23 Temmuz 2015 Perşembe

Biz Gerçekten de Çılgın Türkleriz! 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası

Üzüntülerimizi nasıl yüksek sesle paylaşıyorsak, sevinçlerimizde nara ata ata tüm dünyaya duyuruyoruz. Bunlar bize has tepkiler. Gözleri fal taşı gibi açılmış çok Avrupalı gördük. Aşırı reaksiyonlarımız oldukça ünlü. Bir de bunlara tüm işimizi gücümüzü bıraktığımız spor devreye girince değmeyin keyfimize.
Unutulmaz futbol maçlarımız var. Anımsadıkça ellerimizin ter olduğu, kalbimizin sıkıştığı. Futbolda son dakika takımı olmaya alışmıştık. Fakat basketbolda da son saniyelerin takımı olmamız gibi bir özelliğimiz var. 

2010 Dünya Basketbol Şampiyonasını Türkiye olarak domine etmiş durumdayız. Üstelik turnuvaya ev sahipliği yapıyoruz. Kayseri, İstanbul, Ankara ve İzmir şehirlerinde oluşuyla duruşumuzu gösterdik. 

Rahat ve takımımızın birlikte oynama süreci için prova niteliği taşıyan bir gruptaydık. Yunanistan ve Rusya takımlarını da ayırmazsak yanlış olur. Bu iki takımı gamsız bir şekilde üstesinden gelsek de en çok şaşırtan Porto Riko ile başa baş mücadele geçirmiş olmamızdı. 79-77'di yensek de rağbete de düşmememiz için uyarı niteliğindeydi.

Son 16'ya grubumuzdan 1. olarak çıkmamız avantaj sağladı. Fransa ile karşılaşmamız moral depolamış millilerimiz için tam bir meydan okumaydı. Ki Fransayı farklı yenerek iştahımızı kabarttı. Altını çizmek istediğim husus ise seyircilerimizin sadece İstanbul da değil diğer üç şehirde de "bizde buradayız" dediler. Korkularımız yersiz çıktı.



Milli duygular insanın tüylerinin diken diken yaparken üstüne küçüğünden, yaşlısına tribünlerin merdivenleri iğne atsan bile yere düşmeyecek kıvamında olunca insan ayrı bir gururlanıyor. 
Nba'de her maç için bu cümleler kurulabilir ve normal olarak karşılansa da bizlerde yavaş yavaş aşılıyoruz.

Sadece iyi oynamak da yetmez şans da bizden yanaydı. Bu yönüyle elinde sihir çubuklarıyla seyreden seyircilerimize, orkestra şefi havasıyla komut veren tribünlere de teşekkürü borç bilirim. 

Artık finale adım adım yaklaşırken çeyrek finalde Slovenyayı geçerek rahat bir nefes alıyoruz. Bu nefesi birazdan 40 dakika boyuncada tutma erdemine kavuşup son saliseler de soluksuz Türkiye çığlıkları olarak geri dönecek.

İnanıyorduk finalde olacağımıza küçük bir engel vardı. Yarı finalde eşleştiğimiz Sırbistan maçı sanki final havası estiren, saçımızı başımızı yolduran bir maçtı. 
Çok da iyi başlamadığımız, hücum eden rakibimizi durduramadığımız, kötü oynanan oyuna rağmen maçın içinde kalmayı ve galibiyet umutlarını yitirmeyen milliler, ilk üç çeyrekte zorlansak da maçın son çeyreği etkili savunmamızla duvara toslayan Sırbistan vardı.



Bitime 4,5 "saniye" kalırken durum 82-81 Sırbistan lehineydi. Oyuna kenardan başlayan millilerimiz, öyle bir top almalıydı ki ya hemen turnikeye gidecek ya da şut çekecekti ki bu da garanti değil. 
Savunması ile set oluşturan Sırbistan Kerem Tunçeri'nin turnikesine engel olamadı. Durum böylelikle 82-83 geldi. Çocuklar gibi şendik. Tüm takım sahayı sevinç naralarıyla donatırken hakem düdüğü çaldı. 0,05 salise kalmıştı. Ne olacak demeyin basketbolda az önce de gördüğümüz üzere saliselerin çok büyük önemi var.
Orada da kaya gibi duran Semih'in bloğuyla nefes kesen  son çeyrek izlettirdiler.
Bu basket de basketbol tarihine geçmeli. Bir de aralıksız 10 kez Kerem Tunçeri adının tekrarlanması. 

Finalde basketbol devi Amerika'yla karşılaştık. Kevin Durant takımını sırtladı. MVP olmayı da hak etti. Altın madalya alamadık belki ama müthiş maçlara turnikeler yolladık. 


22 Temmuz 2015 Çarşamba

Kazanmaya Aç Zlatan lbrahimovic

"Kimse benim buralara geleceğime, bu kadar başarı yakalayacağıma inanmıyordu. Herkes hakkımda boş boş konuşuyordu. Beni büyük ağızlı biri olarak görüyorlardı. Bilmiyorlardı ki bu çocuğun vizyonu onların hayal edemeyeceği derecede büyüktü. Çocukluğumda hep buraları düşledim. Ve sonunda işte buradayım." 
Kendinden emin, samimi ve iddialı bir konuşma yapar. Bence sözlerinin son derece doğruluğunu kanıtlıyor. Takımla uyumu ve attığı muhteşem golleriyle. 

Neden bu kadar dik durduğunu ve hayallerinin ucu bucağı olmadığının sebeplerinden biri çocukluğu elbette ki. Bosna Savaşının tam ortasına kalan babası, ceplerindeki parası ekmek almaya yetmiyorken köyleri işgal altına alınmıştı. Çareyi de göç etmek de buldular. 

Zlatan İsveç'te doğmuştu ama göçün ve suçun yoğun olduğu bölgesi Rosengard'a taşınmışlardı. Evet halkı zengindi, lüks otelleri ve masallardaki gibi caddeleri vardı. Öte yandan alkol ve uyuşturucunun merkezi olmuştu. Ailesi bu kadar mücadele etmişken Zlatan "boş" insan olmak istemiyordu. Her ne kadar kolay yoldan para kazanmak olsa da.

O farklıydı ve başarı yolun sonundaydı. Yoluna devam etti. Her şeyin kendisinde başladığını fark ettiği anda futbol kurtardı o bataklıktan. Çıktığı yolda öyle bir ışık olacaktı ki milyonlar tarafından hayranlık uyandıran, dünyaca ünlü futbolcular sıralamasında ilk sıraları zorlayan isim olacaktı.


Babası savaş yılları yaşamış, İsveç'e geldikten sonra fakirlik içinde olsalar da oğullarını bir nebzede olsa yüzlerini güldürmek için varını yoğunu ortaya koymuştu. 
O koca yürekli babası Zlatan'ın hazırlık kampına gidebilmesi için 1 aylık maaşını oğluna verip evlerinden atılma pahasına da olsa "biz senin arkandayız" mesajını inanan gözlerle bakmasını öğretti. 

Her zaman belirttiği; hayattaki en önemli iki şeyin disiplin ve saygı olduğunu belirten Ibrahimovic sergilediği futbolla orta sahadan attığı gollerle ispatlıyor.
İngiltere'ye attığı tarihi gol, muazzam gol bundan daha iyisi olamaz dedirten cinstendi. İngiliz takımlarına gol atmamışsanız iyi bir futbolcu olamamışsınızdır der Zlatan. Ancak o sadece bir maçta 4 gol atarak, ki son gol kelimelerin yetersiz kaldığı halen daha adrenalin depoladığı gerçeğini gösterdi.


İsveç'in yalın, modern ve yaşam kalitesinin üst düzey olduğu Malmö'de futbol oynamaya başlamıştır. Aynı ülke benzer şehirler, farklı Zlatan...
Premier Lig'de Arsenal'in kapısını çalar. Wenger - Zlatan uyuşmazlığı oluşunca ertesi gün Ajax'la anlaşarak yıllar sonra Wenger'e kim olduğunu göstereceğinin sinyallerini adeta saçacaktı. 

Zlatan " başarıya aç, hırslı ve disiplin kelimelerinin tanımlarını yeniden yazıyordu. Başarıları, şampiyonlukları, sevinçleri, kazanmaya olan açlığı...
Ya da şu anda uyuşturucu satmak ve kullanmaktan yıllarca hapis cezası almış bir Zlatan da olabilirdi. 


PSG'de her defasında mutlu olduğunu belirtse de bu sezon transfer haberleriyle gündemden düşmüyor. Bu konuda Galatasaray taraftarı sosyal medyada da Ibrahimovic'in takıma gelmesi için de özel çalışmalar yapıldı.
Taht kurmuş bir kere!


21 Temmuz 2015 Salı

Dotsie Bausch

Hep konuşuruz "bu çocukta yetenek var, geleceğin futbolcusu, tenisçisi..." vesaire. Bir de bu hayatların, yeteneklerin mutfak kısmı vardır.
Nereden nasıl geldikleri gibi. Bu sadece sporcular için geçerli değildir aslında. Belki de her ay faturalarınızı ödemek amacıyla gittiğiniz bankanızda ki gişe yetkilisinin yaşam mücadelesi, bilmediğiniz sporda Türkiye derecesi veya çok yetenekli olduğu bir spor branşını çalışmak zorunda kaldığı için bankada çalışıyor olması.

Nice vardır böyle yaşam savaşımları. Şu an bu yazıyı okurken "işte bu benim" bile diyor da olabilirsiniz. Kendimi bizzat görüyorum ve içimde hep spora olan bu ilgim sıcacık duruyor. Her an alevlenebilir bir durumda.

Alışılagelmişin çok dışında bir hayat hikayesi var ki ilham verici! Bu sefer uçurumun kenarına gelip de yılmayan bir kadın! Genç yaşta mankenliğe başlayıp sıfır beden olma tutkusuyla Anoreksiya  olan Dotsie Bausch'ın ilginç yaşamı.
Hayatının anlamını bilmeden içinde beslediği ve kalbinin söküp attığı hayatı.



Yakalandığı anoreksiya hastalığı ile ölümle burun buruna gelen Dotsie'nin bitmek tükenmez olan zayıf olduğu halde zayıflama çabaları onu "neden yaşıyorum" sorusuna dahi iter. Dotsie çıkmaza girmişti bir kere enerjisi tükenmiş, sorunlarını unutmak ve "son" vermek için kokaine başlamıştı. 
Sona yaklaşmıştır.

İçten içe bu içler acısı durumuna dur demek istiyordu. Aslında ilk adımını bu hastalıktan bir nebzede olsa kurtulmak için doktora gider. Yavaş yavaşta olsa terapiye cevap verir. Ağır geliyordu. Podyumlarda o narin vücudunu sergilediği zamanlar aklına gelince.

Bu durumu fark eden doktoru terapinin yanında daha önce hiç uğraşmadığı bir sporu yapması için tavsiyede bulunur.
Karar kıldığı spor branşının seçmesi çok da zor olmadı. Dotsie için her daim kendini özgür hissettirip tıpkı uçmayı yeni öğrenen bir kuşun göğe yükselişi gibi rüzgarı hissedebileceği bisikleti seçer. Yaşına aldırmadan.
Üzerinden attığı melankoli havasını hiç haberi olamayacak başarıların habercisiydi.



O küçük ve güçsüz ruh halinden arınıp artık bir hasta muamelesinden çok sporcusunu yarışlara hazırlayan antrenör edasıyla bakıyordu doktoru. 
Hangi spor olursa olsun 26 yaş spora başlamak için epey geç. İçindeki cevheri keşfeden Dotsie'yi Olimpiyatlarda gümüş  madalya, 7 Amerika şampiyonluğu bekleyecekti. İlerleyen yaşına rağmen (42 yaş).
Kim bilebilir içinizdeki ışığı ortaya çıkarmadıkça.

Albert Einstein'ın dediği gibi "Hayat bisiklet sürmeye benzer. Dengeyi korumak için ilerlemek gerekir."

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Le Tour de France 2015 Finale Adım Adım

Beklenenin aksine güneş yüzünü gösteriyordu. Pedallar çevriliyor, vitesler değiştiriliyor, boşalan su mataralarının yerine yenileri alıyor. En prestijli bisiklet turu olan Le Tour de France bu sene tam anlamıyla skandalların göbeği haline geldi. Her sene merakla beklenen finish'i kim görecek diye sorarken, bugün yeni bir aksiyon oldu mu diye sorar olduk.

Her yıl şölen gibi geçen bir tur düşünün. Etrafta iki, üç katlı evler, yemyeşil doğa, hafif hafif esen rüzgar gün yüzüne çıkarken üstüne bir de "sarı mayoyu" kim kazanacak telaşı neden 102'ncisi düzenleniyor sorusunu cevaplar niteliğinde.


Bu sene bu şölene biraz karmaşa ve skandallar karıştı. Peşini bırakmayacak gibi de duruyor. Bugün itibariyle 16 etap geride kalırken akılda kalan trajik haberler turun önüne geçti.
İlk etabın beklendiği gibi başlangıca yakışır etap olması yanı sıra Avustralyalı bisikletçi (BMC Racing takımından) Rohan Dennis kazandı.
2. etabın galibi hiç şüphesiz benimde favorilerim arasında olan Alman Andre Greipel oldu. Hızını kesmeyen skandallarda yeni yeni baş göstermeye başlayacak.


Ne yazık ki 3. etapla birlikte işler çığırından çıkacaktı. William Bonnet'in düşmesinin peşi sıra sarı mayonun da sahibi olan Fabian Cancellara'nın da aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kadar bisikletçinin zincirleme kaza sonucu yarışı yarıda bırakmak zorunda kaldılar. Normalde nadiren görülen yarış direktörü kararıyla 20 dakika durduruldu.

Fransa Bisiklet Turu yaşadığı zorluklarla mücadele ederken Andre Greipel'in kazandığı 5 .etabında yarışın 25. kilometresinde başlayan yağmur etabın kaderini belirleyen bisikletçilerin neden olduğu yeni bir zincirleme kazada yarışın gözdeleri düşünce, sıralamalar yer değiştirdi.



Tam yarış istenilen düzeye geldi, güneşe merhaba dedikleri zamanda olanlar oldu. Kaderin peşini bırakmadığı Tour de France'de yarışa 1 kilometre kala sarı mayonun sahibi Tony Martin takım arkadaşının da dahil olduğu zincirleme kazada köprücük kemiği kırıldı.

Turun büyük facialarından biri de yaralı bisikletçilere sağlık ekibinin ulaşması uzun süre alınca olumsuzluklar boy göstermeye devam etti. 


Ne tur ama dedirtiyor insana. Esasında bisiklet turlarında kazalar sık olmasa da karşılaşılır bir durum. Ancak bu yılki kazalar keyif alınan bisiklet turundan ziyade "acı" ifade ediyor olmasıydı.

Ardı arkası kesilmeyen skandalların bir yenisi de bu zamana kadar turun liderliğini sürdürdüğü Chris Froome'un doping yaptığı  iddiaları ile çalkalanırken internet ortamında antrenman bilgilerinin çalındığı belirtildi. Tam anlamıyla ortalık karışmış durumda.


Koşulan bisiklet yarışlarının yerine talihsizlikler yer alması oldukça çarpıcı. Finale çok az kala heyecan dorukta. An be an takip ettiğimiz Le Tour de France için nefesler tutulmuş durumda.


16 Temmuz 2015 Perşembe

Futbol Mücadele Gerektirir! Grafite...

Futbolcuların bir kısmı parasızlıktan doğan mecburi bir kaçış olarak başlamıştır. Kimilerinin de gerçekten de yeteneği uluslararası alana yayılmıştır. Keşke herkes anne babasının elinden tutup teşvik edilse. Bazı hikayeler var ki içinde bunların hepsini barındırır. Duygusaldır, fakat sevdiğine sonunda kavuşur.
Evlenmişti, üstelik bir de kızı olmuştu. Kızı için süt, mama ve bebek bezi gibi ihtiyaçları vardı. Aklında hep futbol hayallerini kursa da gerçekler ortadaydı. 21 yaşına kadar futboluna kavuşamadı belki ama o asla vazgeçmedi.

Tam bir "baba" sıfatıyla ailesine para kazandırmak için çöp poşeti satıyordu. Usanmadan kapı kapı dolaşarak. Artık zaman onun için çıkmaza girmişti. Futbolcu olabilmeyi geçmiş, aç karınlarını nasıl doyurabilirimin hesaplarını yapıyordu. Lakin yılmadı!
En çok babasının söylediklerini dikkate aldı. Onun için babası kahramandı. Sadece nasihatler konusunda değil ailesinin bakımı için de babası kucak açmıştı.


Ve Edinaldo Batista Libanio için fırsat kapısını çalmıştı. Sao Paulo'daki SE Matonense takımında profesyonel anlamada kariyerine başlamıştı. O anlar ve birkaç ay öncesini düşününce mucizeydi. Teknik direktörü eski bir arkadaşına benzetiyordu Batista'yı. Ve bir gün Batista'nın formasını getirdiğinde arkasında Grafite yazdığını görünce yıllarca süre gelen Grafite'nin öyküsü yazılmaya başlanmıştı.

Bol gollü kariyerine sahip olmasına rağmen çok fazla takım değiştirmek zorunda kaldı. Rotasını Kore'ye bile çevirmek zorunda kaldı. Kore'de buhranlı günler geçirmelerine karşın yeniden soluğu Sao Paulo'da aldı.
Burada kazandığı kupalar özellikle FIFA Dünya Kulüpler Kupası derken ünü yayılmış, Avrupa transferi gündeme gelmişti. 
Tek dikkati çekilen futbol kulüpleri değildi. Önce annesinin kaçırılması ne yazık ki daha sonralarında ırkçı saldırılara maruz kaldı. Grafite yaşadığı korkunç anları acı bir şekilde özetliyordu.
"İlk başta herkes benim tarafımdaydı ama sonlara doğru etrafımda sadece ailemin ve birkaç arkadaşımın kaldığını gördüm." 


Olumsuzluklara boyun eğip kaçmadı. Geride bıraktı, önce Le Mans'a sonra da Wolfsburg'a transfer oldu. Ağları delecek, Bayern Münih'e zor anlar yaşatacak Grafite usul usul geliyordu. Bağırmıyordu "ben buradayım" diye. Bayern Münih'i 5-1 topa tuttukları maçta insanüstü çabalarıyla orta sahayı 5 oyuncuyu çalımlayarak topuğuyla muazzam şekilde vurup bir gole imza attı. 
Unutulmayacak bir finaldi.

Gol krallığı, kırılan rekorlar bu başarıları sürükleyen şampiyonluk. Grafite sadece yapmak istediği işi futbolu oynamak isterken hayatını sessizce izlemek istemedi. Bundes Liga'ya ve de Almanya'da altın harflerle yazdırdı, o meşhur "Grafite'yi".


Hayatının dönüm noktasında olan çok insan vardır. Bazen çok para kazanmışsınızdır. fakat mutlu değilsinizdir. Hedeflerinizden sapmışsınızdır rotayı bulmakta güçlük çekiyorsunuzdur. Rota sizsiniz! Yaşınız, cebinizdeki para durumunuz ne olursa olsun yörüngeyi kendinize çevirin.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Gasol Kardeşliği

Odanın ışıklarını yaktılar. Kardeşinin gözünü kapatıp küreyi çevirdi. Eliyle bir noktayı seçti. Tatlı ve şirin gülümsemesiyle tek gözünü araladı. Dünya kocaman bir yerdi. Endişeliydi ama abisi ona göz kırparak "bak artık Amerika rüyamız gerçek olacak" dedi. O sıcacık sarılmaları yıllarca samimiyetini koruyacaktı. 
Onların hikayesi Pau Gasol'un Nba gidişiyle başladı. Bir küçük girizgahı İspanya'dan yapsalar bile.

Sporcuların çocukluğundan başlayan hayat serüvenleri Pau içinse basket hayatı 18 yaşında Barcelona ile başladı. Kısa sürede de hem Avrupa camiasında hem de tüm basketbolcuların hayallerini süsleyen Nba tarafından dikkatleri üzerine çekti.


Asıl parlamasını şimdi yapacaktı. Yeni bir yıldıza hazırlar mıydı yoksa Pau bunu kaldırabilir miydi? 2001 senesinde Nba draftında 1. tur 3. sırada Atlanta'ya draft edilerek Avrupalı oyuncular arasında en geç draft edilme rekorunu da kırmış oldu.
Ancak Atlanta Hawks Gasol'un elindeki cevher olduğunu fark etmeyip kendi elleriyle Memphis Grizzlies'e takas etti. 

Uzun boylu olmasına rağmen  'baby face' yüzü cılız görüntü sergilemesi tedirgin bakışlara sebep olsa da artık Nba'in havasını solumuş biri olarak mental ve vücut açısından istenilen seviyelere geliyordu. Aynı yıl içerisinde koleksiyonuna yılın çaylağı seçilerek ilk Avrupalı basketbolcu olmayı da ekledi.


Milli takımda ve Avrupa da gösterdiği narin oyuncu profili; kendine hayran bırakan top tekniği ve bilek hareketlerinin esnekliği sayı üretmesinde yardımcı oluyordu.
Bazen bir oyun kurucu gibi sahayı koşuyor bununla yetinmeyip orta mesafeli şutlarla istatistiğini yukarı çekerken bazen de bir pivot gibi smaç basabiliyor.
Pau Gasol attığı şutlarının yanı sıra asist yaparak da attırıyordu. Yapı ve düşünce itibarı ile 4 numaralı yani "power forward" en uygun adamıydı.

Cevap verme arzusuyla Memphis'te lider kıvamına gelmişken Los Angeles Lakers hediye paketinin fiyongunu çekti. Üstelik bu noktada kardeşi Marc Gasol devreye girecekti.


Marc abisinin Nba'de oynamaya başlamasıyla ailesi ile birlikte Amerika'ya taşındı. Küre aklına geldi ama o heyecan yoktu içinde. Çünkü daha pişmesi gerektiğinin farkındaydı. Liseyi bitirir bitirmez Barcelona'da oynamaya başladı. Tıpkı abisi gibi.
2008 yılı ile abisini de kapsayan takasla Memphis'in yolunu tuttu.

Birçok taraftarın ve takımın peşinden koştuğu Pau Gasol'u armağan etti. LA taraftarları şampiyonluk için umutları yeşerdi.


Pau ve Kobe Bryant ile üst düzey oyun sergilerken Batı Şampiyonluğunda tadına bakmış oldu. Bu lezzetleri sıcağı sıcağına Nba Şampiyonluğu ile taçlandırdı.

Hiçbir zaman Marc abisi gibi tam bir performans sergilememiş sanki onu tutan bir şeyler varmış gibiydi. Benim için Gasol kardeşler bir elmanın yarısını paylaşmıyorlardı. Pau %60'ı oluştururken Marc %40'lık oran sergiliyordu. Yinede birlikte sahadayken akıllarda unutulmayacak izler bırakıyordu.


Bu yılda EuroBasket 2015'de B grubunda Milli takımımızla aynı grupta İzlanda, İtalya, İspanya, Almanya ve Sırbistan ile eşleşecek olmamız Gasol kardeşlere ayrı bir parantez açmamız gerekiyor.
Lakin Marc ailesiyle tatil yapmak ve kişisel sebeplerini belirterek milli takımımız için iyi haber İspanyolları şoka uğratan haber olarak katılmayacağını belirtti. 
Navarro, Calderon, Rubio gibi önemli isimlerde forma giymeyecek.

 

14 Temmuz 2015 Salı

Tanıştırayım "Futbol Fabrikası" Porto

Spor ve ticaret ne kadar zıt kelimeler gibi dursa da, birbirlerini besleyen akarsu gibidirler. Bir noktada buluşurlar ve güldür güldür akmaya başlarlar. 
Sporun paraya dökülüp ticarethaneye dönüşmüş olması sıkıntılı bir durum olsa da gelişen yeni sektör haline büründü. 
Açıkçası sporcuların bu durumdan şikayetçi olmamaları, sporun spordan çok ticarete dönmesi onların işine geldi. Öyle ki atılan her imza kasalarını doldururken, oynama arzularını giderek artması tüm takımların iştahını kabartıyor.

İşin aslı bu kadar geniş alanlara yayılmış birçok spor branşı binlerce sporcu yetiştirmiş, özellikle futbol bu konuda kasıp kavuruyor. Barcelona, Real Madrid, Chelsea, Bayern Münih gibi devleşmiş takımlar futbolcuları altyapıdan yetiştirip, eğitmekle kalmıyor, sonrasında da bonservis ve yetiştirme bedelleriyle veresiye veren/peşin satan adam tablosundaki küstahlığıyla cepleri milyon Euro'larla dolup taşıyor.
Yalnız dikkatinizi çekmek isterim saydığım takımlar dünyanın en uç noktasına bile gitseniz herkesin sıralayacağı takımlar.
Ancak öyle bir takım var ki bu konuda "Futbol Fabrikası" unvanını almak da ne kadar haklı olduğunu kanıtlar dercesine gururlanıyor.


Porto Spor Kulübü namı diğer "Ejderhalar" Primeira Liginde aralıksız bir şekilde var olmuşlar, üstün performanslarıyla Lig şampiyonluğunda adını hep bir numarada yazdırmayı istinasız bilmişler. Yanı sıra Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Liginde şampiyon olup başarılarını perçinlemişlerdir.Her ne kadar yakın zamanda Uefa'da sessizliklerini korusalarda.

Bu başarılarını elbet konuşuruz fakat şimdi konumuz Porto'yu diğer takımlardan atipik kılan nitelik henüz tanınmamış genç futbolcuları takip edip, yetenek avcılığı kılığına giren ve ucuz fiyata takımın kadrosuna katmayı, dudak uçuklatan meblağlara satmasıyla ün salmış. 
Bu konularda kılavuzluk eden takım olmayı başaran ilk takım.


Hepimizin çok iyi bildiği bir oyuncuyla açılış yapmak isterim; Mario Jardel; 16 milyon dolarlık karla Galatasaray'a geldi ama efsane oldu! Portonun altyapısından gelen Carvalho; 30 milyon euro'ya ve yine Ferreira 2 milyona euro ve Bosingwa 1 milyon euro'ya ucuza satın alınıp 20 milyon euro'ya Chelsea'ye satmışlardır.

Bu başarıları 2000'lerin başına kadar değil! Şimdi duyacağımız isimlerde Porto'nun ticaret zekasından geçmiş yıldızlar. Pepe; Maritimo'dan 2 milyona alınıp Real Madrid'e 30 milyon euro'ya, Bruno Alves; altyapıdan yetişip 22 milyon euro'ya Zenite'e, Falcao; River Plate'den 5.5 milyon euro'dan alınıp 47 milyon eoru'ya Atletico Madrid'e ve meşhur Hulk Brezilya'nın "dev kapısı" Tokyo Verdy'den 19 milyon euro'ya alınmasına rağmen Zenit'e 55 milyona satılarak Porto takımını sırtlamış isimler listesine dahil oldular.



Porto'nun bizlere bir sürpriz ismi daha var. Sürprizden daha çok tarihte bir ilk demeliyim. Teknik direktörleri Andre Villas Boas 15 milyon euro'ya serbest kalma opsiyonuyla Chelsea'ye transfer oldu.
Chelsea'nin karnı her acıktığında büyük bir lokma vermesini bilmiş Porto.


Yinede bir problem var al-sat yaparak "futbol" anlamında başarı sergileyemezsiniz. Jose Mourinho eşliğinde başlayan çıkış grafiği bir takım olarak bilhassa Avrupa kupalarında uzun sürmedi.  Oyuncu alıp satmak para kazandırmak anlamında evet ama bir yere kadar. 
Takımı sürüklemiş isimler dahi bunun ağrılarını çekiyor olacak ki kan kaybını önlemek için " bir takım" olarak ne yapabilirizin peşindeler.

Bunları düşününce ve de Süper Lig'deki transferlere bakıldığında, milyonların konuşulduğu bu hizmete farklı bakış açısıyla bakmamız gerektiğini gösteriyor.
Sadece Arda Turan transferini konuşmayalım. Yeni Arda'lar, yeni yeteneklere avcılık yapmak için donatalım takımlarımızı!