi bulma kurumuna başvurarak işsizlik parası aldı. Tam da çöküş dönemde, bir arkadaşının hazır giyim butiğinde çalışmasını önerdiği Edouard Mendy'nin kaderi Marsilya B Takımı'nın teklifiyle değişti.

2015'in yazında ciddi ciddi futbolu bırakmayı düşünen Mendy, Marsiyla kalesine geçtikten sonra Stade Reims'in dikkatini çekti.
Kendini göstermeyi başardı ve 2. lig takımı Reims 2016'da ona yedek kaleci olarak bedelsiz imza attırdı. O sene sadece 8 maçta oynadı.. Artık Reims’in değişilmez kalecisiydi. 2019’da 27 yaşında ilk defa bonservis bedeli verilerek Rennes’e transfer oldu. Bir sonraki sene kaleyi Johann Carrasso’dan almayı başardı. Kariyerinin ilk profesyonel maçına burada çıkan Senegalli kaleci, burada 85 maçta görev yapmasının ardından 4 milyon euro bonservis bedeliyle Rennes'e transfer oldu. Bir sezon formasını giydiği Fransız ekibinde 34 kez kaleyi koruyan Mendy, 32 gol yerken, 13 maçta kalesini gole kapattı.

Rennes'teki performansıyla Chelsea'nin sportif ve performans danışmanı Petr Cech'in dikkatini çeken Mendy'nin Londra devine transferi resmen açıklanmıştı. Taraftarın daha popüler şaha kaldıracak bir kaleci beklentisine karşılık gelmemesi kısa bir süre tepkileri almasına karşın kendini sevdirmeyi başaracaktı.
20’lerin sonlarında formayı zorlamaya başlamıştı. Yaptığı basit hatalar da görmezden gelinmeyecek türdendi belki ama toparlaması, adaptasyonu aylarını almayacaktı. Filesini hem rakiplerden hem de Kepa’dan korumaya başladı. Sonuçta, Chelsea’de kaleyi almak üstelik önünde Kepa gibi bir kaleci varken işi kolay olmayacaktı. Başardı! Daha önce de yaptığı gibi… Dünyanın en pahalı kalecisi Kepa’nın elinden formayı kaptı.


Mendy’i daha da güçlü yapanlardan biri Şampiyonlar Ligi finalinde koca eldivene bürünmesinden geliyor. Real Madrid'e karşı muhteşem 5 kurtarış yaptı.
Buraya kadar muktedir işler yaptı şüphesiz lakin parantez açılması gereken isimlerden biri de Frank Lampard’dan geçiyor. Chelsea bu pandemi krizinde transfer için dehşetengiz bir bütçesi vardı. Gelen giden oyuncu dengesi sonunda açık ara farkla en çok para harcayan (171.2 milyon €) takım oldu. Chelsea kadrosunun en çok stoper ve kaleci takviyesine ihtiyacı vardı. Lakin Lampard bu çılgın bütçeyi bir forvet, bir ofansif ortasaha ve bir sol beke 50,2 milyon € yatırınca, stoper ve kaleci mevkisine adamakıllı para kalmadı.

Frank Lampard diğer transferlere öyle kanalize olmuştu ki, kaleye ucuza kimi alacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Aslında öyle bir kaleci var mıydı o da meçhuldü. Eski efsane Chelsea kalecisi Petr Cech ise eski takımı Stade Rennais FC bağlantılarını çalıştırdı ve Lampard'a Fransız takımının kalecisini önerdi. Ve yollar kesişti. Kıssadan hisse Chelsea, kariyerinde ilk defa 25'inde as kaleci, 26'sında Fransa 1. ligi tecrübesi edinmiş, sadece 2 yıllık üst lig kariyeri olan 28 yaşında bir kaleciyi kadrosuna kattı. Senegal milli takımında bile yeni yeni geçen sene (2019/20) forma giymeye başladığını da es geçmeden mavi beyaz formayı haketti.

Hikayesi geri dönüşü hiç bitmeyen mükemmel bir adam Edouard Mendy. Babası Gineli, annesi Senegalli iken ölüm döşeğindeki babasını mutlu etmek için alt kademede Gine milli takım formasını giymiş ve vefa örneği göster
mişti ama babası vefat eder etmez daha yüksek repütasyonlu Senegal milli takımının teklifini kabul etti. Bugüne kadar da 7 kere milli oldu. Zor bir iş, uzun zaman alacak, ama vazgeçmeyen yapıya evrildiği süreçte, bir sonraki adımda ön yargısız kararlarla Cech gibi olacak bir yol çiziyor.

7 Mayıs 2021 Cuma

Bisikletin Rüyası; Tadej Pogacar

Bazı hikayeler bizi terk etmiyor. Sürekli geri dönerken buluyoruz kendimizi. Fransa Bisiklet Turu da onlardan biri. Koşul ne kadar sıkıntıya girse de, o kendine yer buluyor. Bir darbede pandemiden mi geldi derken, yeni parlattığı isimler sayesinde sadece Avrupa’da ses getirmediğini gösterdi. Üstelik bu sefer geriye de götürmedi, sanırım ileriye taşıyacak o bitiş çizgisine ulaşıldı.
2017 senesinde İtalya’dan devir aldığı UAE Team Emirates takımı ile yeni bir vizyon çizerek genç yeteneklere yer verdi. O yıldan itibaren yeni kurulmuş takıma nazaran bulundukları çoğu yarışı domine eden, dağlarda istediği avantajı yakalayan Tadej yılın flaş isimleri olarak kendine yer bulur.

Tour de France'da bu yıl unutulmaz bir başarı yakalayan ve 1904’ten bu yana tarihin en genç şampiyonu olan Tadej Pogacar, bisiklet dünyasının yeni starı ve adını daha uzun yıllar duyacağız gibi. Henüz 21 yaşında Tour de France'ı kazanan Pogacar, aynı zamanda bir futbol tutkunu. İşte bu kısımda diğer bisikletçilerden yollarını ayırıyor. Çünkü, unutulmaz maçların tekrarlarını ve gollerini izlemeyi çok seven bilakis bunlar için zaman ayıran, PlayStation'da FIFA oynamaya bayılan ve de üstüne yılın futbolcuu adayı olan ender bisikletçilerden. Üzerine sos olarak da, Manchester City ve Belçika ile inanılmaz bir sezon geçirdiğini ihmal etmeyecek kadar takibinde.

Spor kariyerine futbolla başlayan Pogacar, futbol oynarken aşırı keyif alıyordu fakat bir yandan bisikleti cezbediyordu ve ikisi pek ala zorluyordu. Antrenmanları ve maçlara çıkmayı çok sevse de, birkaç yıl futbol oynadı ama daha sonra bisiklet, futbola göre daha ağır bastı. Bir seçim yapması onu çok zorladı ve gerisi malumunuz. Bir bisikletçi için Tour de France'ı kazanmak, bir futbolcunun Dünya Kupasını kazanmak gibi bir şey olarak tanımlıyor Slovenyalı. Aslında haksız da sayılmaz. Hava koşullarının müsaitliği ve yarışlardan arta kalan zamanında muhakkak kendini çim kokusuna bırakıyor. Bu öz veriyi bisiklet için yapmadığını sanmayın. Çok daha fazlasını vadediyor.



Fransa Bisiklet Turu dağlarda kazanılır. Hepimizin yarışa dair hissiyatı budur. Her sene parkur açıklandığında dağ etaplarına bakar, tırmanış finişlerini kaçırmamak üzere ajandamıza not ederiz. Bunun yanında bisiklet tarihi dağlarda kazanılmayan yıllarla dolu. İster Jan Janssen’in son gün aldığı 1968’e bakın, ister 1989’a dönün. Fransa Bisiklet Turu size sırrını veriyor. Yeni sırdaşlardan biri de Tadej. O bir önceki senenin kazanını baz alarak çalıştığını apaçık bir şekilde sergiledi bize.
2020’de Jumbo–Visma’dan Primož Roglič’in galip geldiği yarışta bu sene, Tour de France şampiyonu Tadej Pogačar, Liège-Bastogne-Liège finişini dünya şampiyonu Julian Alaphilippe’nin önünde geçerek, ilk tek günlük anıtsal klasiğini kazanmış oldu.

Yarışın hemen öncesinde yaşadığı hayal kırıklıkları nedeniyle buruk başlamıştı Slovenyalı. Pozitif Covid testleri nedeniyle Fleche Wallonne’da yarışamayan UAE için zaferinin bir tür intikam olup olmadığı soruları içinde gelgir yaşarken, orada yarışamayacağı için hayal kırıklığına uğramış olsa da takımını destekeyen demeçlerden kaçınmadı. “Davide Formolo ve Marc Hirschi gibi gerçekten iyi sporcularımız var ve bu yarışı kazanmış olmamız tüm takım için çok iyi. Bugün yarış için çok motive olmuştuk ve takımın ortaya koyduğu mücadeleden memnunum.’’
Yeni jenerasyonun aykırı ve fazla öz güven sahibi olmasından bu tipte açıklama yaptıklarına pek şahit olmayız, Pogacar hariç. O gerçek anlamda kalıpları kırıyor.

Tadej Pogacar, alışıldık yollardan gitmeyi tercih etmedi. Arnavut kaldırımları, yağmur, rüzgar, çamur mazeret değil. Fransa Bisiklet Turunu kazanmak istiyorsanız komple bir bisikletçi olmalısınız. Yeni neslin en iyi bilmesi gereken koşulları bu! Belki bize bunu Tadej iki tekeri ile daha çok izletecek. Daha şimdiden onlardan biri olmaya aday ve bize kazanmanın sadece dağlardan geçmediğini gösteriyor. Biz şimdilik Slovenyalı bisikletçinin rüyasına eşlik edelim. Sanırım daha çok rüya izletecek. Umarım!

30 Nisan 2021 Cuma

Yancı Wade

Oyun içinde geri planda kalmak onun için artık problem değil ama arkada kalmak onun kendi tercihi, farkındayız değil mi? Tercihi olabilirdi lakin Dwyane Wade öyle yapmadı. Daha iyiyi kokladı. Evet, çok kolay olmadığını biliyordu. Zira, zoru severdi.
Miami’de, doğru zamanda bir aradaydılar. Kazanmaya hazır bir ekiptiler. Her biri bireysel başarıları tatmıştı. Artık kazanmak için aceleleri vardı. Arkalarında sağlam bir miras bırakmak için şampiyonluk yüzüğü takmaları gerektiğini biliyorlardı. Bir oyuncunun kendi içinde sorgulaması gereken şey kazanmayı, kendini göstermeye tercih edip etmeyeceğidir. Dwyane Wade bu seçimi yaptı ve bu konuda hakettiği kadar övgü aldığını düşünmüyorum.

LeBron’un bu ligdeki en iyi oyuncu olduğu apaçık ortada; fakat Wade omzunda All-Star apoletini, parmağında şampiyonluk yüzüğünü taşıyordu, finallerin en değerli oyuncusu olmuştu ve yine de – daha çok – kazanmayı tercih etti. Şampiyonluğa göz dikmiş her takımdaki her oyuncunun yapması gereken bir tercih bu. Kazanmaya giden yolun her daim ekibin başını çekmekten geçmediğinden bahsediyor. Aslında bu minvalde gizli bir lider görevi taşıyordu Dwyane Wade.
Yıllar önce farkına vardığı bir durum belki ama mevzubahis kavramın kökü milenyum sonrasında bile kurumadı henüz. Ve o “mühim” isimler basketbol topunu elinden bırakmadığı sürece sonu gelmeyecek…

2006 sezonunda çok net haırladığım, sınav kaçamakları yaptığım her vakitte sabahladğım Wade maçları söylenenlerin hakkını veriyordu. Seri Florida’ya taşındıktan sonra her gece dümende Dwyane Wade vardı. Gecenin ağırlığı göz kapaklarınıza çöktüğü anda kendisine çalınan bir faul düdüğü sinsice rahatsız edip ayakta kalmanızı sağlıyordu. Wade işi son maça bırakmıyordu. Seri Texas’ta, seyircilerin katılamadığı bir kutlamayla bitmek durumundaydı. Yalnız olmak Miami ekibinin çok umrunda olmasa gerek. Fakat bir koca adam diğerlerinden biraz daha yalnız görünüyordu platformda. David Stern, finallerin en değerli oyuncusunu açıklamak üzere öne çıktığında Shaq yanında bitiyordu. Ve Shaq o tok ve gür sesinde yankılanıyordu Wade’in adı.


Çok ilginç ve bir o kadar da eşi benzeri olmayan NBA kariyeriyle parlayan, NBA tarihindeki haklı yerini çoktan aldığını düşünüyorum. Ama tarih onu nasıl hatırlayacak? Benim gözlerimle izlediğim Dwyane Wade’i mi? Yoksa tarih kitabının objektif bakış açısına sahip Dwyane Wade’i mi? 2006 NBA Finalleri’nde çoğu yazarın “… yıldız oyuncunun” yanındaki “yancı” olarak da adlediyordu.
O artık 23 yaşında bir NBA şampiyonuydu. Hem de Finallerin MVP’si olarak. Aslında dürüst olmak gerekirse kimilerine göre bu şampiyonluk buna rağmen Wade’e değil, Shaq’e yazılmıştı. Ama kimin umrundaydı? Kobe evinde playoffları izerken Wade, şampiyonluk kupasıyla poz veriyordu. Şu anda çok hatırlanmıyor ama o seneye kadar ligin en popüler oyuncuları Kobe Bryant, Tracy McGrady ve Allen Iverson iken bir anda Dwyane Wade NBA yeni yüzü oldu.

Reklamlar, sponsorlar, “Dwyane Wade Çılgınlığı” çığ gibi büyüyordu. Sadece Amerikan spor basınında değil, dünya basınında da. Şampiyonluğun ardından 1 sezon daha formda kalan Wade, sakatlıklarla boğuşmaya başladı ve elit oyuncular seviyesinde yerini kaybetmeye başladı. Bir geri dönüş yapmaya çalışsa da başarılı olamadı. Bir dönem “yancı” yaftasını yapıştıranlar sonradan, sonsuza kadar “hancı” olmasını bekliyordu. Ancak kötü gidişatın alameti farikası olan sakatlıklar onu bir anlamda “yolcu” yapacaktı.
Wade’in hikayesinde en acı gerçek onu her süreçte başka oyuncular ile yanyana yazılmasıdır. Shaquille O’Neal, LeBron James, Chris Bosh… O olmasaydı bir yüzüğü eksik olacaktı.

Gizli kahraman Wade “yancı” olarak adlandırıldığı ekibe ayak uydurarak yine ortak payda da buluştular. Dwyane Wade, Utah Jazz takımında hissesi olan beşinci eski oyuncu oldu. Grant Hill’in Atlanta Hawks’ta, Shaquille O’Neal’ın Sacramento Kings’te, Magic Johnson’ın ise Los Angeles Lakers’ta hissleri var.
Wade zoru başardı diyebilir miyiz? Kesinlikle evet, fakat bu o kadar da kolay olmadı. Halen daha gizli kahraman olarak atfedilmesinden yola çıkıoruz.

15 Nisan 2021 Perşembe

Çöküşten Yükselişe

Unutamayacağınız bir şey görüp unutmak isterseniz bir hikaye başlıyor. Futbolda bu duruma mütevellit epey bir birikim var. Şaşmaz ki, rota bu tip konulara geldi mi, tüm yollar İngiltere’ye çıkıyor. 2000'lerin başında Avrupa'nın gelecekteki şampiyonu olarak görülen Leeds United, o yıllara tekabül eden yıllarda 3 yılda 2 kez küme düştü. Futbol tarihine geçen büyük çöküşün hikayesinin mutfak kısmında başka hikayelerde yatıyor.
Leeds United ile bir şekilde bağ kurabilmiş hiç kimse, o “uğursuz” 2003-2004 sezon sonrasını unutamayacak. Önce burada anlaşalım.

2004 yılının mayıs ayına kadar, şehrin mavi yakasının ev sahipliği yaptığı son maçlarda kaybedildiği düşüncesinin birçokları tarafından kanıksanmış olması veya durumu yarım ağızla meşrulaştırma çabaları bu gerçeği gölgelemiyor.
1999-2000 sezonunda UEFA Kupası yarı finalinde Galatasaray'ın rakibiydi Leeds. Yanlış zamanda yanlış eşleşmeye denk gelmişlerdi. İşte o eşleşmede Türk futbolseverlerin hatırladığı en önemli isim ne takımın yıldızı Kewell, ne de menajer David O'leary'ydi. Türkiye, hala UEFA'daki lobisini kullanarak Galatasaray taraftarını Elland Road'a aldırmamayı başaran ve sonra etrafa sinsi gülücükler atan başkan Peter Risdale'i hatırlıyor. Leeds kenti işte o beyaz şaçlı adamı Sarı lacivertlilerin bugünkü durumunun en önemli sorumlusu olarak görüyor.

2000-2001'de Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Valencia'ya elenmeleri Leeds'in düşüşün başlangıcı oldu. Ancak takım içindeki çöküşün sebeplerinden biri de sarı lacivertlilerin gelecekteki en önemli iki ismi Woodgate ve Bowyer'in bar çıkışında bir Pakistanlı'yı öldüresiye dövdümekten yargılanmaları ve Duberry'nin arkadaşları aleyhine şahitlik yapması oldu.
Ancak bu takımın sadece Şampiyonlar Ligi yerine UEFA Kupası'na katılmasına neden oldu. Leeds'i 1. Lig'e kadar düşüren ise ekonomiydi. Avrupa'da başarılı olmak için menajer David O'leary'nin istekleri doğrultusunda transfer edilen futbolcuları yüksek bonservis bedeliyle alan Leeds, aynı oyuncuları çok düşük paralara satınca her geçen yıl ekonomi daha da kötüye gitti.


Esasında benzer senaryolar pek çok takımda görebileceğimiz türden. 2000 yılında kadrosunda Robinson, Matteo, Kewell, Alan Smith, Bridges gibi isimlere sahip sarı lacivertliler. Ancak asıl bombalar 7 milyon pounda alınan Seth Johnson ve 15 milyon pounda transfer edilen Rio Ferdinand oldu. Aynı yıl 12 milyon pounda Keane ve 11 milyon pounda Fowler'ın alınması sadece Leedsliler'i değil tüm Ada'yı çok şaşırtan bir gelişmeydi. Neyse ki sezon sonunda Rio Ferdinand'ı 30 milyon pounda ManU'ya sattılar ve biraz olsun toparlandılar. Ancak uzun yıllar sonra kulüp 13 milyon pound zarar açıkladı.

Ve bundan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. 2002'de açıklanan 43 milyon poundluk zarar artık takımdan kopmaları getirdi. Zararına elden çıkarılan oyunculardan sonra artık efsane kadro dağılma sürecine girmişti.
Leedsliler, daha fazla tahammül edemedi ve kulüp başkanlığına Profesör John McKenzie getirildi. Ancak o da ancak 1 yıl dayanabildi. Yarı finaller gören kadronun en önemli isimleri Kewell ve Woodgate, Liverpool ve Newcastle'ın yolunu tuttular. Bu transferlerden elde edilen gelir sadece 10 milyon pound oldu. Newcastle, Woodgate'i sadece 1 yıl sonra Real Madrid'e 22 milyon euroya satarak Leeds'in zararını bir kat daha artırdı.

Kadrosunda hiç önemli oyuncu kalmayan Leeds United 2005'te 22 maçlık galibiyet hasretinin ardından lige veda etti. Bir yıl sonra play off'ta Watford'a kaybeden Elan Roadlılar, League One yolunu tuttu. Felaketler silsilesi ve kötü yönetim Leeds’in fişini çekecekti. Şimdilerde Premier Lig’de oynasalarda epey çetrefilli yollardan geçerek gelmenin anlamını çok iyi biliyorlar.
Şimdi o kasten unuttuklarımıza yeniden dönelim ve geçtiği sezonlarda başarıya ulaşmak için kullandığı yöntemler dahilinde nasıl birer anomali şeklinde vuku bulabildiklerini düşünelim.

8 Nisan 2021 Perşembe

Altın Kız

Hollanda, bisiklet tarihi boyunca her zaman büyük isimler çıkarmayı başarmış bir ülke oldu. Ancak bu isimlerin içerisinden yalnızca küçük bir grubu en iyisi olabilmeyi başardı. Hollanda’nın olimpiyat şampiyonu “Altın Kız”ı, Anna Van der Breggen ise şimdiden en iyilerin içinde dahi ayrıcalıklı bir yere sahip…
Tarih tam karşımda duruyordu, görmemek imkânsızdı. Bir bisikletçi kılığına girmişti, yerde yatıyordu, sakatlanmıştı. Ancak asfalt yol ile olan ilişkisi çok daha geriye dönüktü. 7 yaşındayken, abisi ile beraber yerel bir bisiklet kulübünde yarışmaya başlayacaktı. Sonrası malumunuz. Çok ayrı, özel bir öykü değildi aslında Anna Van der Breggen’in sahip olduğu. Ülkenin bisikletçileri yüzyıldır bu sporu yapabilmek için hemen evlerinden dışarıya çıkmaları yeterli olacaktı.

Breggen için tipik bir Hollandalı serzenişiyle başlamış iki tekere. Sosyalleşmek adına aracını seçmişti henüz çocukken. Ardından kendisini Hollanda’da “dike benden races” olarak adlandırılan ve çocukların normal bisikletleriyle katılabildiği yarışlarda bulacaktı. Bu yarışlardan sonra artık bisikletçi olmak istediğini anlayarak, sosyalleşme aracını bir “tık” üst seviyeye taşıyacaktı. İlk başlarda profesyonel olması pek de onun gelecek planlamasında olmasa da, farkında ve hedefi olmadan kendiliğinden gelişti podyum maceraları. Anna Van der Breggen için, bir hedef olacaktı. Profesyonel kadın bisikletinin her geçen yıl daha da büyümesinde önemli rolü üstlenenlerden. Lakin hala gidilecek uzun bir yolun olduğu aşikar.

Rabobank-Liv’de geçen üç yılın ardından kadın bisikletinin dominant ekiplerinden Boels Dolmans’a geçerek, bu takımda kendini ilk günden itibaren gerçekten evimde gibi hissettiğini ispatladı Ve eğer 2018 sezonun ilk yarısında elde ettiği sonuçlara da bakacak olursak, gerçekten bir takım gibi yarıştığımızı görürsünüz. Bu kişilere bağlı kalmadan, takım halinde yarıştığımızın bir ispatı aynı zamanda. Bir de üstüne tatlı niyetine Rio Olimpiyatları madalyası…
Olimpiyatlar bir sporcu için gerçekten de eşsiz bir tecrübe olmalı. Tüm dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu bir organizasyon ve tabii elde edilen altın ve gümüş madalyaların da bu deneyimimin eşsizliğinde katkısı çok büyük. Her şeyin ötesindeyse, çevrenizde en üst seviye uluslararası atletlerle aynı olimpiyat köyünde bir arada olmak başlı başına unutulmaz bir tecrübe olması için yeterli bir sebep.


Başarılarının yanına “yıldız” kadınlardan aldığı gücü de yadsımıyor. Yıllar boyunca kadın bisikletinin efsane isimlerinden Marianne Vos ile aynı takımda yarışarak, ondan öğrendiğini uygulamaya koyabilen ender kadınlardan.
Vos’tan alığı güçle 2015’in ardından Giro Rosa’da bir kez daha zafere ulaşması pek de kolay olmayacaktı. O yıl Giro Rosa alışılmışın dışında bir parkura sahipti. Yine de tur sonunda kadın bisikletinin en prestijli yarışlarından birini bir kez daha kazanmanın gururunu yaşadı Breggen. 2018 yılı ile birlikte bir sezonda üç Ardennes klasiğini de kazanmayı başaran kadınlarda ilk, tarihte ise üç bisikletçiden biri olan Hollandalı “Altın Kız” gıpta ettiriyor.

16. kez koşulan Kadınlar Omloop Het Nieuwsblad yarışı, sezonun daha erken olan organizasyonlarının pandemi sebebiyle iptal olması nedeniyle, kadınlar takviminde de Avrupa’da sezonu açan yarış oldu.
Dünya Yol Şampiyonu Anna van der Breggen gökkuşağı mayosuyla çıktığı sezonun ilk yarışında podyumun zirvesinde yer almayı başardı.
Gökkuşağı mayo ise son tırmanışa kadar hamlesini yapmak için bekledi. Van der Breggen, atağını yaptı ve rakipleri ona yetişmekte başarısız oldu. Sonuç; son pedalına basmaadan podyumdan veda olacaktı…

Anna van der Breggen bu yıl sonunda emekli olacak ve kariyerine yönetici tarafında devam etmesi bekleniyor. Hollandalı gökkuşağı mayoyu kazandığı dünya şampiyonasından beri katıldığı dört yarışın ikisini kazandı. Sadece Breggen değil, bütün bisikletçilerin kaderi aynı şekilde gelişti. Kitaplarını okuyun, hayat hikâyelerine bakın, benzer duraklar göreceksiniz. Ülkeden ayrılmak ya da ayrılmamak. Uluslararası kulüplere gitmek ya da gitmemek. Ülkesinde kalmak ya da kalmamak. Gökkuşağı mayoya dönmek ya da dönmemek. Bütün mesele aslında bu. Anna Van der Breggen’de tam olarak bunların dışına çıktı.