21 Ekim 2016 Cuma

Şans... Aras Yetiş

Küçükken, özellikle erkekler futbolcu olmak isterler. Neden Futbol? Aralarından elbette sıyrılanlar da var. Bu konuda yanlışımız var. Açık ve net! İngiltere'ye hep futbolun beşiği diye dillendirdik. Yanlış ama doğru!
Sadece futbolun değil, sporun beşiği. Biraz daha özelleştirirsek Snooker'ın da!
Atılan enfes bir gol değil, dillere destan bir smaç hiç değil... Belki Federer'in rakip sahaya bıraktığı drop shot olabilir ama konumuz ağırlıklı snooker üzerine. Konuğum Aras Yetiş!

Son zamanlarda kendisini Socrates Dergisine, zira snooker ve tenis üzerine yazdığı yazıların alameti farikalarını okurken buluyoruz. Tabi Eurosport'ta mikrofon başında bizleri heyecanlandıran başında da yine Aras Yetiş var. Biraz geçmişe dönerek başlayan sohbetimiz, gelecek hedeflerine kadar uzandık.
      Sporseverler olarak, kısmende olsa Aras Yetiş'i tanıyoruz. Peki gerçekte Aras Yetiş kimdir?
2 Şubat 1990’da İstanbul’da doğdum. Spora hep çok meraklıydım fakat her şeyden biraz biraz yapma şansım oldu. Biraz yüzme, biraz basketbol, biraz tenis… Eğitim hayatımın çok büyük çoğunluğu Şişli Terakki’de geçti ve onun devamında da İstanbul Bilgi Üniversitesi, Reklamcılık bölümünü bitirdim. Okul sonrası da reklam sektörü içerisinde işe başladım. Türkiye’nin en iyi medya satın alma ajanslarından biri olan Mindshare’da bir yıla kadar çalışma şansım oldu. Mükemmel bir ekiple çalıştım ve harika arkadaşlar edindim ancak aklımda hep başka bir şey yapmak vardı...
      Eurosport başlangıç hikayen de oldukça "şans" barındıran, ilginç bir anısı var...
Kesinlikle öyle. Aslında üniversitenin son yılına kadar aklımda böyle bir şey yoktu. O yıl okulu bitirebilmek için zorunlu olarak aldığım radyo dersi için haftada bir program yapmam gerekti. Arkadaşım Ali Rıza’yla birlikte ‘Overrated’ adında haftalık bir program yaptık ve bu esnada epey eğlendik. “Ben galiba mikrofona konuşabilirim” fikri kafama o esnada girdi. Zaten yılların Eurosport izleyicisi olarak aklıma gelen tek kurum orası oldu. Ajansta çalışırken de aklımda hep bu işi yapmak vardı. Hatta Eurosport’un vadesi dolmuş iş ilanlarına bile cv gönderdim, fakat sonuç alamıyordum.

Bir gün sürekli olarak Beşiktaş’ta bilardo oynadığım kafede Eurosport’tan Emre Yazıcıol’u gördüm ve durumu kendisiyle paylaştım. Benimle çok ilgilendi ve isteğimi Eurosport’un başındaki Bağış Erten’e iletti. Kendimi bir anda Bağış Abi’yle görüşürken buldum. İlk etapta bu bir stajdı tabii fakat ben en küçük ihtimali bile kovalamaya hazırdım, dolayısıyla da işimden üzülerek de olsa istifa ettim ve 2014 yılı sonunda Eurosport maceram başladı.
      Türkiye'de "kutsanmış" futbol dışındaki sporlara sence yaklaşım nasıl? Sanki yeni yeni kırılmaya başlandı gibi!
Ben bu konuda karamsar değilim. Evet, futbol dünya geneline bakıldığında sporu domine eden bir oyun halinde, ancak basketbol ve tenis gibi sporların varlığı da çok güçlü. Basketbolda Ülkemizin Euroleague ve Eurocup'taki başarıları ve ilerleyişi basketbolu bir numaralı ilgi odağı yaptı. Türkiye'nin basketbol ligi neredeyse Avrupa'nın bir numarası. Zaten Eurosport aracılığıyla çok farklı sporların da nasıl ilgi gördüğünü biliyoruz. Bisiklet ve snooker gibi ciddi örnekler mevcut. Yani her sporun müşterisi var, kimisi daha geniş kimisi daha butik…

Türkiye’de sadece kulüp basketbolu değil teniste de altın dönemlerini yaşıyor. Yıllarca Marsel İlhan neredeyse tek başına adımızı en üst seviyede duyurmaya çalıştı ama artık Çağla Büyükakçay ve İpek Soylu da var.  Çağla bu sezon WTA seviyesinde turnuva kazandı, olimpiyat oyunlarına katıldı ve 60. basamağa kadar yükseldi. İzmir'deki Challenger Turnuvasında Cem İlkel ve Marsel İlhan'ın oynadığı final de çok mühimdi. 2016 Türkiye tenisi tarihine geçen bir yıl oldu.
      Yakın zamanda senin World Open ile birlikte snooker için mikrofon başında olduğunu biliyoruz. Neredeyse esamesi okunmayan bilardonun bile bunlara aldırış etmeden, ısrarla snooker'a devam mı? 
Öyle bir spor ki Snooker kendi evi Britanya'da bile artık 1980'lerde olduğu popülaritesinden uzak. Esamesi okunmama demeyelim, kendine has bir kitlesi var hâlâ. Çin çok uzun yıllardır yatırım yapıyor ve oyun orada çok popüler. Britanya zaten snooker’ın mutfağı, Kıta Avrupa'sında biraz hareketlenme var. Mesela bu sezon Romanya’da turnuva düzenlendi, Almanya yıllardır tura iyi katkı veriyor.
Snooker'ın başındaki Barry Hearn bu oyunu biraz daha globalleştirmeye çalışıyor ve bence başarıyor da. Özellikle son dönemde Britanya snooker izleyicisini hareketlendirmek için ortaya attığı ‘Home Nations Series’ turnuvaları da bence onun keskin zekasının bir kanıtı. Çünkü ne de olsa oyuncularda Ada’da turnuva oynamayı hep daha çok sevmiştir.
      Örneğin Amerika'da en popüler sporun basketbol olduğu sanılır ama Amerikan futboludur gerçekte... Snooker için de fazla uzun olması sebep mi?
Kimsenin oturup da snooker izleyecek kadar vakti yok artık. 5-6 saatlik ucu açık maçlar… 1985 Snooker Avrupa finali gece 2'ye kadar sürdü mesela.  Steve Davis ile Dennis Taylor arasında oynanan Britanya tarihinin halen daha en çok izlenen gece yarısı yayını. 80'ler de çok fazla izleniyormuş çünkü o dönem renkli televizyonlarda renkli bir spor, yeşil masa, renkli toplar, baya değişik karakterler... Yani insanların o dönemde sevmesi çok normal. Fakat yavaş yavaş sıkılma demeyelim ama alışmaları da aynı oranda normal. Günümüzde Barry Hearn maç formatlarını daha kısa tutarak, biraz turnuvaları revize ederek oyunu canlı tutmayı başarıyor. Eğer 2010'da o başa gelmese snooker şu an sürünüyor olabilirdi. Hearn 80'ler atmosferini çok iyi bilen biri ki zaten dönemin en büyüğü Steve Davis'in de menajeri. Bu şekilde giriş yapıyor snooker dünyasına. Oyunu belki henüz o şaşaalı günlerine döndüremese de bir kıpırdanma, elektroşok yaptı. Zaten oyuncular da Hearn döneminde oynamaktan dolayı çok mutlu çünkü daha fazla turnuva, daha fazla para demek.
      Ne yazık ki ülkemizde birkaç haber başlığının altına sıkıştırılıp -spordan bahsettik mi bahsettik- denilip 2-3 tane spor kanalı dışında geçilen cümleler bütününden öteye geçemiyoruz. Ancak Eurosport ile bu kırılmalar başlandı. Biz spor yayıncılığının neresindeyiz?
Öyle bir ülke düşünün ki son güne kadar Olimpiyat yayınları hangi kanalda yapılacağı belli değildi. Bu gerçekten tuhaf bir durum. Spor yayıncılığı konusunda ben o kadar da içler acısı bir durumda olduğumuzu düşünmüyorum. Ne olursa olsun bir çok şeyi izleyebiliyoruz. Eurosport var, sıra dışı bir hizmet veriyor bence. Yayınladığı sporlarla, sadece Türkiye'de değil tüm Avrupa'da da gayet bunu yapıyor. Tivibu örneğin ellerinde fazlasıyla lig var. Oldukça iyi niyetli bir iş yapıyorlar. Yani o kadar da karamsar değiliz ve daha da ilerleyeceğiz. Alttan kaliteli genç bir nesil geliyor, hem yayıncılık konusunda hem anlatım konusunda... Türkiye'nin yayın profilinin artması ile birlikte bence iyiye gideceğiz.
      Futbol ve basketbol pek çok kişiye sorduğumuzda favori spor dalları, peki senin?
Burada kesinlikle tenis ve snooker’ı söyleyebilirim. Ancak snooker’a biraz farklı bakıyorum. Snooker izlemeye 2006 yılında başlamıştım. Eurosport'ta dünya şampiyonasına denk gelmiştim. İlk izlediğim maç sanırım, snooker tarihinin en sıkıcı dünya şampiyonası finaliydi! Graeme Dott - Peter Ebdon maçı... Graeme Dott sanırım 18-17 ile kazanıyordu. Yani iki oyuncu da taktiksel yönü ağır basan oyuncular; Ebdon eski bir dünya şampiyonu, Dott da eski bir finalist. Epeyce sıkıcı bir maç izledim ama sanki bir şey buldum snooker’da. Öncesinde kimseden duymamış olmam olabilir; bana özel bir şeymiş gibi geldi, kendime ait hissettim.
Yıllar içerinde çok abartarak izlemeye başladım. 2010 Dünya Şampiyonası esnasında okula gitmeyip internet kafede maç izlediğimi hatırlıyorum. 
Maç kaçırmayacak seviyede izliyordum. Snooker'a karşı öyle bir hissim var! Yıllar içerinde bunun sadece benimle ile sınırlı kalmadığını  gördüm. Benim ilk spikerlik düşüncemin oluşmasının sebebi bile bu oldu, “Ben snooker anlatabilir miyim?” İlk bu şekilde gelişti aslında. İlk canlı yayınım Polonya'daki küçük bir turnuvanın ilk maçıydı. Mark Selby ve Rory McLeod oynamıştı, gerçekten çok keyifli ve heyecanlıydı.



      Keşke Snooker oyuncusu olsaydım diyor musun?
Olamam ki! Türkiye'de olamazdım... Bunun Türkiye ile bir alakası da yok. Snooker oyuncusu olabileceğiniz ülkeler bir elin parmağını geçmez. Türkiye'de toplasan 10 tane masası vardır belki. Bu konuda asla serzenişim olamaz çünkü Türkiye'de bilardocu olacaksan ya üç bantçı, ya da pool oyuncusu olmak daha olası. Snooker bir gelenek işidir. Çin bile sahip olduğu yetenek havuzuna ve onca yatırıma rağmen henüz bir dünya şampiyonu çıkartamadı.

      Paralimpik ülkemizde pek itibar görmese de izleme fırsatın oldu mu veya takip edebilmen?
Göz atma fırsatım oldu. Paralimpik oyunlara olan ilginin azlığı da üzücü! Olimpiyatların nasıl izlendiğini düşününce, tabi ki paralimpiğin olimpiyat seviyesinde olması zor. Çünkü Olimpiyat dünyanın en popüler spor olayı. Olimpiyatlardan sonra gelen organizasyon, mesela bir grand slam turnuvası da olsa olimpiyat kadar izlenmeyecek. Burada paralimpik olmasının bir önemi yok.
Olimpiyat heyecanı seyirciyi öyle bir yükseltiyor ki ondan sonra gelecek spor organizasyonu aynı etkiyi yakalayamıyor. Paralimpik olimpiyatlardan önce düzenlense insanları hazırlama anlamında ufak ufak ısıtma anlamında daha başarılı olabilirdi bence.

Grand Slam'ler sonrası düzenlenen küçük tenis turnuvalarında da televizyon seyircisi her zaman daha az olur. Çünkü Wawrinka - Djokovic Amerika Açık finalini izledikten sonra hemen bir hafta sonraki küçük bir maçı izlemek insanları tatmin etmez. Paralimpiğin, Olimpiyatların öncesinde olması daha etkili olacaktır.
      Olimpiyatlara öncesi sonrası için ne dersin? Bir beklenti vardı Usain Bolt veya Michael Phelps gibi...
Onlar beklentileri karşıladı zaten. Socrates'in Olimpiyat sayısında kapak düşünürken iki isim üzerinde durduk. Michael Phelps ve Usain Bolt... Birini tercih edecektik, Bolt oldu. Türkiye'den bahsedersek; Amerika, Çin, Büyük Britanya gibi çok büyük spor ekolleri gibi olmasa da çalışıyoruz. Tabi ki güzel işler yapıldı. Adını duyuran sporcularımız oldu. Tutya, Mete güzel işler yaptı. Çağla’yı olimpiyatta izlemek çok özeldi. Mesela Monica Puig'in kazandığı gibi Çağla'da benzer yoldan gidip kazansa çok şaşırırdık... Ama Puig kazanıyorsa Çağla neden kazanamasın?

Şansız bir şekilde ilk maçında maç puanı kullanamadı ve Makarova'ya mağlup oldu. Kadın tenisinde yaptığı işlerle Türkiye'nin değerli oyuncusu, hiç girilmeyen sulara girdi. WTA'de 60 numara gördü. Çağla'nın ivmelenmesinin devam edeceğini düşünüyorum. Mesela Amerika Açık ilk turunda Irina Falconi ile bir maç oynadı... Kazanırken sanki devamlı grand slam oynuyormuşcasına rahattı. Bunlar çok mühim işaretler.
      Tıpkı Eurosport gibi "şanslı" bir hikaye de Socrates için geçerli....
Socrates'teki durumum şöyle gelişti. Eurosport'ta staj yaptığım dönemde Socrates’in gelmekte olduğunu duyuyordum. İçimden diyordum ki “ne güzel, alır okurum.” Boşluk dolduracak bir proje ama uzaktan bakıyordum o dönemde. Kafa olarak Eurosport'a kanalize olduğum için düşünemiyordum. 

Şubat ayı gibi Socrates'in ofisi tutuldu. O esnada da Ikea'dan ofis eşyaları alınmış. Genelde herkesin kurabileceği ve "helal bana, bunu ben yaptım" mutluluğunu yaşayabileceği eşyalardır. Eurosport ofisinde de o sırada Sencer(Yücel) vardı, aynı zamanda Socrates'te de bizimle çalışıyor. ”Ikea ürünleri kuracağız montaj vesaire, elinden gelir mi?” dedi. Bu konuda alçak gönüllü olmayayım benim de fena gelmez. O gün Socrates’e ilk adımımı attım.

O andan itibaren herkesin çok büyük yardımları oldu. Başta Bağış Erten, Caner Eler, Onur Erdem… Türkiye’nin en çok satan spor dergisinde, bana güvenip sayfa emanet ettiler. Keza tüm editör arkadaşlarım da aynı şekilde. Onlara teşekkür etmeden hikayemi anlatırsam eksik kalır...
      Socrates demişken; gerçekten dergi müthiş işlere imzasını atmaya devam ediyor. Socrates nasıl bir araya geldi?

Socrates'in nasıl bir araya geldiğini anlatmak tabii benim işim değil ama Can Öz'ün yayıncılık tarafını üstlendiği, Bağış Erten'in proje sahibi, Caner Eler'in Genel Yayın Yönetmeni ve Onur Erdem'in yazı işleri müdürü olduğu ilk sayısı 2015 Nisan’da çıkan bir oluşum. Her şey yolunda, harika bir ilgi var ve bu bizleri çok mutlu ediyor.
       Socrates yazılarınızdan birinde "Bugünlerde bahar indi" adı altında, Fransa Açık için yazın müjdeleyicisi olarak nitelendirdiniz (Emre Gürkaynak ile birlikte). Aslında toprak zemin olduğundan epey zorlayıcı ve acımasız olarak görülür. Bir de İspanyolların hakimiyeti... Grand Slamleri nitelemek biraz zor gibi ne dersin?
Nadal'dan önce, son kazanan oyuncu işte Gaston Gaudio 2004 yılında. Gaudio'da Arjantinli, ondan önce Juan Carlos Ferrero kazandı ki keza o da İspanyol... 80'lerde İsveçliler başarılıydı Björn Borg ve Mats Wilander gibi. Toprak zeminde yetişenler genelde Fransa Açık'ta başarılı oluyor.

Zorlu çünkü, kortun yapısı gereği toptaki kuvvet emiliyor ve ralliler daha da uzuyor. Mesela Wimbledon'da güçlü bir servisten veya sonra ilk vuruştan hemen winner çıkabilir ama toprak zeminde bu olmayabiliyor. Toprak zemin için çok güçlü olmak, çok uzun maçlara hazır olmak gerekiyor. Dolayısıyla Nadal gibi Djokovic gibi fit ve uzun rallilerde, az basit yapan oyuncular için toprak bir adım önde.

Nadal'ın solak top spinli forehandi yıllarca en önemli silahı oldu. Örneğin Nadal - Federer maçlarının kilididir o! Federer'in tek el backhandine attığı çapraz forehandler... Yıllarca kurduğu hakimiyetin en büyük nedenlerindendi.
      Doping ne yazık ki sporun yarası. Bilhassa bisiklet, atletizm doping ile mücadele verirken üzerine bir de Sharapova'nın doping skandalı ile güven tazelemek neredeyse imkansız hale geldi...
Teniste tabi dopingin muhabbetinin ayyuka çıkması Sharapova ile birlikte oldu. Daha önce ufak tefek söylentiler ve cezalar vardı. Haklılardı haksızlardı demiyorum. Buna yorum yapmak bize düşmez ancak ne olursa Sharapova'nın başına gelen tenise zarar verdi. Sharapova kendi özel kitlesi de olan bir oyuncu, kadın tenisinin reytingine de olumsuz yansıdı.

      Pası tenisten futbola atmak istiyorum her ne kadar futbol takip etmesen de işin içindesin. Türk futbolu bu kadar çok kaosa sürüklenmişken bir şekilde sıyrılıp heyecan katmayı başarıyor. Arkadan gelen jenerasyonları da düşününce nedir futbolun duruşu?
Futbol herkesin sporu! Sokakta kavga eden adam da seyrediyor, holding sahibi de. Herkesin olduğu yerde her türlü şey olabilir. Futbola bir hayli uzağım ama iyi bir jenerasyon geliyor gibi. 
      Kadının yeri ne sporcu olarak ne de spor yorumcusu olarak yer bulamıyor. Tabular yıkılır mı?
Bu tip konular bıçak sırtı biraz! Bence spor izleyicisinde, kadının yerine bakın yavaş yavaş artıyor. Spor medyasında da aynı şekilde. Yıllar yılı Banu Yelkovan harika bir örnek. Kadir Has'ın programına katılan arkadaşlara bakıyorum mesela sen, kendi kendine böyle bir çaba içerisinde, güzel bir emek veriyorsun. Sporda bir şeyler yapmaya hevesle çok fazla kadın var! Tıpkı kadın izleyicisi gibi spor medyasındaki kadın figürü de yükselişte.
      Unutamadığın röportaj veya yayın var mı?
Bir kere şundan bahsetmeliyim; Çağla Büyükakçay röportajını neden unutamıyorum! Sene başında Çağla bize bir sürü hedefinden ve yapmak istediği işlerden bahsetti. Ve hepsini başardı, hatta üstüne çıktı! Dolayısıyla benim için çok özeldi.

Yayın için de ilk canlı yayınım diyebilirim. Sencer ile birlikte yapmıştık ki çok doğru bir hamle olmuştu. Heyecanlı ama çok güzeldi.

      Tenis konusunda da müthiş bilgi birikimine sahip biri olarak Federer hakkında da yorumlarını isterim.
Federer hakkında ne söylesek az kalır. Geçen yıl sponsorluktan 60 milyon dolar kazanmış. Dünyada sponsorluktan 60 milyon dolar kazanan başka bir sporcu yok! Ve Federer geçen yıl gayet kendi standartlarının altındaydı, bu tamamen kort dışındaki kazancı. Öyle bir figür ki Mercedes, Nike, Rolex, Gillette, gibi sponsorları var. Hâlâ en yüksek seyirci potansiyeline sahip tenisçi... Bugün, “tenisi bırakıyorum” dese oyun çok kan kaybeder! Ancak ben en azından döndükten sonra bir yıl daha oynayacağını düşünüyorum.
      Favori sporcuların?
Kesinlikle Michael Jordan, çocukluğumda onu tanrı gibi görüyordum. Yine Brezilyalı Ronaldo ve Del Piero’yu da çok severdim. Futbolu sorarsan şu anda Buffon. Zaten kendim de ara sıra halı sahada kalecilik yapıyorum...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder