15 Ekim 2015 Perşembe

Match Point

"Neymiş efendim, onların bildiği gerçekler varmış! İyi ama, gerçek her şey demek değildir ki... Hiç değilse işin yarısı, bu gerçeklere nasıl bakıldığına bağlıdır." Dostoyevski Suç ve Ceza romanında yüzümüze vururdu anlamak istemediklerimizi.

Bir dönem film izleme konusunda saplantılı hale gelmiştim. Faks kağıdı gibi uzuncaya film listesi yapmıştım ve amacım 150 filmi 1,5 ayda izlemekti. Her tipten filmin konusundan, yönetmenine ayrımcılık yapmadan sonuna kadar izledim. Woody Allen gibi başyapıtı olmazsa olmazdı. 
İlginç olan  Match Point filmini izlerken acaba bu Woodey Allen filmi mi diye soruyorsunuz! Diğer sıra dışı filmlerinden çok farklıydı.

Match Point, klasik Hollywood filmi gibi başlar, gelişir ve sona doğru her şey önceden planlanmış gibi yansıtılır, satır satır işlenir. Film öyle ki puzzle misali gereksiz sahne ve metafor bulamazsınız. Filmin daha güzel bir yanı da Dostoyevski'den alıntılar yapılır. En iyisi kısaca filmden söz etmek. 
Bir tenis eğitmeninin (Jonathan Rhys Meyers), zengin bir ailenin oğluna verdiği özel dersler sayesinde elit sınıfa ulaşma ve zengin insanlarla yakınlık kurma çabaları ve bu sırada özel ders verdiği kişinin kız kardeşiyle evlenerek zengin olma hayallerini gerçekleştirmesiyle başlar. Ancak uslu durmaz bir yandan da yasak ilişki (Scarlett Johansson) ile çıkmaza sürüklenir. 

Aşk mı yoksa servet mi? ikileminin içinde kaybolacaktır. Filmin başında tenis sporunun inceliklerini, ince zeka gerektiren vuruşlarını sonuna kadar işleyen oyuncunun, ne kadar sağlam kurgunun olduğunu ispatlıyor.


Djkovic'in bir maçından hatırlıyorum. Ayak bileğini sakatlamış yinede maça devam etmişti. Fazlasıyla acı çektiğini yüzünden okumak çok da zor değildi ve de maçı kazandı. Rakibin, Djokovic'in maçı bırakacağını düşünmesi rahatlatsa da, sonuç nafileydi. 
Filmde vurgu yapılan; bazen önemli davalar uğruna masumların canının yanması gerektiğidir. Az öncede belirttiğim gibi film klişeleşmiş Hollywood gibi başlıyor... Suçluların cezalandırılması, günahların kefaletini ödeyen hiç olmayacak insanların ödemesine dönüştüğünü anlayamıyorsunuz. 

Filmi çarpıcı kılan, Woody Allen'ın tarzının dışına çıkması belki de. Genelde filmlerdeki o alaycılığı burada görmek pek mümkün değil. Yinede Woody Allen zekası sayesinde özgün haline geri dönüş yapıyor. Buram buram tenis izleyeceğiz hissine kapılmayın. Tenisin inceliklerini korttan ziyade yaşama uyarlanmış versiyonunu göreceksiniz.


Daha net ifade etmem de yarar var. Bazen tenis maçlarında topun filenin üst kısmına çarptığı anlar vardır ve kısacık an içinde topun fileden geçeceği ya da takılacağı anlar. 
Filmi tenisle bütünleştiren sadece tenis eğitmenini canlandırılması dışında fazlasıyla ortak noktanın bulunması. Bende bıraktığı sükunet, biraz sonra yerini şaşkınlıkla yer değiştirmesi... Günahı, suçu ve adaleti sizlere bir arada izlettiriyor Allen. 
Kendinizi filmin son dakikalarına bırakmanızı öneririm.

-Kapıyı kilitlemiyor musun? diye sordu.
-Hiçbir zaman kilitlemedim ki! Sözde iki yıldır kilit alacağım...
-Gülümseyerek baktı.
-Kilitleyecek hiçbir şeyi olmayan insanlar mutludurlar herhalde, öyle değil mi?
(Dostoyevski, Suç ve Ceza)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder